Göksu N. Çakır

SAMİ BAYDAR’IN YILDIZLARINA

DOKUNABİLMEK

Söylenenlerin tersine öykülerinde de şiir ve resimlerinde olduğu gibi bir çığır açmıştır Sami Baydar. Öykülerinde biçimden çok öze önem verir. Onun öykü ve şiirlerini okumuş olanlar, şairliğinin ve ressamlığının engin birikimi öykülerinde bir katalizör olarak devreye girdiğini, gerçeküstü öğeleri öyküye başarılı bir şekilde harmanladığını ve bunun sonucunda ortaya çıkan anlatımdaki yoğunluğun belleğini beslediğini fark eder.

Sami Baydar, Sese Gelen Sevgili’yle iç ve dış âlemindeki yalnızlığı arasında gidip gelir. İki taraflı bu yalnızlık kitap boyunca devam eder. Başlangıçta bu durum, yazarın hayata karşı muhalif duruşu olduğu izlemini verse de kitap bitiğinde, ruhunu dış dünyanın kükürtlü havasından ciğerleri koruyan bir filtre görevini üstlendiği anlaşılır.

Sami Baydar’ın öykülerindeki özel dile bakınca, öykülerini önce alegorik ifadelerle örer, sonra psikanalizin nesne ilişkileri kuramlarından metafizik dönüşlerle yazmaya devam eder. İşte bu, Sami Baydar öykücülüğünün en önemli sıçrama noktalarından biridir. Edebiyat ile felsefenin bu mükemmel birlikteliği yazarın İstanbul’dan ayrılıp doğduğu topraklara çekilmesiyle daha da güçlenir. Bütün bunları okuyucunun istek ve davranışlarını toplumsal yargılardan kurtararak okurunu özgürleştirme isteğinden de doğmuş olabilir.

Sami Baydar’ın öyküleri için söylenecek onlarca şeyin arasında biri de öykülerini doğulu anlatım geleneğinden uzak tutarak batılı anlamda yazmasıdır. Kahramanın iç dünyasına adeta bir kamera yerleştirir. Kahramanlar ne yaparlarsa kendileri yapar, onların düşünmelerine izin verir.

Şimdi de 2015’te YKY’den çıkan, kırk dokuz güzel öyküden oluşan Sese Gelen Sevgili’nin bazı öykülerine bakalım:

Sami Baydar, sadece üç ay gördüğü sevgilisine şiirler ve öyküler yazar. Şiirlerindeki kederli, melankolik havayı öykülerine taşır ve sevgiliye duyulan özlem duygusuna ekler. Evalema’da, sanki erken öleceğini hissederek bu öyküyü ölüm üzerine kurar ve bu duygularla konuşur sevgilisiyle. 

“Bu korku beni bitiriyor. Ne olacak bilmiyorum. Hiçbir ilaç hiçbir doktor bilmiyor, ne olacak durumum bilmiyorum. İnceliyor derim cansızlaşıyor, gitmem gerekiyor, bunu görüyorum, bu güzel yüzüm bir ruh gibi soluyor, ne olacak durumum bilmiyorum.”(s. 20)

 

Sami Baydar’ın öykülerinde bir seslenme vardır. Elizabeth, henüz on sekiz yaşındayken yazdığı nefis bir öykü. Yazar Elizabeth’in evinde bir duvar kabartmasıdır. Elizabeth’e sevgisi o kadar büyüktür ki ona daha yakın olmak ister. Onu yatak odasına, banyoya götürmesi için haykırır adeta.

 

“Bitir işini Elizabeth, indir beni buradan, yoruldum boynum tutuldu, hep o tarafa baka baka, götür beni yatak odana, götür beni banyoya, tuvaletine, Elizabeth, indir beni. Ben bir salon süsü değilim. Anla artık işte beni, çıldırıyorum Elizabeth çıldırıyorum, batır ellerini etime, toz et alçımı, kır parçala, yırt tırnaklarınla verniklerimi, yok et, burada durmak istemiyorum.” (S. 33-34)

 

Öykünün sınırlarını aşarak gerçeküstü ve bilinç akışı eşliğinde bir dünya yaratır. Neredeyse her öykünün bir şiiri vardır. ‘Oyun Saati’ kısa ilginç bir öyküdür. Yazarın yaratıcı yeteneği devreye girer, “Gözlerimi ve kulaklarımı her şeye kapatıyorum, yalnızlığı hiçliğe, kötülüğe, karanlığa açıyorum,” diyerek varoluş ekseninde sağaltır yalnızlığını.

 

‘Sinüs Dalgası’da sürrealist bir tutum sergiler. Okur, öyküyü bir çırpıda okumaktan ziyade her cümlenin masalsı tadındaki içtenliğin farkına varır. İsimlerin harf sayısına göre eşler arasında ilginç bir tez geliştirir.

