Esra Şen

Esra Şen

EN ANLAMLI CÜMLE

Alırlar elini, yüzünü, dişini, dudağını.

Kalır bir başına dilin, dolanır kaleme.

Bir yutkunumluk vardım’ı zamana iliştirmek için teflon bir vakte tutunmaya çalışırsın. İki adım ötende can verirler yüzüne sırf seni kahkahaya boğsun diye.

Soluksuzluğa yürüyen kahkaham bilir benim kendime mahcupluğumu, bana cezadır. Coşar da coşar.

Hayat…

Hayat, hikâyenin içine yağdırmaya çalıştığın uçsuz bucaksız uçuşan sabun köpüğü baloncuklarını çizerken heyecandan sayısını kaçırdığın nefeslerin renginin, çizdiğin baloncuklarda yansımasıdır.

Baloncukların hatları öyle itinayla, öyle kusursuz çizilmelidir ki zahirîyi aynaya düşürsün. Bir anlık tereddüdü asla kaldırmaz, tıpkı intihardaki kararlılığın o bir anlık tereddüdü kaldıramadığı gibi.

Ancak bu kez kalem elinde değil dişsiz dudaksız yılandilindedir.

Zır özgür ve bir o kadar da kendine müşkül.

Öyle ince çizilmelidir ki kenar çizgileri pırıl pırıl ve duraksız, hem de tam daire.

Seğirdi miydi dilin bir kere, Allah muhafaza.

Baloncukları rengârenk uçuşturayım derken bir bakarsın, hikâyene gökten baloncuk yerine kenarlı köşeli kütle kütle taş yağmaktadır.

Yazı, insanın kendi varoluş biçiminin izniyle bilinçle bıraktığı tek kendilik izidir. Kendinin yankısını eşzamanlı hissedebileceği tek ipucudur.

Bir tek yazı bırakıldığı haliyle yaşar.

Fakat ansızın alırlar elini, yüzünü, dişini, dudağını.

Öylece kalır bir başına dilin, dolanır kaleme.

Bir yutkunumluk vardım’ı zamana iliştirmek için teflon bir vakte tutunmaya çalışırsın. İki adım ötende can verirler yüzüne sırf seni kahkahaya boğsun diye.

Soluksuzluğa yürüyen kahkaham bilir benim kendime mahcupluğumu, bana cezadır. Coşar da coşar.

Ne oldu bu zahirîye, yine gözleri kapalı yürüyor gecenin ortalık yerinde?

Ne olmuşu mu var, çocuğun adını uçurum korsan durur durur ölümü kucaklar.

Bilinmedik dilde yapılan espri gibidir hayat, gereksiz kahkahaların boşa gidişine üzülmez ya insan, öyle.

Elindeki sayfaları güneşe tuttuğunda üst üste binmiş yazılardaki en anlamlı cümleyi bulmak gibidir hayat. Taşlara dikkat.

 

 

 

OL!

             Rengi andırmaz değin ondan gafilim

Biricik denli tüm, tek gibi çeşniden azadeyim

Her bahsin sırrının katre katre şahidi

Sessizliğe gömülü kendime bahaneyim

 

Ünleye ünleye dönenen boncuk, inleye inleye tespih olurmuş.

Taşıdığı derdin içinde döndükçe taneleri sertleşir, dertli sahibini kucakladıkça çarnaçar katılaşırmış. Kavurgan hüzne amade vakitlerde dert anarak sabrı arar, sesinden ürküp nefesinden şekil alırmış. Tanelerin arasındaki o münebbih boşluk ürküntüyü besler boncuk ahvalini tespihe çevirirmiş.

         Tespih peşrevi şuracıkta duradursun, uzaklardan bir derviş kelama gövde olsun, deyip nefes vermiş Bahane…

Entarisi ham, kavruk bakışlı, dal değnekli bir derviş çıkagelmiş. Gözü toprağa bakan, tespih diye diye zamanı tüketen adama yaklaşmış. Bakmış ki, adam derdini eritmeye değil bahaneye yaranmaya tutunmuş. Tespihi çektikçe derdine dert, sabrına kahır eklemekteymiş.

Derviş yaklaşarak güryan sesiyle “Be hey kulluktan fukara, dertlere çuhara adam! Sen deli misin ki bunca yükü kendine nefes edersin.”

“Bildiğim budur,” demiş adam.

Derviş asmadan bir salkım üzüm uzanmış. Sırtındaki seyrek entariden bir ip çekmiş. Değneğiyle eşelediği çerçöpün içinden üzüm danesine ilmek atacak boyda bir yonga seçmiş. Avucuna aldığı yongaya bakmış, yonga da ona. Yonganın ucunu kendine doğru büküp ipi ucuna dolamış. Gagasına ip dolanan yonga başlamış danelere ilmek atmaya. İlmeklemeye tutunan ipse geçtiği yolun kendi izi olduğunun farkında değilmiş. Gagalı yonga üzümleri kat ederken duyduğu kıyırgın seslerinse kendinin yongalaşırken bıraktığı seslerden daha yumuşak olduğunu bilmiş.

Derviş otuz üç üzüm danesini birbirine ilmeklemiş. Danelerin aralarındaki boşluğu eliyle yoklayıp sindirmiş içine; her daneye bir boşluk azad etmiş nefes diye. Azaddaki doygunluğu eliyle tartıp gözüyle mizan ettikten sonra bir düğüm atmış. Böylece anlamış gagalı yonga imame olduğunu üzümlerin bahtına. İpe salkımlanan üzümler tespih olduk demişler, hafifçe titremişler.

Adamın eline tutuşturmuş derviş, dünyanın tadını dizdiği tespihi. “Al bunu, kertik elinle Allah de çevir, dünya de evir. Çevirdikçe kertilen daneler avucunda eriyip damla damla yere aktıkça senin de derdin eriyip aksın isterim. Sonra sıyır çöpüyle ipini, geri ver bana ilmeğimi. Ardından bak bakalım kendine, gör; derdin damla damla yere mi karışmış, de bana içini.”

Adam elindeki tatlı tespihle bakışır kalmış. Ne hafif, nasıl da nazenin demiş içinden. Derken başlamış elinde bekleşen tatlı daneleri başparmağıyla beriye çekmeye. Daha ilk otuz üç tamamlanmadan üzümler ezilip suları akmaya başlamış. Doksan dokuza eremeden üzümler yırtılıp birer ikişer ipten dökülmüşler. Adamın elinde sadece üzüm danelerinin arasındaki boşluğa eklenen üzümsüz ip kalmış. Derdini ezbere durduğu üzümler derdimle birlikte yere mi aktı, yoksa yok olan üzümlerle birlikte derdime dert mi kattı diye geçirmiş içinden. Elde kalan ham ipi dervişe göstereyazmış adam. Derviş de ona gülümseyerek uzakta şırıl şırıl akan suyu göstermiş.