W. B. Bayrıl


Şairin yakınlarda yayınlanacak; “Arkadaşımın Aşkısın” kitabından.

AYAZMADA

Mumlar cızırdıyor. Sessizlik içinde Meryem Ana tasvirine bakıyoruz. Mum ışığının hipnotik bir etkisi var. Sanki ilk Hristiyanlar gibi gizlice, Romalılardan kaçmış da bu gizli ve büyülü mekanda ibadet ediyoruz.

Mum, is, küf kokusu birbirine karışıp, değişik bir rahiya yayıyor. Tuhaf bir sessizlik içinde, saklı bir Bizans ayazmasındayız. Zaman sanki bir süreliğine askıya alınmış, donmuş gibi. Ona sığınıyoruz. Balinanın karnına sığınmış Yunus’un şakirtleri…

Birkaç dakika süren bu sessizlik, dalgınlık hali Hulki’den gelen uyarıyla bozuluyor: “Haydi yukarı çıkalım, siparişler gelmiştir “.

Ayazmadan meyhaneye direkt geçiş… Dünyada böyle ikinci bir yer var mıdır bilmiyorum. Altta öte dünyaya, üstte bu dünyaya balıklama dalış.

Fakat şairler böyledir işte!

Haftaiçi bir gün. Hulki Aktunç ile ilk buluşmamız. Enka Bilim Sanat Ödülleri’nin şiir dalındaki yarışmasında(*) Hulki ile ben “mansiyon” kazanmışız. Törende; Sabahattin Kudret, Salah Birsel (**)ve Behçet Necatigil’in de hocası olan Zeki Ömer Defne ile tanışmış ve sohbet etmiş, Melih Cevdet ile Necati Cumalı’nın dedikodusu yapmış ve sonra biz bize buluşmak için sözleşmişiz…

İşte Moda Koço’dayız… Biz dediklerim; Hulki, Seyhan ve elbette ben! Beyaz masa örtüleri, mezelerle donanmış masa ve tabii ki rakı!.. Uzun bir öğleden sonrası sohbetine eşlik edenler; şahane manzara, şahane masa, uzun kadehler, Hulki’nin ilk kez tanık olduğumuz tiz sesli, kıskıs gülüşleri, bizim yani Seyhan ile benim, çoğunlukla da gençlik patavatsızlığından gelen gürültülü kahkahalarımız… Bereket haftaiçi sakinliği içinde ortam. Neredeyse bizden başka kimse yok.

O öğleden sonrası zihnime sihirli bir an olarak asılı kalıyor.

Elbette İstanbullu ama öncelikle Kadıköylü’dür Hulki. O gün, yüz kitap okusam öğrenemeyeceğim şeyleri bir saat içinde öğreniveriyorum… Dillerin, kültürlerin, zamanların birbiri içine geçtiği bir Kadıköyoğlu. İçten, neşeli, bilgili ve bilgiç ve elbette hepimiz gibi müptela bir malumatfuruş… Seyhan ile bende de vardır bu malumatfuruşluk…

Kayıp ağabeyimizi bulmuş gibi olduk Hulki’yle tanışınca… Biz genç, meraklı, şiddetle meraklı yeni müptela malumatfuruşlar, o daha olgun, titizlikle çalışmış, heybesini doldurmuş ve onları şimdi bizimle keyifle paylaşan sanki okumakta olduğu metropolden şehre bir süre için gelen ağabeyimiz…

Sohbet; dil, kelimeler, mekanlar, olaylar, şahıslar, kitaplar, rakı sofrası adabı tabii ki edebi dedikodular, mavralar, ihtihzalar üzerinden uzadıkça uzuyor… Rakı kadehlerimiz sürekli “vadi dumanı” halinde… Eh, bilen bilir, Seyhan da buldu mu içer derin bir biçimde… Hulki ile ikisinin 70’liğin dibini bulmaları çok zaman almıyor. Neyse ki daha hepimiz genciz, dayanıklıyız.

Sonbahar ışığı Marmara’nın üzerinde. Deniz sakin… Bulutlarla güneşin köşe kapmacası inanılmaz ışık oyunlarına yol açıyor. Ayvazovski ışıkları… Ondokuzuncu yüzyıl manzara ressamlarının çok sevdiği ışıklar… Kocaman, eski bir meyhanede, sanki zaman ötesi bir gemide içip sohbet ediyoruz.

Zaman orada dursa. Biz o anın içinde kalsak ne iyi olacaktı!

Olmuyor. Hulki’nin ölüm haberini aldığımda, Seyhan’ı arıyorum. Kırık bir sesle “biliyorum” diyor. Hâli yok o hüznü taşıyacak, ne de o ortamı kaldıracak enerjisi. “Selma’ya, üzüntümü, başsağlığı dileklerimi lütfen ilet” diyor aynı bıkkın, kırgın ses tonuyla. Elbette iletiyorum.

Bir iki aya kalmadan Seyhan da o göksel meyhaneye, o uçsuz bucaksız manzaraya karşı kurulmuş, beyaz örtüler içindeki benzersiz rakı sofrasına oturuyor.

İkisini de öyle özlüyorum ki…

(*) Yarışma dönemin genç şairleri tarafından “şairler yarış atı değildir yarıştırılamaz” başlıklı bir imza kampanyasıyla protesto edilmişti. Seyhan ile benim o protestodaki rolümüzü başka bir bağlamda yazmayı düşünüyorum.

(**) Juri üyeleri: Cemal Süreya, Çetin Altan, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Tarık Buğra, Doğan Hızlan… Juri ödüle katılan Melih Cevdet ile Necati Cumalı’ya büyük ödülü vermemiş… Genç şairler ile “usta” şairleri denk tutup hepsine “mansiyon” dağıtmıştı… O yıllar için küçük bir skandal olmuştu bu durum. Doğan Hızlan’ın yıllar sonra gelen itirafı: “ Birçok jüride yer aldığım için, dağarcığımda epey jüri anısı var.Yıllar önce ENKA, şiir dalında önemli bir ödül düzenlemişti. Katılımcılar rumuzlu katılacaklardı. İmzası belirsiz ürünler jürinin önüne geldi. Ancak bazı dosyaların kime ait olduğunu, üslubundan, şiir dilinden bilmiştik. Uzun tartışmalardan sonra, aralarından iyi olana ödül verilmesini kararlaştırdık. Tam adını ilan edecekken, jüri üyelerinden Tarık Buğra ve Sabahattin Kudret Aksal, “Bu bizim içimize sinmedi” dediler. Bu itiraftan sonra hepimiz destekledik, rumuzlu da olsa kimin olduğunu bildiğimiz dosyaya ödül verilmedi…”