Bedros Dağlıyan


BATMAN YOLCUSU KALMASIN

Yanı başımda uyuyan kızım rüya görüyor olmalı. Kucağımda, başını boynuma gömmüş mırıltılar çıkarıyor durmadan. Başını okşuyorum yavaşça, uyandırmamaya çalışarak. Kuyruğunu oynatıp elimi yalarken, gözlerini kısarak bakıyor gözlerime; sonra da sırt üstü yatarak apış arasındaki beyaz yumuşacık tüylerini gösteriyor. Göğsümde güvenle yatıyor belli; geçmişte oğullarımın da yaptığı gibi… Onu sevgiyle okşarken sanki bir onu, bir oğullarımı okşuyorum…

O gördüğü rüyaya bense hayallere dalıyorum daha çocuk olduğum zamanlara; Sivas’ta mutlu mesut bir çocukluk yaşadığım kavak polenlerinin havada uçuştuğu asude yıllara…

İlkokulu bitirme sınavlarının ardından, heyecanla daha sonra okumayı düşündüğüm ve her gün önünden geçerken imrendiğim Atatürk ortaokuluna koşarak gidiyorum. Ortaokulu, öz Türkçe çalışmaları için seçilerek gittiğimden çok iyi biliyorum. Öğrendiğim kelimeleri daha sonra sınıftaki çocuklara cümleler kurarak aktarıyorum. Bir de 5.sınıfta girdiğim orta ve ilkokullar arasındaki tüberküloz konulu Sivas birincisi olduğum kompozisyon yarışmasından anımsıyorum. Kapıda duran bir öğretmene “Ben burada okuyacağım artık biliyor musunuz?” diyorum. Öğretmen sevgiyle başımı okşuyor.

Eve geldiğimde helecanla anneme koşuyorum. Güle konuşa anneme aktarıyorum sevincimi. Her zaman beni sevgiyle dinleyen annem bu kez durgun hatta neredeyse ağlamaklı. Az ötede oturan babamın da ondan aşağı kalır yanı yok. Suratı sirke satıyor.

Ne annem ne de babam bir şey anlatıyor. Böyle zamanlarda hep yaptığım gibi bir kitap alıp sessiz bir köşeye geçiyorum. Annem her türlü ortam ve gürültüye karşın kitap okurken kendime sessiz bir ortam yarattığımı biliyor ve sevgiyle bakıyor uzaktan…

Akşam eve çok sevdiğim Mıgırdiç daydaylar geliyor. Konuşmalarından babamın işten ayrıldığını o zaman öğreniyorum. Ne annem ne de ben ve kardeşlerim Sivas’tan ayrılmak istiyoruz. Lâkin bu durumun bizim elimizde olmadığının da ayırdındayız. Evde hep babamın dediği oluyor ve o da gururundan hep burnunun dikine gidiyor. Hepimiz bundan endişeliyken üstelik.

“ Yahu,” diyor Mıgırdiç dayday “Buradaki Şifa Eczanesiyle konuştum, kalfaya da ihtiyaçları var oraya girsene…” Babam önüne bakıyor sadece. Annemse atılıyor: “Ben de dikiş dikerim, geçinip gideriz. Çocuklar da burayı seviyor nasılsa…” Sonra devam ediyor: “İstersen İstanbul’a gidelim; hem abin de orada. Çocuklar yabancılık çekmeden onların desteğiyle…” Annemin sesini babamın bağırması kesiyor aniden. Suratına şamar gibi vuruyor. “ Sen sus! Ben iş bulurum. Kimsenin yardımına da ihtiyacım yok!” Annem sıkıntı ve endişeden dudaklarını ısırıyor. Böyle lafların kocasını etkilemediğinin ayırdında…

Ertesi gün babam evden çıkıp gitti. Ne nereye gittiğini ne de ne zaman geleceğini söylemeden… Annem bizlere bir şeyleri güya hissettirmeden kendini ev işine verdi. Küçük kardeşlerim anlamasa bile ben annemin endişesinin farkındaydım.

Babam birkaç gün sonra geldi. Annem onun anlatmasını bekler gibi gözlerinin içine baksa da babam yavaş hareketlerle sigarasını çıkarıp birkaç derin nefes aldı sessiz bir şekilde önüne ve bizlere baktı. Ağzından çıkacak kelimeleri tartarak sonunda hepimizin beklediği cümleyi söyledi:

“ İş buldum.” Annem ve ben aynı anda: “Nerede?” diye bağırdık. Babam sanki ağzından çıkacak olan zehirli bir şeymiş gibi birkaç kez yutkundu; sonra da: “Batman’da.” Dedi. Batman nere, Sivas nere? Hemen gidip coğrafya atlasına baktım. Siirt’in bir ilçesiymiş. Döndüğümde annem sessizce ağlıyordu. Anneme sokulup sarıldım, o da bana.

Akşam Mıgırdiç dayday, Mayram Morak ve çocukları bize destek amacıyla tekrar geldiler. Mardik ahparig, Mayreni kuyrig ve Manuşak biz çocuklarla ilgilenirken onlar hararetli bir tartışmaya girdiler. Saatler sonra babamı ikna edemeyeceklerinin farkına vararak konuşmayı bitirdiler.

Mıgırdiç dayday ekledi: Bari Bedros’u İstanbul’a Tıbrevank okuluna yatılı gönderelim. Sonra o bitirdiğinde belki siz de İstanbul’a gidersiniz. Babam ve annem birbirlerine baktılar. Annem, ben çocuğumdan nasıl ayrılabilirim ki dese de, Mıgırdiç dayday onu ikna edince çaresizce ikisi birden tamam, dediler.