 

“Adları beş harfli olan erkekler karılarıyla iyi geçinemezler. Tek harf ayrılıp tek kalmalıdır. Bu sakıncayı ortadan kaldırmak için adı tek harfli olan erkekler yine adı tek harfli olan kadınlarla evlenmelidirler ki sayılar çiftleşsin. Arada geçim olsun. Mesela Ahmet’le Zehra pek güzel geçinirler. Çünkü ikisi de çift harflidir. Ama Ali ile Melek Cavit’le Düriye geçinemezler.” (S. 55-56)

 

Dünyadan Çıkış Yolları’nı tiyatro tekniğiyle yazar. Bu öyküde felsefi bir varoluş gizlidir. Engin’ni merkeze alarak dünyayı algılama biçimini aynaya benzetir.

 

“Aynada gördüğün derinlikten ilerleyemezsin, ancak geri geri gidersen o derinliğe girip yol alabilirsin. Düşünmek de budur işte. O geri geri giderek girdiğimiz yol: düşünce alıp bizi buraya kadar getirdi işte, aynanın önüne. Şimdi oradan daha ileriye gidemiyoruz. Ancak aynanın içine girip ilerlediğimiz gün dünya değişmiş olacaktır. Bugüne kadar dünyada hiçbir şey değişmemiştir. Biz yalnızca geri geri yürümüşüzdür o yolda (düşünüp). Düşünce katıdır, tektir, bir vücuttur, gelişmesi gerilemesi hiçbir zaman olmamıştır. O da il gün dünyadadır, bugünkü biçimiyle. Tek ilerlememiz içine girmemiz gereken aynadır. Odur düşünce, odur boyut, odur zaman, odur dünyanın toplamı. Karşımızdaki kişinin sağı ne zaman bizim sağımızın karşısına düşerse ayna ortadan kalkar, dünya ortadan kalkar.”( S. 68-69)

Sami Baydar’ın hayal gücü bununla da kalmaz harflerin ve rakamların da öykülerini yazar. Altının bir canlı gibi gününü doldurduktan sonra dünyaya geldiğini, genç bir erkek altı olduğunda, yalnızlıktan dokuzla arkadaşlık kurmak istediğini söyler.

 

“Sonra bir gece suda yıkanan Dokuz’u gördü. Kendisine o kadar benziyordu ki onunla arkadaş olmak istedi. Fakat aralarında kimsenin tahmin edemeyeceği bir sürü engel vardı. Ne altı dokuza bir çift söyleyebiliyor, düşüncelerini isteklerini anlatabiliyordu, ne de Dokuz Altı’ya. Günler geçiyor, birbirlerine olan sevgileri giderek büyüyordu.” (s.95)

 

sami baydar Baydar, hayvanlara sıkça yer verir. Alageyik, güvercin, kurt, kurbağa, kuş, öküz, salyangoz, horoz, kuğu, kedi, köpek, at, köstebek, yılan, kunduz ve fare, masalsı bir beceriyle giderek karmaşıklaşan bir atmosferde gösterir kendini.

 

“Bir salyangoz gibi kıvrılmış bir cümle birden takla atarak yere yüzükoyun uzandı,”

 

diyerek salyangoz ile cümle arasında müthiş bir benzetme yapar. Kitaba ismini veren Sese Gelen Sevgili, diğer öykülerden biraz daha farklı olarak daha gerçekçi ve ayakları yere basan öykü olmasının yanı sıra arzulanan sevgiliye sitem dolu bir seslenmeyi barındırır. Sevgilisine ‘Prometeus’, ‘kayısı’ der. Gönlüne göre sevilmediği için sevdiği kadına kızar, beddua okur; cehennemde cayır cayır yanmasını isteyecek kadar acımazlaşmasının sebebi, sevgiliye olan bağlılığın kendine verdiği rahatsızlıktan kaynaklanır.

 

“Ben seni çok sevdim. Korkuyorum hem senden. Ayrılamıyorum da. Git benim uzaylı sevgilim. Ben bir insan sevgili istiyorum Allahtan. Bana kötü günleri unutturacak. Yüzü yüzümde uyuyacak. Ben senin sevgili kullarındansam Allahım, bana bir insan sevgili nasip et.” (S. 174)

 

Mavi Sincap Likörü’nde öykü çizgisini daha derine indirir Sami Baydar. Masalsı ifadeler ve hayal, alabildiğince sınırsızlaşır, düş ve gerçek birbirinden ayırt edilemez olur.

