İsmail Haydar Aksoy



BİR MEŞRUİYET ARACI OLARAK EDEBİYAT
VEYA
DANİMARKA’DA BESTSELLER ŞİİR KİTABI YAZMA SANATI

Bir Viking Masalı

Yakın zamanlarda Kopenhag Üniversitesi’nden araştırmacılar, 12 değişik ülkeden topladıkları 442 iskeletin kalıntılarını temel alarak, büyük çaplı bir DNA testi yaptı ve bu sayede Vikinglerin gen haritasını ortaya çıkardı. Bu araştırma sonucunda, Vikinglerin sanılanın aksine sarışın olmadıkları, daha çok siyah saçlı oldukları ve Güney Avrupa, Doğu Avrupa ile Asya kökenli oldukları tespit edildi. Özellikle 800 ile yaklaşık 1050 yılları arasında Avrupa’nın birçok yerinde terör estiren Vikingler, aslında İskandinav değillermiş bu araştırmanın sonucuna göre. O halde, sarışın Vikingler efsanesi nasıl ortaya çıktı?

Sarışın Vikingler efsanesi, 1800lü yılların başlarında Danimarka açısından pek de hoş olmayan olayların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Önce Danimarka açısından hoş olmayan olayları sıralayayım: İngiltere’yle yaptığı savaşta Fransız İmparatoru Napolyon’u destekleyen Danimarka Krallığı, 1807 yılında, İngiltere tarafından cezalandırılır ve Danimarka donanması İngiltere tarafından tümüyle yok edilir. İngilizler 1807 yılında Kopenhag’ı topa tutar ve Kopenhag’ın önemli ölçüde yanmasına yol açar. Danimarka Krallığı, üstelik 1814 yılında Danimarka hükümranlığı altında bulunan Norveç’in önemli bir kısmını kaybetmiş ve Danimarka ekonomisi tümüyle iflas etme noktasına gelmişti. 1800lü yılların kötü olayları bununla sınırlı değildi Danimarka açısından. 1864 yılında Danimarka, Almanlarla yaptığı savaşlarda, (günümüzde Almanya sınırları içinde bulunan) Schleswig ile Holstein’i kaybetmişti. İşte, topraklarının önemli bir kısmını ve kuşkusuz ki özgüvenlerini önemli ölçüde kaybettikleri bu süreç içerisinde, Danimarkalıların kendilerinin gurur dolu bir tarihleri olduğunu ileri süren bir Viking masalı yaratmaya ihtiyacı vardı. Dünyanın değişik yerlerine gemileriyle giderek oraları fetheden dev cüsseli, kuvvetli ve sarışın Viking imajı işte bu 1800lü yıllarda yaratıldı. 1779-1850 yılları arasında yaşamış şair Adam Oehlenschläger için Vikingler özel bir tutku olmuştu. “Viking Çağı” kavramının yaratıcısı arkeolog ve tarihçi Jens Jacob Asmussen Worsaae (1821-1885) için de böylesi bir tutkudan bahsedebiliriz.

Kopenhag Üniversitesi’nin yaptığı Vikingler’in gen haritası, şimdiye kadar sanılanın aksine, İsveçliler, Norveçliler ve Danimarkalıların, “Viking Çağı” olarak adlandırılan dönemde birbirleriyle fazla bağlantıları olmadığını da ortaya çıkardı. İsveçliler, Norveçliler ve Danimarkalıların birlikte oluşturdukları ortak bir İskandinav halkı olarak düşünülüyordu Vikingler şimdiye kadar.

Araştırma grubunun başında bulunan Eske Willerslev, 1800lü yıllarda Danimarka’da siyah saçlı çok sayıda insanın bulunmasının normalliğine rağmen, güzellik ideali olarak sarışınlığın hâkim olduğunu ve bu yüzden de Vikinglerin sarışın olarak tahayyül edildiğini ileri sürmekte. Fakat Vikingler, etnik bir yapı olmaktan daha çok, kültürel bir oluşum. Eske Willerslev’e göre, nasıl ki insanlar sözgelimi bir dinden başka bir dine geçebiliyorlarsa, Viking Çağı döneminin insanları da Viking kültürünü benimseyerek, etnik kökene bakılmaksızın, Viking olabiliyordu.