Hemen ertesi gün babam ev bulmak amacıyla tekrar Batman’a döndü. Bize çok uzun gelen bir haftanın sonunda babam Sivas’a döndü. Eşyalar toparlandı denklendi. Babam her zamanki despotluğuyla ne Diyarbakır’dan Sivas’a göç ederken anneme sormuştu ne de şimdi Sivas’tan Batman’a dönmeyi sormuştu anneme… Bu kez biz çocuklar da bu durumdan çok kötü etkilenecektik…

Ertesi gün uyandığımızda bahçenin önünde bir kamyon duruyordu. Bütün komşular ve Mıgırdiç daydaylar uğurlamak için gelmişlerdi. Mıgırdiç dayday sordu: Hepiniz kamyonla mı gideceksiniz? Bari Anjel ve çocuklar trenle gelsinler. Babam ,”aman şimdi onların gelişini mi bekleyeceğim bir de. Hep beraber gideriz. Ya yağmur yağarsa diyecek oldularsa da, babama kim karşı çıkabilirdi ki? Arabaya önce ağır eşyaları koydular. Üzerine de dün akşam yattığımız döşek, yorgan ve yastıkları koydular. Üzerine de rüzgârda bayrak gibi dalgalanan çarşaflardan bir gölgelik… Kamyonun üstüne çıkmadan önce evimizin bütün odalarını son kez gezdim. Büyük balkonumuzdan evin önündeki meyve ağaçlarıyla dolu bahçemize özlemle baktım. Sonra bir koşu içinde çimdiğim Mundar ırmağa ve Kepenek caddesine üzerindeki köprüden son defa baktım… Bilinmedik bir şehir ve insanları bizi bekliyordu.

Yolculuk biz çocuklar için çok zevkli geçti doğrusu. Trenle geçtiğimiz yollardan farklı bir rotayla geçtiğimiz için çevreye dikkatle bakarak, yolda annemin hikâyelerini dinleyip; onun hazırladığı klasik yol menümüz olan köfte ve patatesi zevkle yiyerek Diyarbakır’a vardık. Dayımlar bizi karşılayıp eve götürmek istediler ama babam yine engel oldu. Anca beraber, kanca beraber diyordu da başka bir laf söylemiyordu.

Batman’a gittik. Annem endişeli halde babamın tutuğu evi merak ederek yola bakıp duruyordu. Güneşten yumuşamış için için yanan kara bir asfaltın sonundaki evimize vardık. Yolun tam karşısında pis kokulu bir alevin sürekli yandığı ismini sonradan öğreneceğim Raman petrollerinin bacası vardı. Kısa bir duvarla çevrili toz toprak dolu bir avludan geçip giriş katındaki mavi boyalı demir kapıdan eve girdik. Küçük bir sofa ile etrafındaki iki odadan müteşekkildi. Banyosuysa köşede yerdeki bir delik ve önüne plastik bir kova konulmuş çeşmeden ibaretti. Ne banyo sobası vardı ne de sıcak suyu. Küçümencik taş tezgâhı ve betondan bir lavabosu vardı. Eşyalar taşındı. Yerleştirildi. Neden sonra biraz rahatlayan annem bizleri banyoya sokarak yolun toz ve kirinden arındırmak istedi. Çeşmeyi açmak istediyse de sadece bir tıs sesi meçhulden yanıt verdi. Annem, “su kesik herhalde Jozef,” dedi babama. Babamsa yavaşça “Bu evde su yok ki,” Annem,” nasıl yani sen bizi susuz, helasız bir eve mi getirdin?” Babam her zamanki gibi sorup soruşturmadan bulduğu ilk evi tutmuştu. O sırada “baba hela nerde” diye sorunca ev sahibinin kızı hemen atıldı. “Gel göstereyim sahan” Ardı sıra gittim. Tam tozlu avluya girdiğimiz kapının köşesinde eskimiş tahtadan bir kulübe vardı. Kapıyı açtığımda kesif bir amonyak kokusu beni karşıladı. Bilumum böcek, sinek hatta arılar uçuşuyordu içinde. Köşede varil içindeyse su ve hemen altında mavi kirli bir ibrik vardı. Hemen anneme koştum. “Anne ben burada girmem helaya. Çok pis kokuyor. Sivas’taki evimizin içinde sobası ve kurnası olan bir banyomuz ve ayrı bir helamız vardı. Ayrıca üç oda bir salonu ve bahçeye açılan geniş ve uzun bir balkonu da vardı. Annem elimden tutarak helanın kapısını açtı, durumu görünce güldü. “Oğlum sen hayal kurmayı seven bir çocuksun. Otur helaya, duvardaki deliklerden de yola ve geçenlere bak. Üstelik çok güler ve hayal kurarsan çabuk rahatlarsın. Ne öyküler yaratırsın sen bundan bilmezsin.” Annem her zamanki Polyannacı bir yaklaşımla bizim korkularımızı bertaraf etmişti. Yaz günlerimiz yerleşmek ve eve her gün su taşımakla çabucak geçip gitti.

Eylül ayının hemen başında annemin titizlikle hazırladığı valizimle İstanbul’a bir bilinmeze doğru gitmek üzere Kurtalan- İstanbul trenine bindim. Yanımda sonradan çok iyi arkadaş olacağım udi Yervant Bostancı’da vardı. Önümde iki gece üç gün sürecek bir yol duruyorken beni ve ailemi daha buhranlı günler bekliyordu, biliyorum…

Ermenice:
Dayday: Dayı
Kuyrig: Abla
Ahparig: Ağabey
Morakuyr-Morak: Teyze
Tıbtevank: Ermeni fakir çocuklarının yatılı okuduğu ortaokul ve lise. Hrant Dink’de burada yatılı okumuştur.