Ümran Ersin

Tarihsiz Ve Hiç Gönderilmemiş Bir Mektup

Sevgili ZscW

İstanbul’da o son buluşmamızdaki konuşmalarımızı anımsıyor musun? Hani Sultan Ahmet’ten Küçük Ayasofya Camii’sine doğru inerken, Cankurtaran’da mola verdiğimiz sevimli küçük kafe. Oldukça kaygılıydın, hatta senin gizlemeye çalıştığın o mutsuzluğunu sezebildim ve bu beni çok üzdü. Sonra düşündüm, sana nasıl yardımcı olabilirim, diye. O soğuk Kuzey Avrupa kentinde bir iki arkadaşın dışında bu konuyu dertleşebileceğin kimse yoktu. Ayrıca her insanın böylesi konularda hem kişisel yorumları, hem de bağlı olduğu kültürden kaynaklı farklı yorumları olabilirdi ve bunların sana bir yanıt olabileceğini de sanmıyordum. Bu yüzden oturup şu anda seninle konuşmaya başladım. Sanki yine Kapalı Çarşı’yı geziyor sonra Beyazıt’tan aşağıya Sultanahmet’e yürümeye başlayıp yolda yarı pişmiş çiğ kestanelerden alıp “kokusu nasıl da güzel” diye, hohlayarak ağzımıza atıyoruz. Durmak bilmez ve bitmez konuşmalarımız yanı sıra… Gülhane parkından Topkapı Sarayına bakıp ağaçlar üzerindeki kuş yuvalarının fotoğrafını çekiyoruz bir yandan ve sonra Sarayburnu’nda denize karışıyor bakışlarımız. Dalgalar geçmiş kimi acı günleri arada çılgınca savurup kayalıklara savuruyor sonra usulca güzellikleri de bize fark ettirmeden denizin açıklarına doğru hızlıca sürüklüyor. Tarihi Yarımadadaki kahve molamızda hani şu Kariye Müzesini gezmeden önce sokak arasında unutulmuş, kirli camları soğuktan buğulu küçük pastanede içtiğimiz çay ve kekleri anımsıyor musun? Bak şu anda bile canım nasıl çekti. İyi ki geldin ve İstanbul’da o kısacık iki günle uzun zamanın özlemini birazcık da olsa hafiflettik. Biliyorsun, yıllarca birbirini görmese de kimi dostluklara, uzaklığın etkisi asla ulaşmıyor.

En yakın arkadaşımı üzen böylesi bir durum senden sonra beni sürekli rahatsız etti. Elimden geldiğince yani bilirsin sana bir bilen olarak akıl vermek değil de bir kız kardeş olarak düşüncemi anlatmak istiyorum. Bir parça da olsa senin kendini daha iyi hissedebilmen açısından, yardımım olabilirse, inan ne çok sevinirim. O koşturmaca içerisinde bu konuyu derinlemesine konuşamadık, biliyorum. Bazı konular bekler irdelenmek için, belli bir anı kollar, bilir etkisinin ne zaman olacağını. Anladığım kadarıyla temel sorun, ilişkindeki bekletilme durumu. Buluşmalarınızda, mesajlaşmalarda, telefonla aramalarda hep bekleyenin sen olduğunu söylemiştin. Kaygısını en çok yaşadığımız bir duygu, beklemek. Güne gözlerimizi açar açmaz başlayıp uyuyana dek birbirinden ayrıksı yönlere koşan yanımız. Üstelik bunu da öylesine olağan kılıp ayırdına varmadan, irdelemeden yaşar gideriz ki. Çoğunlukla sevdiğimiz, haz aldığımız, hoşumuza giden şeyleredir beklenti hazırlığımız. İstemediğimiz ya da zararını duyabileceğimiz şeyleri; savaştı, depremdi, ölümdü, şiddetti, çevrenin çöle dönüşmesiydi gibi konularıysa bilincin arka bahçesine gömeriz. Beklenen değildir o, yalnızca bize zarar veren, yok eden şeylere olan istemsiz bir öteleme.