Bir Meşruiyet Aracı Olarak Tarih ve Edebiyat

Danimarka’da 1850li yıllarda bir Viking masalı oluşturulması, aynı zamanda tarihin bir toplum açısından meşruiyet sağlama aracı olarak kullanılmasına da bir örnektir. Genellikle toplumlar kendi etnik kimliklerinin primordiyal (yani ezeli ve ebedi) olduğunu tahayyül ederler. Bu bağlamda da bütün toplumlar kendi tarihsel geçmişlerini süsleme eğilimindedirler. Bir toplumun geçmişini süslemesi ve abartması özellikle o toplumun kriz dönemlerinde sıklıkla görülen bir durumdur. Bazen bu tarihsel geçmişi süsleme eğilimi kişiler düzeyinde de (örneğin İsa Peygamber’in hayatını anlatan metinlerde de) görülebilir: Matta İncili “İsa Mesih’in Soyu” adlı bir bölüm ile başlar. “İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih’in soy kaydı şöyledir: İbrahim İshak’ın babasıydı” diye başlayan uzun sayılacak 3 sayfalık bu bölüm şöyle sonlanır: “…, Mattan Yakup’un babasıydı; Yakup Meryem’in kocası Yusuf’un babasıydı. Meryem’den Mesih diye tanınan İsa doğdu”. Bu bölümde ilginç olan şey, İsa’nın Tanrı oğlu olduğu iddiasındaki bir kitabın, İsa’ya meşruiyet sağlamak için (İsa’nın annesinin kocası olan fakat İsa’nın babası olmayan) Yusuf’un tarihsel geçmişini kullanmasıdır. Madem ki, Matta İncili’ne göre Meryem oğlu İsa’nın babası Yusuf değil, fakat Tanrı’dır, o halde Meryem’in kocası Yusuf’un 3 sayfa kadar tutan soy kütüğü, tarihin meşruiyet sağlayıcı özelliğini biz göstermesi hususunda hayli dikkat çekicidir.

Toplumlar söz konusu olduğunda yalnızca tarih değil, fakat edebiyat da zaman zaman meşruiyet sağlayıcı rol üstlenmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin son demlerinde iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin “Türkleşmek ve İslâmlaşmak” şeklindeki ideolojisine meşruiyet kazandırmaya çalışan edebiyatçıların en başında mutlaka Ömer Seyfettin’in ismini anmak durumundayız. Kendisi de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir üyesi olan Ömer Seyfettin’in birçok hikâyesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uyguladığı politikaları meşru gösterebilecek (ırkçı ve faşist) hayli örnek bulabiliriz. “Hürriyet Bayrakları” adlı yazısında Ömer Seyfettin, “Osmanlılık” gibi bir kimliğe karşı çıkmakta ve “Türkçülük”ü ön plana almaktadır. Ömer Seyfettin özellikle Balkan Savaşları yenilgisinden sonra yazdığı bir çok hikâyede, Türk tarafının haklılığını edebiyat yoluyla öne sürer. Tefrika edilmesi 1914’ün Temmuz-Eylül aylarında gerçekleşen “Beyaz Lâle” adlı hikâyesinde Bulgar çetecilerinin ağzından söylettiği şu sözlerle, Ömer Seyfettin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1915 yılında uygulamaya geçireceği politikanın yönünü işaretler gibidir: >>Biz, büyük Bulgaristan için çalışıyoruz. Büyük Bulgaristan’ın içinde düşman kalmamalı. Altmış yaşını geçmiş kadınların çocukları olmaz. Onlar kum basmış tarlalara benzerler. İşte büyük Bulgaristan’a düşman yetiştirmeyecek olan böylelerini Hıristiyan yapıp bırakacağız. Sekiz yaşına kadar olan kızları Bulgaristan’a gönderip, köylere, papazlara teslim edeceğiz. Hepsi Bulgar olacak. Düşünmek ister. Biz çocukları kesmeyeceğiz. Yarının büyük adamlarını keseceğiz. Genç bir kadın, karnından on beş tane düşman çıkarabilir. Bir genç kadını yahut bir kızı öldürmek on beş düşman birden öldürmek demektir. Eğer Türkler buralarını aldıkları vakit ihtiyarlarının lâflarını dinleyip hepimizi kesselerdi bugün bir Bulgaristan olacak mıydı? Biz böylece onları önümüze katıp kovalayabilecek miydik? Yanıldılar. Fırsat ellerindeyken kadınlarımızı, çocuklarımızı kesmediler. Kesilmeyen Bulgarlar, çiftleşe çiftleşe çoğaldılar, kuvvetlendiler. Merhametli, yani zayıf hâkimlerinin altından kalktılar. İşte şimdi de tepesine bindiler.<< (Ömer Seyfettin’in İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki rolü, özellikle Talât Paşa’yı ne ölçüde etkilediği, kuşkusuz ki çok ilginç ve bir başka yazının konusu.)

