Ayşe Nâlân



ALİCE

mutsuz uyandı kraliçe
boynunu uzattı buluta, güneş içinden geçti.
–gözlerini kısarak
itaatsiz bir emre hazırlanır gibi şöyle dedi sonra
nilüferdeki kurbağayı ve kucağında ceviziyle bekleyen sincaptı ömrüm
yani öylesine parlak ve kıpırtılı eskimeyen bir neşeyle
sonsuzun ece’siyle küçülen elbiselerin içinden
kaybolmuş bir çocukluk mu yıldızlı bir gökyüzü mü
bağlıydı kabuğundaki hayata—ağaç çürüdü, kabuk düştü,
çok kanadık aynı yerden, çok kırıldık—hepimiz belki ama en çok Alice
o günden sonra üzgün fotoğraflar çekti hep
üzülmüş selfiler, ezilmiş çiçekler –herkes tavşanın peşinde
uçsuz bucaksız bir düşüşle, o deliğin içinde kendine düşmekte
tavşanı yakala, tavşanı YAKALA ALİCE

oysa ustalaşmıştık bir kederi evcilleştirmekte
saçlarının ışıltısı sararmış otları karıştırır gibi
gün yeni dönmüştür çünkü karanlığını sunmaktan
yorgun kusursuzluğunu yinelenen dönüşlerde

—neye iç çekilirdi –kalbine yürürken insan—
kar yağar henüz kimse uyanmamışken
ince gizli patikaları bozar
sandıklar çivilenir içlerindekiyle
bütün sonlar büyük felaketlerle gelir

Alice bağırır tavşan deliğinden — hoş geldin keder!

bütün bu saçmalıklar, hayatta kalma çabası
bunca icatlar bolluğunda insanın kalbini İYİLEYEMEDİLER.