İsmail Cem Doğru

ARAGRAF

Yeni Bir Kuşak Gereksinimi:

Değişimi ve bunun getirdiği dönüşümlere direnmeyi tutuculuk olarak algılayan toptancı yaklaşımlar ve şablon yargılar, zaman zaman iyileşme eğilimlerinin de örselenmesine neden olabiliyor. Türk şiirinde yaşanan yoğun irtifa kaybı ve bunu tetikleyen süreçler yapısal bir değişimi ve müdahaleyi fazlasıyla gerektiriyor. Ama anlaşılan o ki kudreti olanın cesareti, cesareti olanın da bu konuyla ilgili herhangi bir arzusu bulunmuyor.

Şairin şiire alan bırakmadan sayfaları işgal ettiği ve tüm gündemi şiire yer vermeksizin doldurabildiği bir ortamda yaratıcı üretim denklemleriyle buluşma olanağı bulmak haliyle zorlaşıyor. Bu yaratıcı sürecin yerini tekrarlanan bir şiir hologramının aldığını görüyoruz. Rilke’nin sözünü ettiği neden yazdığının cevabını arama sürecinden habersiz, sadece gördüğünü taklit ediyor şair. Bu noktaya nasıl gelindiğini daha iyi anlamak için bugünün sulandırılmış ve tüketilmiş kavramları üzerinden ilerlemek daha yararlı olabilir. Şiirde değişim sürecinin en temel birimlerinden biri olan “kuşak” kavramından yola çıkarak istediğimiz noktaya ulaşmayı deneyebiliriz. Çünkü bir topluluğu biçimlendiren öğretilerin ortak paydası altında birbirine öykünen, benzeyen ve dönüşen kitlenin doğal üretim süreçleri arasındaki kesişim noktaları, onları “kuşak” yapan en önemli ayrıntı olarak göze çarpıyor. Bu özelliklere sahip olup olmadığımızdan yola çıkabiliriz pekâlâ.

Kuşkusuz “kuşak” sözcüğünden bir yaş öbeğini anlıyoruz. Ancak bu tanımlama konunun incelendiği dönemin toplumsal yapısı ve özellikleriyle kesintili bir ilişki içinde değildir. Örneğin 1800’lü yıllardaki İngiliz toplumumun değişim hızıyla bugünkü değişim hızı aynı olamaz. Ya da Hindistan’ın elli yıllık zaman dilimindeki değişimiyle Fransa’nın aynı süre zarfındaki değişimi oransal anlamda benzerlik gösteremez. Dolayısıyla “kuşak” kavramını tüm toplumlar için aynı tanıma sıkıştırmak bizi istediğimiz sonuca yaklaştıramaz.

Türk Edebiyatında 1940’lı yıllardan itibaren ortaya çıktığı kabul edilen bu kavram başlangıçta belli grupların ortak paydasını tanımlayan bir terim olarak kullanılmaktaydı. Zaman içerisinde zaten çok fazla temel ve yan anlam yüklenmiş olan bu kavramın geleneksel, akademik ve bilimsel öğretileri bile zorlayan anlamlarla donatıldığını gördük. Bazen dönem, nesil ya da topluluk anlamında kullanılan sözcük neredeyse fraksiyon anlamında dahi kullanılıyor. Son elli yıllık süreç için toplumsal yapıya göre içinde bulunulan yılın onlar basamağının değiştiği tarihi başlangıç kabul eden ve on yılda bir dönüştüğü görüşüyle incelenen bir döneme “kuşak” adı veriliyor. Bizim ülkemiz için bunun sosyolojik sebeplerinden bağımsız anlamları var. Haliyle bu konudaki tartışmalar da çok farklı başlıklarla kendini yenileyip duruyor, hatta çoğunlukla kendini tekrarlıyor. Onlar basamağındaki her değişim döneminin milat kabul edilmesi temeli olmayan bir ezberden kaynaklanmıyor elbette. Ama ister istemez şu soru da belleklere takılıyor: On yılda bir toplumsal dönüşüm olur mu? On yılda bir yeni bir kuşak yetişir mi? Bu sorunun gündemden düşmemesi oldukça anlaşılır gerekçelere dayanıyor. Çünkü hiçbir bilimsel tanımlama içinde böyle bir dönüşüm sürecine dair saptamalar bulunmuyor. Ancak bugün yüz yaşını doldurmak üzere olan bir ülkenin devamı kabul edildiği ülkenin de son yüz yıllık sürecini de toplayıp değerlendirdiğinizde kesintide yaşanan sürekliliğin yarattığı bozulmalar sebebiyle farklı bir bakış açısı gerektiren bir durumla karşı karşıya olunduğunu düşünmek gerekebilir.