Danimarka’da “Medeniyetler Çatışması”

Batı Avrupa’da ve bu arada Danimarka’da da Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra, özellikle Müslüman ülke kökenli göçmenler ve mülteciler, “yeni düşman” olarak belirlenmiş gibiydi. Özellikle 1990lı yılların başlarından beri, Danimarka medyasında giderek artan ölçüde, göçmenler ve mülteciler üzerine negatif bir odaklanma olduğunu gözlemlemek mümkün. Muhtemelen Samuel P.Huntington’un “medeniyetler çatışması” (“Clash of Civilisation”) doktrinini benimsemiş olan Danimarka medya mensupları (ve kuşkusuz ki Danimarkalı politikacılar), Danimarka toplumunda giderek artan ölçüde “biz” ve “onlar” kutuplaşmasını keskinleştirmeye ve yöneldiler. 1990’lı yılların başlarından bu yana, yabancıların hakları giderek azaltıldı; ve yeni yasalar yapılırken, çoğunlukla yabancıların haklarını daha fazla kısıtlama amaçlandı.

Özellikle 1990lı yılların başlarından sonra giderek hızlanan yabancı karşıtlığı bu atmosfer içerinde, Danimarka toplumunda bir yabancının kariyer yapabilmesinin koşullarından en önemlisi, içinden gelmiş olduğu kültüre ve topluma neredeyse küfür etme zorunluluğu olmuştu. Güç sahibi Danimarka elitleri kariyer peşindeki bazı kişileri devşirerek, Danimarka toplumunda egemen kılmaya çalıştıkları yeni bir denge kurabilmek için bu tür kişileri birer “aparat” olarak kullanmaya başladı. Şunu göz önünde tutmak gerek:1990lı yılların başlarında, Danimarka toplumundaki ırkçılar bile söze “ben ırkçı değilim, ama…” diye başlama gereğini duyuyordu. Sonraki süreç içerisinde, artık “ben ırkçı değilim, ama…” gibi bir başlangıca gerek duyulmadan, Danimarka toplumunda isteyen istediği ırkçı düşünceyi dile getirebildi. Danimarka toplumu bu duruma gelirken, yolu döşeyenler kariyer uğruna içinden geldikleri kültüre ve topluma küfür eden devşirmeler olmuştu. Çünkü başlangıçta normal eleştiri çerçevesindeki beyanatlar giderek iğrenç düzeylere yükselmişti. Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1996 yılının Ekim veya Kasım ayında (İstanbul’da 1972 yılında işlenmiş “Sandık Cinayeti”nin faillerinden biri olan) “sosyolog” Mehmet Ümit Necef, Danimarka’nın TV2 televizyonunda “yabancılar eğer Danimarka toplumuna kaynaşmak istiyorlarsa daha sık külot değiştirmelidirler” demişti. (Kuşkusuz ki, bir yabancının Danimarka toplumuna kaynaşabilmesinde külot değişiminin etkili olup olmadığı, bilimsel bir temel üzerinde tartışılabilir. Böyle bir tartışmayı kuşkusuz ki 1996 yılında “sosyoloji doktorası” yapan Mehmet Ümit Necef’in de yapma hakkı vardır. Fakat, böyle bir neden-sonuç ilişkisinin varlığını öne sürebilmenin en temel koşulu, Danimarka toplumuna kaynaşmış yabancıların ne sıklıkla ve Danimarka toplumuna