 

“Deniz kenarında bir delilik perisi, kırmızı etekleriyle kollarını sallayarak elindeki GÜNEŞ-TEFİ ufukta yükseltti. Üç kadın, sırayla üzerlerindeki günlük kıyafetleri soyunup atarak yerlerinden kalkmış, birer dans eden peri olmuştu. Sadece hareket halindeki rampaları uçar gibi geçerek ilerliyordu. Düş de onu takip ediyordu. Aksırık gibi yaşarken yaptığı yaramazlıklardı. Dünyaya üç kere gelmiş artık şansını yitirmişti. Çünkü insanlara acı veriyordu yazdığı öykülerle. Artık eşek olarak, canlıların bilmediği bir dünyada kalacaktı. Dönüş yoktu küçük eşek için. Eşek cennetiden daha güzel bir yer olduğundan kuşku duymadı Bay Aksırık.” (s. 156)

 

Şiir dilinin doğallığı ve söz söyleyiş becerisiyle, öykülerinde harika benzetmeler yapar Sami Baydar. Limonata’da kaderi bir kirpiye benzetmesi bunlardan biri. Şiirleri bir öykünün parçası yapar. Neredeyse her öykünün bir şiiri vardır.

Sami Baydar, İstanbul-Beşiktaş’ta dedesiyle oturur. Ondan birçok dua öğrenir. Gün içinde evden duayla çıkar, gece uyumadan önce dua eder. Bu yüzden olsa gerek ki cennet, cehennem, Allah, dua imgeleri en sık kullandığı imgelerindendir. Ama Baydar’ı ne dualar ne dedesi içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtaramaz, şiire ve resme sığınır. Radikal’deki bir röportajında yalnızlığını şöyle dillendirir Sami Baydar: “Hatıraların kapılarının o kadar çok adı var ki tekrar tekrar söyleniyor. Beni etkileyen insanları anlatmıştım. Van Gogh haklıdır. İkisi de çok yalnız şiir ve resimdir. İnsan gerçekten yalnız.”

 

Tablolarındaki kırmızı, sarı, mavi renkleriyle yaptığı soyutlama anlayışı öykülerinde de normalin sınırlarını aşar ve dünyanın bütün kurallarını yıkar.

 

Öykü yazarken resim çizer adeta. Resimlerinde olduğu gibi öykü ve şiirlerinde de hayallerin karmaşıklığında karışır. Böylece dış dünya ile iç dünya arasındaki uyumsuzluğundan resim yaparak, şiir ve öykü yazarak kurtulmaya çalışır. “Önce açık yeşil, sonra kırmızı bir renk alan derimsi yapraklı, mor çiçekli bir bitkidir benim dakikalarım,” ifadesinde olduğu gibi okurunu çiçek bahçelerle donanmış düş bahçelerinde gezdirir.

 

Yazılarını ve şiirlerini dantel örtülü daktilosunda yazan Sami Baydar’ın şiirlerindeki ‘dünya’ imgesi öykülerinde de çıkar karşımıza. Dünyadan Çıkış Yolları, Dünyadan Anılara Bakıyorum, Dünyadan Kız Kaçırma, Dünyada İlk Kez öykü başlıklarında; ‘Dünya güzel mi bilmiyorum, dünya gibidir, dünyanın dışından bakıyorum, dünya dönerken, dünyadaki ilk ve gülen, dünyadaki imge, dünyanın sevdiği sözler, dünyadaki yalanlar, dünyanın içindeki karanlık, dünyasız insan, dünyadaki şiirlere bakıyorum’ gibi ifadelerini de öykü içinde kullanır.

 

Dünyadan Anılara Bakıyorum’da, yazar hayata bir iç bakış atar. Acıların, sevinçlerin iç içe geçtiği anılar görür. Gördüklerini bilinç akışı tekniği ile alt alta büyük harflerle yazar. Sadece kişiler konuşur.

 

“Son sözü söylerken yanılır mı insan/hiç bilmediği bir şey/DAĞILMA HİKÂYESİ/NERDEN İÇİNE DÜŞTÜM BU KUYUNUN/YILAN HİKÂYESİ/ŞİMDİ İÇİNE GİRİP BAKTIĞIM/YATTIĞIM YATAK/SARILMIŞ/ANISI KALMIŞ/ACISI KALMIŞ/İÇİNİ ÇEKMİŞ/ PENCERESİ/ CAMI KIRIK/ ANISI ÖRTÜK/BEKLE/TANRIM/GÜL/BÜLBÜL/GELSİN ARTIK…” (S.195)

 

Son olarak, insanoğlunun ulaşamadığı noktalara sanatın kapılarını açarak ulaşır Sami Baydar. Dünyayı yeniden anlamlandırarak özgürleşmenin yolunu bulur ve kişisel sosyal deneyimleriyle okuru rahat bırakmaz.

 

Değerli şair ve yazarı Türk edebiyatına katkılarından dolayı minnetle anıyor, daha çok okunup hatırlanması dileğiyle, ‘Kemik’ şiirinden bir bölüm alarak onu saygıyla selamlıyorum.

“uyuyan yıldızlara kim dokunabilir/düşlerini okutan yıldızlara?/ok utan oku tan/kabın dibinde bir altın para durur/siyam balığı gibi saldırırsın göğe?/ok utan,/uzun sırıklarla suyun dibine itilen bir ceset gibi/çıkıyor ortaya ay kuru dalların arasından.”