1940’lı yıllar henüz yirmi yaşını doldurma hazırlıkları yapan bir ülke için yeni bir rejime alışma sürecini içerirken insanlar için dönüşümün en zor dönemiydi. Değişen rejimin yok olmaya direnen kalıntıları gibi modern şiire direnen geleneksel şiirin etkilerinin de sonuna gelindiği bir dönemden söz ediyoruz. İnsanların haklarını savunan kişilerin arkasında kitlesel anlamda durabilmelerinin alıştırma çalışmaları da bu dönemde görülüyor. Haliyle cumhuriyet döneminin ilk örgütlenmeleri, demokrasiye geçme çalışmaları, idamları ve boykotları da bu dönemde yaşadı. Bu anlamda toplumun dönüşüm süreciyle sanatın dönüşüm süreci arasında çok keskin benzerlikler gözlemliyoruz. Ancak edebiyatta 1940 kuşağı dendiğinde o dönemin toplumcu şairleri kastedilmiş oluyor. 1909 doğumlu Hasan İzzettin Dinamo’yla 1927 doğumlu Şükran Kurdakul arasında geniş bir yaş yelpazesinden söz edildiğine göre bu tanımlama içine bir yaş grubu kastedilmiyor. Üstelik aynı yıllarda şiir yazan Fazıl Hüsnü’den Orhan Veli’ye, Cahit Sıtkı’dan İlhan Berk’e pek çok şairden bu listede söz edilmez. Kimi farklı şiir kuşaklarıyla beraber anılırken bazılarının da isminden söz ederken bağımsız ifadeler kullanılır. Kaldı ki Şükran Kurdakul, Attila İlhan ve Arif Damar’ın yaşları gereği bu yıllarda çok etkin olduklarını söylemek de kolay değil. Dolayısıyla bir yaş sınıflandırmasından çok ortaya konulan şiirle ilgili bir sınıflandırmadan söz ediliyor. Buna rağmen her on yılın bir değişimi işaret ettiği dönemin de 1940’lı yıllarla başladığını kabul etmemiz gerekiyor.

Benzer sınıflandırmaları sonraki dönemlerde de görebiliyoruz. Dönüşüm süreçlerinin on yıllık süreçlerle açıklanmasının pek çok sebebi var elbette. Atatürk’ün otuzlu yılların sonunda ölmesiyle onsuz yılların kırklı yıllara denk gelmesi, darbe süreçlerinin on yıllık süreçlere yayılmış olması, politik süreç açısından on yıl kavramını ve rakamsal anlamda basamakların başlangıç yıllarının baz alınmasını teşvik etmiş olabilir. Aynı sürecin edebiyatı da etkilediğine kuşku yok. Özellikle 1950 yılının Orhan Veli’nin ölümünü ve Nazım’ın ülkeden ayrılma sürecini getirmiş olması da bu süreci tetiklemiş görünüyor. Elbette toplumsal biçimlenmeyi örgütleyen önemli faktörlerden biri olan darbelerin, on yıllık süreçlerde gerçekleşmiş olması toplum dinamiğine “on yıl” gibi bir kavramı yerleştirdiği gibi gibi dönüşüm ve değişim süreçlerini de pratikte dayatmıştır. Çünkü darbelerin dünyanın pek çok yerinde toptancı bir yok etme tercihi içermesinin bıraktığı hasarlar birbiriyle benzerlikler gösterir. Kimin yaptığına bakmaksızın her darbe dönemini, bıraktığı hasarların altını çizerek incelemek doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu anlamda nispeten daha homojen bir coğrafyada yaşamını sürdüren bir toplumun şairleri, şiirleri ve bunların değişim süreci, büyük dönüşümlerin kısa sürelere sıkıştırıldığı toplumlardaki dönüşümlere benzemeyecektir.

Bir diğer önemli ayrıntı kişinin yaşadığı değişim ve değişkenlik eğilimleriyle ilgilidir. Bir dönemi tanımlarken hangi kıstasların temel alınacağı yeterince belirli bir parametre olarak kabul edilebilir mi? Bu anlamda dönemin toplumsal yapısının mı baz alınmalıdır? Yoksa o toplumsal yapı içerisinde yetişmiş bireylerin o dönem içerisindeki eğilimlerin mi kast edilmektedir? Örneğin “80 kuşağı şairleri” olarak Türk şiirinde sınıflandırılan şairlerin sonraki yıllardaki eylemleri ve poetik tercihlerinin süreklilik gösterdiği kabul edilebilir mi? 80 kuşağının şairleri 2020 yılında da aynı kuşağın şairleri olmaya devam etmekte midir?