kaynaşmamış yabancıların ne sıklıkla külot değiştirdiklerini araştırıp, arada bir fark olup olmadığını tespit etmektir. “Sosyolog” Mehmet Ümit Necef’in yabancıların ne sıklıkla külot değiştirdiklerine dair böyle bir araştırması bulunmuyor. Yani, Mehmet Ümit Necef 1996 yılının Ekim veya Kasım ayında Danimarka’daki TV2 ekranında “işkembe-i kübra”dan sallamaktadır topluma kaynaşıp kaynaşmama olgusu ile ne sıklıkla külot değiştirme arasındaki bağlantıyı.) Mehmet Ümit Necef de kariyer yapabilmek amacıyla yabancılara saldırmakta bir beis görmüyordu. (Sanıyorum bir televizyon programında söylemişti Yalçın Küçük, Türkiye Solu’nun tarihine dair önemli gördüğüm şu saptamasını: >>Maocular hep ‘devlet düşmanları’na karşı savaştılar<<. İşte 1970li yılların başlarında Doğu Perinçek’in müritlerinden Mehmet Ümit Necef, Danimarka’da da ‘devlet düşmanları’na karşı savaşmaktaydı, 1990lı yılların ortalarından itibaren. Mehmet Ümit Necef’in kariyer yapmasında, Danimarkalı tarihçi Sören Mörch önemli bir rol oynamıştı. Bu bilgiyi bir söyleşisinde bizzat Mehmet Ümit Necef vermişti. Sören Mörch, önemli sosyal demokrat politikacılardan Ritt Bjerregaard’ın kocasıdır. Danimarka toplumuna yön verenler arasında –Danimarka derin devletinin en önemli kişilerinden biri diye de söyleyebileceğim- Sören Mörch, 1990lı yılların en etkili kişilerinden biriydi.)

 Yahya Hassan Vakası: 120.000’den fazla satan ilk kitap

Filistin kökenli bir mülteci anne ve babanın çocuğu olan Yahya Hassan, 1995 yılında Danimarka’da dünyaya geldi. Yahya Hassan’ın “YAHYA HASSAN” adını verdiği 2013 yılında yayınlanan kitabı, Danimarka tarihinde “en çok satan ilk yayınlanmış şiir kitabı” oldu. 120 bin adetten daha fazla satıldı Yahya Hassan’ın ilk kitabı. Kitap, Danimarka’nın en büyük yayınevi olan Gyldendal tarafından 2013’ün Ekim’inde yayınlandı. (Bu arada belirtelim, 5 buçuk milyon civarında nüfusu olan Danimarka’da bir şiir kitabının 100 adet bile satmadığı gayet doğal bir durum.) Fakat, “YAHYA HASSAN” adlı kitabın içindeki karalamalar, “şiir” olmaktan son derece uzak. Aşağıda örneklerini bulabileceğiniz karalamalar kuşkusuz ki “şiir” kategorisinde yer almıyor. Fakat, ilginçtir, Danimarka’da tek bir edebiyat eleştirmeni bile bu karalamaların şiir olmadığını ifade etmedi/edemedi. Üstelik Danimarka’daki üniversitelerde Yahya Hassan’ın karalamaları tez düzeyindeki çalışmalarda da övüldü. (Tek bir açıklaması olabilir bunun: Danimarka’daki güç sahipleri, “YAHYA HASSAN” adlı kitabın övülmesi tavsiyesinde bulundular.) Bu yazıyı yazmadan önce üniversite düzeyinde yazılmış makalelerden bazılarına da göz gezdirdim. Açıkça söylemek gerekirse, neremle güleceğime pek karar veremedim bu yazılar karşısında.

