ProKontra

Lehte ve Aleyhte Sorular

Hüseyin Kaptanoğlu – Anıl Cihan 

Hüseyin Kaptanoğlu: Son zamanlarda zihnimde evirip çevirdiğim bir eylem biçimi: ‘kalemden af dilemek.’ Her yazar ve şairin günü gelince en son savunmasını kalemine yapması zorunluluğu bu bir anlamda. Kaleminden nasıl af dilersin? Kaleminin hakkındaki en adaletli kararı vermesi adına izlediğin seyir nedir?

 

Anıl Cihan: Karar vermek ile kararı beklemek arasında sallanıp duran giyotinden özür/af dilemek gibi biraz da bu. Özür/ af dilemeye karar vermek ardından kaleminin hakkında vereceği kararı sabırla/ sabırsızlıkla beklemek. Belki de kalemini de içine dahil ettiğin suç, er ya da geç seni bulacak paradoksu. Özür/ af dilemek, her zaman bağışlanacağınız anlamına gelmese de, adaleti aramak değil kalem/ kelam ile aramdaki muhasebe. Zira adalet, af dinlenerek gerçekleşmesi beklenecek bir son değil. Bir devamlılık biçimi, sürece yayılan, süreci manipüle eden bir olmak sorunu. Bu noktada, kalem adaleti tahsis eden değil, bunca zaman kendine musallat olan eli ve zihni üzerinden def etmek için çalıştırır mekanizmasını. Çoğu vakit savunma kabul etmeyen, itiraz istemeyen bir nesnenin dişe dokunur hamleleri karşısında saldırıya maruz kalmış mağdur rolünü benimser el ve zihin. Zihin buna meyilli, beden dünden razıdır. Adalet, bu platformda hiç olmamıştır. Hemen bir bağlantı kuralım, karar vermek ile kararı beklemek arasında sallanıp duran giyotinden özür dilemek biraz da bu, yani boşuna, beyhude.

Hüseyin Kaptanoğlu: Her şeyin çoğul bir yalnızlığa gömüldüğü süreçlerdeyiz; kavramların bolca sarf edildiği, ancak kimsenin diğerini anlamaya katiyen gönül düşürmediği zamanlar… Gerçekten her şeyi özü bağlamında birbirine ilk günkü gibi kavuşturacak düşüncelerden artık söz açabilir miyiz?

 

Anıl Cihan: İçi saman dolu kafatasları, içini oyup güzelleştirdikleri/ güzelleştirdiklerini sandıkları olayları, olguları, kavram ve tartışmaları yeniden katarken/ kusarken yeryüzüne, çoğulun olmayan kuvvet ve kudretine sarılmalar hep olagelmiştir. Birlikte hareket etmek, homo sapiensin en eksi adetidir oysa. Bugüne nasıl mı geldi, işte birlikte her şeyi yaparak/ yiyerek/ öldürerek. Beraberinde getirdiği yalnızlığı, 21.Yy’a kadar uzatarak, çekerek, çekiştirerek. Bir arkaik dürtü, çoğul yalnızlık. Bir diğerini dinlememek, varoluşunu ortadan kaldırmak üzerine kuran homo sapiensin başat özelliği. Dinlemek, başkasını kabul etmek çünkü, benimsemek. Bütün duyguların bir varlığa dönmesi meselesi, kabul edilecek gibi değil. Kabul etmedik de zaten. Ne geçmişte, ne şimdi. Korkmayın gelecekte de. Çünkü ortadan kaldırmak, öldürmek, yok saymak adlı güzel bir film, gezegenin bütün kıtalarında hala sinemalarda hala gösterimde. Özün, eski formuna dönmesi, her şeyi sıfırlanması problemini birlikte getirir kanımca. Düşünceyi üreten zihin bunca çoğul ve yalnızken, bunca hatalı ve eksik, hangi özü ilk formuna, tıpkı ilk günkü gibi kavuşturalım.