Herkesin kişiliğinin, bir özelliği olarak, beklentilerinde de bir ayrımı vardır kuşkusuz. Gereksinimler, tutkuya dönüşmüşse beklentinin duygusal seyri de şiddetli dalgalanımlar yansıtır. Beklerken yaşanan kaygı şiddetinin, beklenilenin çekimine, önemine göre değişkenlik göstermesi ne de doğaldır.

Belki de ömrümüzün üçte ikisi, sürekli bir şeyleri beklerken geçer. Sınav sonucunu, iş başvurusunun yanıtını, doğalgaz faturasının ne kadar geleceğini, ülkedeki seçim sonucunu, sevdiğiniz insanın duygularınıza ne yanıt vereceğini. Pek çok şeyi hep bekleriz. Kimi beklentiler öylesine çıkmaza sürükler ki bir an gelir, bu dünyaya gelme amacımızın şunu bunu beklemek olarak kodlandığına, umarsızca inanırız artık. Beklenen, bir türlü gerçekleşmemekte kararlıdır ya da her defasında bir engel çıkar. Kıstırılmışcasına.

Ama her zaman beklentide istediğimiz karşılığı göremeyiz. O zaman yerini, -kendimizi düşlediğimiz bir gerçeğe koşullandırmanın, bunun da karşılıksız kalması durumunda beklentinin derecesine göre- bir hayal kırıklığı (bozulma) alır. Aslında her hayal kırıklığı, benliğimizi sarsan bir deprem. Sağlam tutunmuşsak düşüp devrilmeyiz. Ama bu sarsıntıdan yere düşmemek için, o çok sevgili aklımız birden devreye girer, savunma mekanizmalarını çalıştırarak, sağa sola savrulduktan sonra dengeyi kurarız. En yaratıcı savunma mekanizmalarını bulmanın, inanılmaz ustalarıyız. Bunu hep yaparız, yapmazsak bozulma günlerce silkeler durur bizi. Sonrası, günlük hayatımıza devam ederiz kaldığımız yerden. Hayal kırıklıklarını da “olgunlaşıyorum, ne güzel işte” etiketiyle kafamızın bir köşesine asarız.

Aşk da bir beklentidir.

Beklenilenin, özlemin diğer adını alarak, gerisindeki anlamı, tutkuyu peşi sıra en çok çağırdığı zamanın ne olduğu bilinir. Kaygının doruğa ulaştığı bu anların adıdır, aşk. Bir bakıma, tutkunun derecesi arttıkça beklemedeki kaygı da o denli artar. Tutku, en büyük inanç olur aşk olgusunda. Beklemeyi besleyen.

 

Ancak, tutkuda özlem artıkça bekleme güç vermekten çıkar. Özgürlüğün yittiği yerde güçten söz edilebilir mi? Beklemeyen daha güçlüdür. Özgürlüğün doruğundadır çünkü. Zaman zaman artan öfke krizlerinde dolaylı bir güç elde edebilir, beklemeyen, ama bu sağlıklı bir güç sayılmaz. Kendini ve karşındakini ortadan kaldıran sinsi bir bombadır nefret, nerde ne zaman patlayacağı belli olmayan. Değil aşkı parçalayıp yok etmesi, şiddet ve ölüme kadar uzanan korkunç bir süreçtir. Aşk ve sonun geldiği dehşet nasıl da inanılmaz bir paradokstur.

Ama bilirsin, beklemenin arka yüzü anlamlı bir zenginliktir. Gündelik yaşamın onca koşturmasında insanın kendisiyle buluşma anları seyrektir. Bekleme anlarını düşün, nasıl kendinle bütünleştiğini, kendinle buluşmanın nasıl bir sığınak olduğunu. Bu yüzden de güzel ve liriktir aşk gibi. İnsan beklerken, bilgeleşir. Bu süreçte en yakın arkadaşı, dert ortağı da kendidir.