Hırsızlık gibi olaylar yüzünden Yahya Hassan 13 yaşındayken ailesinden alınıp, pedagogların da çalıştığı (genç insanlar için gözetimli hapishane olarak da tanımlanabilecek) “Gençlik Enstitüleri”nde yaşamaya başladı. Sonraki yıllarda da Yahya Hassan’ın suç kariyeri sürdü; silâhlı bir soygun denemesi sonrasında yakalanıp tutuklanmıştı.

“YAHYA HASSAN” adlı kitap yayınlanmadan önce, Danimarka’nın etkili gazetelerinden Politiken’de 5 Ekim 2013 tarihinde, Yahya Hassan ile yapılmış bir söyleşi yayınlandı. (Politiken gazetesi Yahya Hassan’ı “göçmen şair” olarak betimliyor. Oysa ki, Danimarka’da doğmuştu Yahya Hassan; ve Danimarka vatandaşı idi. Geçerken belirtelim: Danimarka’da doğmuş göçmen ve mültecilerin çocukları da “ikinci kuşak göçmen” olarak tanımlanıyor Danimarka’daki çoğunluk tarafından. Milliyetçilik hakkındaki literatürde önemli bir yer tuttuğunu düşündüğüm sosyolog Anthony D. Smith’e göre iki çeşit milliyetçilik vardır: 1) Teritoryal / Batılı milliyetçilik. 2) Etnik / Doğulu milliyetçilik. Batılı milliyetçilik anlayışı, bireysel bir tercihi önkoşul olarak sayar. Batılı milliyetçilik anlayışında, her bir birey hangi ulusa dahil olmak istediğini kendi seçimiyle belirler. Anthony D. Smith’e göre, etnik ya da Doğulu milliyetçilik anlayışında bu tür bir hoşgörüye yer yoktur. Danimarka’nın Politiken gazetesi, kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde “etnik / doğulu milliyetçilik” taraftarı olduğunu teşhir etmektedir Danimarka’da doğmuş ve Danimarka vatandaşı Yahya Hassan’a “göçmen şair” demekle.)

“Ebeveynlerimin mensup olduğu kuşağa lânet derecesinde öfkeliyim” başlığını taşıyan ve Politiken gazetesinde yayınlanmış söyleşi, kitap yayınlanmadan önce Danimarka televizyonları tarafından ön plana çıkarıldı. Böylelikle büyük bir kampanyayla birlikte “YAHYA HASSAN” kitabının ilk baskısı yayınlandığı tarih olan 17 Ekim 2013 tarihinden sonra birkaç gün içerisinde tükendi. Kitabın ilk baskısı 800 adet yapılmıştı; çıkar çıkmaz tükendiği için Gyldendal Yayınevi ikinci baskı için sayıyı 11.000 olarak belirledi. Ve hemen hemen iki aylık bir süre içerisinde, “YAHYA HASSAN” adlı kitabın toplam satış miktarı 100.000 adedi buldu.