 

Hüseyin Kaptanoğlu: Söz yazımında – bu edebiyatın her kulvarında olabilir – her neslin kendinden öncesine kaçınılmaz manada olumlu yahut olumsuz maruz kalışı gibi, bu sözünü ettiğimiz nesil veya nesillerin sonrasına taşıdığı ve bıraktığı olumlu – olumsuz tesirler kesinlikle vardır. Bunun meylinde yahut karşısında kendini tasarlar ve kurar yeni kalem. Bu dayanma ve dayatma ilişkisi ileride nasıl bir birliktelik oluşturur?

 

Anıl Cihan: Maruz kalmanın mazur görüldüğü bir alan, yazın. Bu noktada bile isteye, üzerine koşulan kalemlerin, üzerimize yıktığı yığını alımlamak, yorumlamak ve nesneye ya da organizmaya dönüştürüp belki de tanrının eldivenlerini reddedip, yoktan var etmenin olmadığı bir gezegen hayalini yeniden kurmak neslidir sözünü ettiğiniz. Kendini tasarlama süreci, yoktan var olmayanın, değişerek, dönüşerek, evrime göz kırparak ilerlemesi şeklinde de ortaya çıkabilir. Birliktelik, olmasa/ oluşmasa dahi, tasarıda, yer çekiminin hissedilmesi, ortaya konan ürünün ayaklarını yere çiviler. İlahi, gökler ötesi olmayanın tadı, bu neslin varlık hanesine olumlu yansımıştır bence. Dayanmaya yeşil ışık yakan nesil, dayatmadan vazgeçerek, tepkisini yanına almadır her daim.

 

Hüseyin Kaptanoğlu: Hızla bilgi çağında seyir ediyoruz; ama herkes aynı kovanın içinde, balını kendi peteğine hapsederek. Bilginin masum olamayacağı aşikâr. Bu yanılsama çoktan zihinlerden ve gözlerden üfürüldü gitti. Bilgi bu noktada kattıkları bir yana, şiiri nasıl ve nelerle kirletir? Bu koşullar altında şairin arınma – arındırma teknikleri ne – neler olabilir?

Anıl Cihan: Bilgi, tutarlılık yolunda yanıp kül olmayı göze alan  homo sapiens tarafından eyleme döküldüğünde kendini paralar/ parçalar, çoğu zaman olmayan/ olmaması gereken “şeye” dönüşerek soyların ortadan kaldırılmasına kadar evrilir. Eyleme geçmeyen her bilgi durağandır hatta belki de olağan. Bilgiye forma girme şansını veren, bu gezegenin sakinleridir. Bu noktada, masum olmayanı tartışmaya açmak, bilgi cephesinde anlamsızdır. Neyin/ kimin masum olmayacağı/ olamayacağı noktasında deliller yalnızca bir canlıyı işaret ederken, bilgiyi suçlamak anlamsız. Bilginin, beş duyu organından çok daha eskilere dayandığı düşüncesi şekillendiriyor şu sıralar zihnimi. Zira, bilgi hep vardı. Onu bulmak, sahip olmak anlamına gelmemeli. Bilginin kendisi, ne olduğunu ve uygun şartlar oluştuğunda neye, ne kadar sürede dönüşeceğini biliyordu zaten. Bunun farkına varmak, insan için yeni olsa da bilgi için malumun ilanı. Bilginin şiiri, kirlettiğini de kim söyledi. Bilgiden kastınız nedir hem? Elbette, bilgi kopyala yapıştır ekseninde şiire sokuluyorsa itici ve okunması zor bir metne verilir elinizdeki. Fakat, bilginin başlattığı şiir bambaşka. Hem bu şiir, ayakları yere basmayan şiiri de öteye iter. Nereye ait olduğunu gösterir. Neden eskidiğini ve artık fazla alan işgal etmemesi gerektiğini de imler. Bilgiden çekinmek manasız, şiirin bilgiden arınması gerektiğini kim savunuyor hem? Bilgiyi tanıma/ tanımlama yöntemi ise bambaşka bir boyut. Hangi bilgiden sakınmamız gerektiği, hayati bir önem taşıyor şimdilik.