Diğer yandan örneğin ben, beklerken o sancılı mazoşist yanı severim, bitmeyen yıpratan yanı. Beklemedeki özlemi. Paranoyaya dönüşmeyen bir bakış. Oysa beklenilenle her gün her saat görüşülse özlem yok olur, beklemenin kışkırtıcı gerilimi bıkkın bir rahatlığa terk eder kendini. Neyi, ne kadar, ne zaman keşfedeceğimizin ayırdında olmasak da tüm o bilinmezliğin, suratımıza ansızın ne zaman nasıl vuracağını bilmesek de, olsun, asl’olan sonuç değil, neyi bulacağımız neyi keşfedeceğimiz değildir önemli olan. Bir an önce kör karanlıkta ayağımıza ne takılır, nasıl yaralanırız, demeden. Yeni yürümeye başlayan bir çocuğun o sevimli aptallığıyla dengesizce koşması gibi dalarız karanlığa. Sabırsızca. Engel olunamayan bir çekim gücüyle, yolun ucunda olduğuna inandığımız gizil, mutlaka çok farklı, kimselere benzemez olduğuna kesin inandığımız noktanın bizi bir solukta içine çektiği. Kimi zaman ise bozgundur karşılaştığımız gerçek, düş kırıklığı. Keşif bittiğinde, ne özlem kalır, ne de bekleme. Özlemediğiniz bir şeyi, beklemezsiniz de.

Ancak bekledikçe gizini yitiren bir olgu, zamanla beklenilen şeye karşı bir bağışıklık kazanma, dolayısıyla huzursuzluğun yitişine dönüşür. Sonra bir gün, ansızın ayırdına vardığımızdır. Kaygı söner, yerini erince sarımlı bir esinti alır.

 

Ve sonrası kabullenmektir.

 

Kabullendikçe beklenti sıfıra iner, kendimizle olan o doludizgin savaşım, içimizdeki kanlı vuruşmaların hepsi diner. Yaşlanmayı, sevgilinin terk edişini, işimizdeki başarısızlığı, kilo almayı, sınav başarısızlığını, istediğimiz iş başvurusunun kabul edilmeyişini, hepsini ne varsa kabul ettikçe, ne denli yorgun düştüğünün ayırdına varırsın. Kabullenme, bir yerde beklentiyi de sonlandırır. Beklentinin, yani neye odaklanmışsak, kabullenmeyip inatla, ısrarla yorgunluktan geberircesine savunduğumuz o direnç. Giderek eğilmeye başlar, bu artık beyaz bayrağı çekmemiz, beklentiyi sona erdirmemiz anlamına gelir. Beklenti bittikçe umut da biter. Bu kötü müdür? Hayır. Gerçekleşmesi olanaksız asla yaşamayacağımız şeylere dair beklentiyle birlikte onlara bağlı umuttan artık vazgeçmemizdir bu. Yaşamın, çevireceğimiz her sayfası yeni beklentiler dolayısıyla yeni umutlarla doludur. Adrenalin, gelecekteki bu umuda sarılmıştır. Onu kendimize çekmek bu bakışla olur. Yaşam enerjimizi, heyecanımızı yeniden doruğa taşımamızın gizini. Sıradanlaşmanın panzehri, bu bakışımızın inandığı gizilgüçtedir artık.

Sevgili ZscW

Seninle bu konuşmayı yaparken sanki sen onca yolu aşıp aniden çıkıp gelmişsin, yeniden buluşmuşuz da, koyu bir sohbeti her zamanki halinle yarıda kesip “hadi bakalım buradan nereye gidiyoruz şimdi?” diye gülümseyen o muzip, neşeli yüzünü görür gibi oluyorum.

Ne düşündüğünü merak ediyorum, en kısa zamanda yazman istemiyle, zamanın sana güzel bakması dileğimle.

                                                                                               ümran ersin   & 08.01.2020