Rahmi Emeç & Defterler

Rahmi Emeç 

İçeriye doğru bakanın şaşkınlığını

hiç kimse ölçemez!

 

…”hayatım” dediğiniz o gölge, bir günün

sayfasını kapatmasıyla çekilince avlunuzdan, eski

sözcüklerin hatırı sayılır konukluğunda geriye

dönüp bakacaksınız: “Hayat çok garip…”

 

Anı defterindeki solgun çiçeğe, güngörmüş bir

el su verebilir; o elin, defterin sesi olduğunu kimse

bilmeyecek. Duvarda, acıyı tazelesin diye duran o

fotoğraf, olup bitenin dünyasını okuyor.

 

İçinde çoğalan şeyin bekleme nöbeti, tesellisi

olmayan bir umutsuzluk hâli; küf kokusu yayan bir

kâğıt ve adres soran dağınık harflerin kalem

özlemi… Sonra güz buğusu camlarda…

Hayat bazen düş’ünde ayakta kalabilme provası;

terzinin incelikli tasarımıyla senin istediğin arasında

dengeli bir mezura ne büyük şans…

 

Bir şeyi kaybettikçe anlaşılır

zannettiğimizde…

 

Hayatın sahnesinde erken ve hızlı şeyler oluyor.

Bu, yazarın harfleri koşturması için de gerekli.

Söylemek değil, yazmak istiyor o. Sahnede olup

biteni uyarıyor ki sıraya girsinler, o da sözcük

seçimini zamanında ve kusursuz yapabilsin veya

önceden yazdığı sözcüklerine bakarak kendilerini

anlatacak harfleri, sözcükleri, giderek cümleleri

onlar bulsunlar. Bir başka yol da şu: Yazan, o

sahnede akıp gidenin hızına kaptırmamalı kendini.

Onu ayıklamalı. Böylece, sahnedeki hızın baş

döndürücü durumu değil, kendi koyduğu kurallar

girecek yürürlüğe.

 

Ölümün avlusunu adımlıyoruz

birlikte

Günün dövüşken yüzünden çekilerek kendine

vardığında kan ter içinde bir hesaplaşmadan geçiyor

ve öylece, olup bitenin gölgesinde hayatı yeniden

tasnif ediyorsun. Sanki bütün yolculukları, onca

ayrılık ve kavuşmaları, peronların o karmaşık hüzün

tortusunu üst üste eklemiş de elinde evirip çevirip

saatini bekleyen permiye ulaşmanın rahatlığında,

alnındaki ter ırmaklarını siliyorsun…

 

Öykü

TİK TİK, TAK

Gece vardiyası böyle. Zaman, upuzun bir sessizliğin içinde ilerler. Gündüz yeryüzüne çıkmış telâş, birden bire, geliveren bir emirle ev içlerine kaçmış gibidir. Sokaklar tenha, ilerleyen saatlerde bakkal çakal da kapanmış olur. Hayat, gece vardiyasının işçileri ve bekçilerle baş başa kalmış gibidir.

Sessizlik. Evet Sessizlik. Gece vardiyasında, koca fabrikanın içine hapsedilmiş çalışma, mütemadiyen sürmekte. Sac dövülecek, şekil verilecek.

 

Tezgâh’ın başında Halil, Behçet ve Recep… Ellerinde büyük çekiçler. Halil ve Behçet, arka arkaya vuruyor sac’a. Sonra, belli bir aralıkla, aynı sacın, aynı noktasına Recep’in çekiç darbesi düşüyor.

 

Şöyle çıkıyor ses: Tik tik, tak!

 

Gecede, bu sesler bir zincirin birbirini takip eden halkaları gibi art arda ekleniyor; uzadıkça uzuyor. Sonra, Halil’in sesi: Yeter, tamam, oldu!

 

Sac tezgâhın üzerinden alınıp yere bırakılıyor. Sonra bir başka sac geliyor. Tekrar başlıyor gecenin ritmi: Tik tik, tak!

 

Bu sesleri, “Aralarındaki gizli bir sohbet” diye düşünüyor Behçet; bazen başka, sıkıcı bir konuyu hatırlayıp içini öfke sardığında, sac’a kontrolsüzce hızlı vurduğunu hissediyor.

 

Oracıkta, bir sonraki vuruşta şiddetini ayarlamaya çalışıyor. Çünkü Halil, ‘ne oluyor yine?’ der gibi, kaşlarını çatıp kısa süreli bir bakış savuruyor ona. Soyunma odasındalar, yeni bir mesai başlayacak biraz sonra. “Ev kirasını da veremedim” diye düşünüyor Behçet… Halil’e bakıyor iş tulumlarını giyerken. O da dalgın, yüzünde bir karaltı var. Biraz sonra tezgâhın başında olacaklar. Halil, saati kontrol ediyor. İkisi de giyinmiş vaziyette, dolaplarını kilitliyorlar. Hüzün, ikisinin de yüzünden akıp koca fabrikanın içinde gözle görülmez, yürekçe sezilir bir dolaşım içinde. Yan tarafta, biraz ötede, Recep’in kapısı aralık kalmış, terk edilmiş dolabı. Biliyorlar ki ilk defa, beş yıl sonra ritmi bozuk geçecek bir gece… Bu defa, çekiçler ‘Tik tik’ sesi çıkaracak. Uzaklardan, hiç birimizin bilemediği yerlerden Recep’in bir ‘tak’ sesi bile gelmeyecek artık…

 

Tezgâha ilerlerken, bir an durup Recep’in soyunma dolabına bakıyor Halil. -Kontrolör,

önünden bir gölge gibi gelip geçiyor, belli ki çalışma düzeyini ölçmekte ve puan dağıtmakta!

Ahşap dolap, dikine ve biraz daha uzun görünüyor ona. Dün, son yolculuğuna çıkan arkadaşının sureti gözlerinin önünde… Tekrar soyunma dolabına bakıyor. “Yan yatırılmış olsa, aynı tabut gibi” diye geçiriyor içinden; “Evet, tabut gibi!

Zaten, nerede bir tabut görsek, bizim acımız ona doğru yürüyor!”