Özellikle 1980 yılından sonraki süreç Türkiye için tüm tarihsel kazanımların yavaş yavaş kaybolduğu bir zaman dilimini işaret ediyor. Bundan edebiyatın da payına düşeni alması kaçınılmaz. Bu anlamda Şiirdeki örselenmeleri sıralamak yararlı olabilir.

‘İkinci Yeni’ dönemine kadar şiirdeki dönüşümler nesnel işaretler taşıyordu. Bu anlamda manifestolarda toplumsal dönüşüm sürecinden çok şiire dair biçim, biçem, teknik ayrıntılar, kabuller ve ret tercihleri imlemekteydi. Sonraki süreçler yeni bir şiirin ortaya çıkıp çıkamadığının tartışmalarıyla geçti. Bir kesime göre bugün hala ‘İkinci Yeni’ şiirinin fraksiyonları yaşamını sürdürmekte. Bugün ‘İkinci Yeni’ şiirinden eser kalmadığını iddia edenler ise poetik dönüşümlerden çok izleksel farklılıklardan ve iç sesin dönüşüm eğilimlerinden söz ediyor. Bu anlamda özellikle manifestoların teknik veri içerenlerinin sürdürülememiş olması, peşinden kitleleri sürükleyememesi, teknik ayrıntı içermeyenlerin toplumsal dönüşümlere ve politik süreçlere dair vurgular yapması, ya da manifestosunu yazanın şiirini koyamamasıyla işin yönü değişti. Özellikle 2008 yılından bu yana yayımlanan kitaplarda ve dergilerde konuşulan şiir sayısının her geçen gün düşüş eğilimi gösterdiğini gözlemlemeye başladık. Bugünün kuru gürültüsü içinde anlaşılmayan detaylar her geçen gün daha büyük travmaları da şiirin kalbine yerleştirecek gibi görünüyor.

Teknolojinin öncüleri dünyanın kullanımına bir ürünü sundukları zaman ister istemez sermayenin egemenliği altında pazara sunulur ve bir süre sonra toplumu sömüren unsurlardan birine dönüşür. Undergraund direniş mevzisinde de buna karşılık bir ‘bilgiyi ele geçirme’ girişimi gelişir doğal olarak. Ancak bu yapı söz konusu teknolojiyi bilgi olarak ele geçirip kitlelere ulaşma maliyetlerini en düşük seviyeye çekene kadar sermaye bir üst teknolojiyi bulur ve öncekini geçersiz hale getirir. Bu şekilde süreç devamlılık gösterir. Bir yanda yer alan emek sömürüsü vs gibi toplumsal direniş gerektiren parametreler gelişimin de öncüsü gibi görünür. Daha doğrusu gelişimi finanse eder ve pastanın büyük dilimini elinde tutar. George Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde de anlattığı gibi bu gücü ele geçiren halktan kopmak durumunda kalır. Toplumsal yapının değişmesi teklif dahi edilemeyen dinamiğidir bu.

Bu tasarım sadece bilimsel mekanizmanın içeriği olarak düşünülemez. Örneğin edebiyatta da durum farklı değildir. O koltukları işgal edenler yeni olana da öncülük ederler. Yeniliğin hamisi olurlar. Edemediklerinde yok olurlar. Hem koltukları işgal edip hem de Türk edebiyatının mirasyedisi olarak tüm yaşamınızı sürdüremezsiniz. Bu yüzden Türk edebiyat yayıncılığında köklü marka geleneği oldukça sınırlıdır. Hatta köklü firma geleneği de yoktur. Çünkü ikinci nesil ağırlıklı olarak mirasyedidir. Ancak şiirde çok daha tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Söz konusu koltukları işgal eden şair aynı zamanda statükocudur. Günü kurtarma ve adını koruma telaşındadır. Bugün artık şiiri umursamamaktadır. Uzun yıllardır yazdığı sıradan metinleri Türk şiirine dayatır ve bu durumu kontrol altına almak için kapital ile sağlam ilişkiler oluşturur.

Bu yüzden bugün o kötü şiirleri taklit ettiğinde gerekeni yaptığına inanan bir mirasperest şair profiliyle karşı karşıya kalmış durumdayız. Yıllarca nesnellikten uzak incelemeler, seçkiler ve tepkilere toplumu alıştıran şair, bugün kitabı olmayan iyi şairler dönemini bitirmiş, şiiri olmayan ve bol bol kitap üreten kötü şairler dönemini başlatmış görünüyor. Özellikle maliyetlerin ucuzlaması ve teknolojik değişimlere nitelik eklenmeden taklit uygulamalar yapılması, şiirin bugüne kadar taşıdığı tüm geleneksel verileri sulandırmış görünüyor.