 

Hüseyin Kaptanoğlu: Şu muhakkak duyulmuştur: Cinsiyetsiz Şiir. Hak verebiliriz ki kadının ve erkeğin evreni kavrama ve anlamlandırış yönünden argümanları farklılık gösterir. Bu doğal da. Bu farklılığa istinaden şiire aktardıkları maya ayrı çeşitlilikler olarak yansıyor; ama anlaşılan o ki artık bu hamur karışım istiyor. Onun için cinsiyetsiz şiire dönelim. Bu kimilerince aranılan, ulaşılması şart bir mertebe sanısı yaratıyor. Peki, kadın ve erkeği içinde eriten, her ikisini de doyumsuz seven o ‘ bi büyük seksüel ‘ e nasıl ulaşacağız?

 

Anıl Cihan: Gelin “cinsiyetsiz şiirden” önce “şiddetsiz ve cinsiyetsiz dil” diyerek konuya giriş yapalım, çünkü, ikincisi ilkini elbet gerektirir bu bağlamda. Ben, evreni kavrama noktasında, kadın erkek ayrımından ziyade, insanların zihin ayrımından yana olduğumu belirtmek isterim. Her insan ayrı ayrı, farklı şekillerde etrafına bakarak, kıpırdanır ve harekete geçer. Güzel olan taraf budur bence. Bu sebeple, her şairin kendi sesini bulması bunca ısrar edilen ve üzerinde durulan hareketli bir süreçtir. Her insanın, gezegeni farklı alımlaması, çeşitlilik bağlamında kendini ortaya koyuyor işte. Kadın ya da erkek olmasından kaynaklı bir çeşitlilik yerine, tek tek zihin odaklı farklılıklardan yanayım. Sözünü ettiğim “şiddetsiz ve cinsiyetsiz dil” daha şık daha alımlı geliyor bana. Yaratılan/ dayatılan şiddetin ve cinsiyetçi söylemin dilin içine yuvarlanmış olması, iktidar odaklarınca her gün, her saat ve dakika, toplumun tüm kesimlerine ulaşan araçlar sayesinde, kendi benliğini en üst perdeden duyurma çabası dil ve cinsiyet üzerinden zihinlerde kendine fazlasıyla yer buluyor. Zihnin tasarladığı bir sonraki adım olan eylem ve dil ise, kendini, kendine dayatılan iktidar, cinsiyet ve şiddet üçgeninde konumluyor. Son kertede, kadın ve erkeği içinde eriten o “bi büyük seksüel” dilden ziyade, kadın ve erkeğe dayatılmış olan rollerin başında gelen söylem/ üslup konularında uyanık olmak, ulaşılması gereken dil formatının belirleyicisidir. Dili ve şiiri kimin var ettiğini unutmadan, kadın ve erkeğin arasında gelişen dili, iktidardan/ dayatmadan arındırmak, şiire de yansıyacaktır bakın, görün. Cinsiyetlerin erimediği bir gezende yaşamak ve böyle bir gezegende daha fazla şiirler okumak dileğiyle. Şiiri insandan ve dilden koparabilir misiniz ki?

 

Hüseyin Kaptanoğlu: Velhasıl şiiri kelimelerle yazıyoruz. Belki yakın gelecekte emojilerle… Neden olmasın. Fakat elimizde henüz başkaca bir malzeme – materyal mevcut mu? Yok. Sanatın diğer dalları diyecek olsak, hepsi ama hepsi zihinde bıraktığı izlenimler babında kelimelerle dışa yansıyıp yük kazanıyor. Kafamı kurcalayansa şu: Şiirin ilk oluşumu acaba gerçekten kelimelere mi dayanıyor?