İyi şairlerden söz etmek gerektiğinde o dönem için görüştüğü yakın dostlarının adını sayan, sosyal medyada, dergilerde ve bazen kitaplarında da pervasızca içi boş ayrıntıları işleyen ve görüştüğü 30 kişilik grubu Türk şiir ortamı zanneden günümüz şair profili, büyük bir geleneğe karşı göbeğini kaşıyan mirasyedi gibi davranmaktadır. Bunu yaparken de ne yazık ki herhangi bir sorumluluk duygusunun yarattığı baskıyı üzerinde hissetmemektedir. Çünkü usta şairin sonraki kuşaklara aktarması gereken şey niteliği dayatan bir kültür birikimi… Enis Batur’un sözünü ettiği gibi üst üste koymayı ve bunu sürekli, bitişik kılmayı gerektiren kültür kavramı bulunması gereken mecraları terk etmiştir. Bundan büyük bir kesimin de hiç rahatsızlık durmadığı ortada. Ancak rahatsızlık duyanların da bir şeyler yapması ve bu duruma direnmesi gerekiyor. Peki, neler yapılabilir?

Belli bir durumu korumak üzere tasarlanmış, oldukça zayıf, entelektüel bilgiyi görüngü açıdan çağrıştıran, ya da “bakın, ben ne kadar çok geziyorum” dedirtmeyi amaçlayan, insanın gereksinimlerinden, doğadan, yaşamın çözüm bekleyen ayrıntılarından arındırılmış şiirlerden uzaklaşmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. Resmi ideolojinin eylemsel diliyle uzlaşı arayan, gücün egemenliğinde erki meşru göstermenin kaygılarını güden şiirden ve şairden keskin kopuşlara ihtiyaç duyuyoruz. Tek derdi belediyelerin ve diğer kurumların edebiyata ayırdığı kaynaklardan pay almak olan şairin yörüngesinde bunları gerçekleştirmenin olanağı yok.

Dünya ile ilişkisini festivaller ve ödüller ile sınırlandıran şairin, dostlarına yer açma çabasıyla doldurduğu zamanı da buna izin vermez. Dolayasıyla bunu ondan da isteyemeyiz. Yurtdışında bir festivalde ya da bir derginin sayfalarında birkaç defa yer almış olmayı hoş bir anıdan fazlası sanma yanılgısına düşmeyen şaire çok önemli görevler düşüyor bu anlamda. Şairin dışlandığı politik sürece büyük bir hızla yeniden dâhil olması bir zorunluluktur. Burada bir klişeyi yenilemenin peşinde değiliz. Politik şiirden söz etmiyoruz. Politik gündemin gerginliğiyle uyanan şair portresinden söz etmekteyiz. Çocukları aç olduğu için kendini ateşe veren babanın gerginliği ve öfkesini duymayan şairle bağları koparmaktan söz ediyoruz. O babanın durumuna üzülmek ve sonra şiirin duru sularında serinleme eğilimini şairin genlerine kadar işleyen süreci tüm ayrıntılarıyla işlemeliyiz ki şairin gerilimini şiirin sesine yükleyen süreci yeniden inşa edebilelim.

Şiiri şairin ihtirasları ve kaprislerinden uzaklaştırmanın yolu onu şairin ehlileşmemiş iç dünyasından koparmak olabilir. Şairin hangi otelde kaldığını, ne yediğini, canının ne zaman sevişmek istediğini merak eden bir kitlenin varlığına itimat ediliyor. Birinin bunun böyle olmadığını anlatması gerekiyor. İçinde yaşadığı toplumun acılarıyla alay etmenin utanç verici yanlarını içselleştirmiş yeni bir şiir iklimine ve bir şair kuşağına ihtiyacımız var.

Kaynaklar ve Okumalar:

  • Rainer Maria Rilke – Genç Bir şaire Mektuplar – sayfa 10
  • Mehmet H. Doğan – Şiirin Yalnızlığı – sayfa 65
  • Enis Batur – Alternatif: Aydın – Kuşaklararası Kültür Kopukluğu – sayfa 131
  • Hayal Kültür Edebiyat Sanat Dergisi – Şiirimizde Kuşaklar Dosyası
  • Şiir Sanatı – Yaşar Nabi Nayır –
  • Kalabalıklar – Charles Baudelaire
  • Modern Şiir Ne Değildir – Gottfried Benn
  • Günümüz Eğilimleri – Nurullah Ataç
  • Şiir Bir Tazelenmedir – Paul Valéry