 

Anıl Cihan: Maruz kaldıklarımız, asla kabul etmeyeceklerimize dönüştüğünde reaksiyon yetkimiz/hakkımız olmasına rağmen kaçınmaya olan meylimizle buluşunca, hayatımıza emojilerin ya da şu an öngöremediğimiz başka materyallerin kendilerini dahil etmesi artık an meselesi. Konunun bir de “neden olmasın” tarafı var elbette. Doğru, neden olmasın. Etkileşimi hep açık olan insanın şiirine yeni olaylar, durumlar, terimler ama hepsinden önce, olayları, durumları, terimleri karşılamak için kullanmak durumunda oldukları kelimeleri dahil etmesi pek normal. Şiirin ilk oluşum süreci ise tartışmalı. Durağan olmayan pek çok şeyin bizi çevrelediği gezegende, insan da şiir de bu noktada kendine düşen payı elbet alacaktır, alıyor da. Bu nokta da şiirin ilk oluşumu, algılanan ve yorumlanan her şey olabilir. Evet, bu bir kelime ya da anlık bir görüntü, süre giden, sonuçlanan, olması muhtemel bir olay. Peki bütün bunların dışında, başka bir ihtimal var mı? Cevap açık. Şiirin ilk oluşumu, neye dayanıyor olursa olsun, vardığı nokta, kelimeye sarılmak ve başka bir yolun yolcusu olmak.

 

Hüseyin Kaptanoğlu: Dursuz duraksız merak ettiğim, büyükleri teyakkuzda küçükleri titreyişler içinde bırakan ya da tersini de muhteva edebilen bir durumda sıra: İmge Hırsızlığı. Bu, ara ara  kimi kişi ve odaklardan patlak vererek dile getirilmiştir. Nasıl ve ne koşulda ortaya çıktığının önemi yok. Bunu ileri sürmüş ya da sürecek olanlar sanki bambaşka bir sözlükle yazıyormuş gibi bir his taşıyor veya taşıyacak olmalılar sanırım. Oysa, dönülen çember ortada. Buna bağlı olarak sormak istiyorum; diyelim ki bu bir hırsızlık, peki ev sahibinin hiç mi suçu yok?

 

Anıl Cihan: Şiirin, ben yaptım/ ben yazdım oldu minvalinde gelişmeyen, bir yapısı ve süreci var bu açık. Okumalar yaparak, inceleyerek, merak ederek, hırpalayarak, çoğu zaman hırpalanarak yürünen çetin bir yol. İtirazı olan? Etkilenmeye elverişli olan bu yol, ister istemez intihal, hırsızlık konularına da kapısını penceresini açıyor. Zira kendi alanını oluşturamama tehlikesi her zaman var. Kalkışa geçen bir uçağın, ulaşması gereken irtifaya çıkamaması, ortada bir sorunun olduğunu kanıtlar. Mesele gereken irtifaya çıkıp ardından yere sağ salim inmekse, bunu düşmeden yapmak da en önemlisi. Bu noktada, ilk aşama olarak gördüğüm etkileşim, etkilenme elbet şiir ortaya döken her şairin, ilk dönemlerinde, uçmak için kanatlarının altına aldığı rüzgar, geçtiği yoldur. Fakat meselenin tehlikeli tarafı, sorunun içinde özetlendiği gibidir. Kendi şiirini/ imge düzenini/ dilini oluşturamayanların maruz kaldığı o kaçınılmaz itham.  Peşinden koştuğum nokta suçluyu ya da suçsuzu bulmaktan ziyade, söz konusu itham gerçekleştiğinde ya da kanıtlandığında, ortaya konan imgenin/ imgelerin şiirde yarattığı tahribat ve sonrasında ne olduğu. Hayatını, ne yönde ve ne şekilde devam ettirdiği. Yoksa yazanın hiç umurumda olmadığı, yazılan şiirin talihinin ise ne olacağı konusu, dikkatimi/ ilgimi çeken.

 

Hüseyin Kaptanoğlu: Şiirin salt kendisi için ortaya süreceği bir poetikası olsaydı, acaba ilk cümlesi ne olurdu diye her şiir erbabı merak etmiş midir bilemem; ama kimse belki de son sözlerini okumayı istemezdi. Soru çok açık: Yazacağı son sözleri bir kenara koyarsak, şiirin kendi elinden kaleme aldığı bir poetikası olsaydı sence ilk cümleleri ne olurdu?

 

Anıl Cihan: İlk cümlesinden ziyade, ilk sorusu şu olurdu:

“nara sor: hangi tanesini daha çok seviyor”

Küçük İskender / Karanlıkta herkes Biraz Zencidir