Georg Bernard Shaw’ın bir sözü vardır: “Kendin hakkında yazıyorsan, bütün bir insanlık hakkında yazıyorsun demektir”. Kuşkusuz ki bir sanat eseri, sanatçının kendi hayatını ele alabilir. Otobiyografik birçok sanat şaheserini sıralamaya kalksak, herhalde sayfalarca isim yazmak gerekecek. Fakat, “YAHYA HASSAN” adlı kitaptaki karalamalar, her ne kadar kitabın alt başlığında “ŞİİR” diye yazsa da şiir değil. “YAHYA HASSAN” adlı kitaptaki karalamaların şiir olmamasının nedeni, Yahya Hassan’ın kendi yaşadıklarını yazmış olması değil kuşkusuz; fakat karalamalarının herhangi bir edebî değer taşımamasıdır. (Geçerken belirtmeliyim: yaşadığı kötü çocukluktan dolayı, babasının uyguladığı şiddetten dolayı kuşkusuz ki Yahya Hassan’a merhamet besliyorum. Fakat, bütün bu merhamet duygum Yahya Hassan’ı şair, ve “YAHYA HASSAN” kitabını şiir kitabı yapmaz.)

Medyada Yahya Hassan gelmiş olduğu kültürel ortama karşı eleştirilerini sakınmıyordu. Ebeveynlerinin ait olduğu neslin Kuran’a sarıldıklarını söyleyen Yahya Hassan, aynı zamanda ebeveynlerinin mensup olduğu neslin sosyal sahtekârlıklar yaptığını, çocuklarına karşı şiddet uyguladıklarını ve çocuklarının Danimarka toplumuyla kaynaşmalarını engellediklerini söylüyordu. Yahya Hassan’ın ilk kitabı, ebeveynleriyle ve İslâm diniyle bir hesaplaşmayı büyük harflerle dile getirmektedir. (Yahya Hassan’ın ilk kitabında tek bir küçük harf bile bulunmamaktadır. Kitabın nerede basıldığını belirten künyede bile büyük harfler kullanılmış.)

Yahya Hassan’ın ebeveynlerine, göçmen çevrelerine ve genel olarak İslâm dinine karşı yönelttiği eleştiriler bazı tepkilere de yol açtı kuşkusuz. En belirgin örneklerden biri, Cirkusrevyen adlı bulvar tiyatrosunda Danimarkalı tiyatrocu Ulf Pilgaard’un Yahya Hassan’ın taklidini yaptığı skeç esnasında yaşandı. Ulf Pilgaard’un sahneye çıkışı, “şimdi sahneye Danimarka’nın yeni millî şairi Yahya Hassen geliyor” anonsu yapıldığında, ebeveynleri yabancı ülkelerden gelmiş genç insanların protestoları yükselmişti 2014 yılında. (Bu arada belirtelim: Danimarkalıların çoğunun soyadı –oğlu soneki anlamına gelen –sen sonekiyle bitmektedir. Yahya Hassan’ı Yahya Hassen olarak söylemek, kuşkusuz ki Danimarka mizahının bir örneği olarak duruyor.) İlerleyen günlerde Yahya Hassan’a karşı fiziki saldırı ve ölüm tehditleri de olmuştu. Üne kavuştuktan sonra, Yahya Hassan daha çok skandallarla gündeme geldi. Yahya Hassan’ın skandalları, “YAHYA HASSAN” kitabının Danimarkalı edebiyat eleştirmenleri tarafından yere göğe sığdırılmamasını hiç etkilemedi.

Hakkında bu kadar konuştuğumuz “YAHYA HASSAN” kitabından dört karalamayı çevirerek aşağıya alıntılıyorum. Yahya Hassan’ın yazım tarzı çeviride de korundu. (Yani, çevirideki bütün harfler büyük harf olarak kullanıldı. Ayrıca Yahya Hassan’ın kullandığı kelimeler de aynen kullanıldı. “YAHYA HASSAN” adlı kitaptan örnekler seçilirken, kısa olmaları tercih nedeni oldu. Fakat özellikle altını çizerek belirtmeliyim: kısa karalamalarla uzun karalamalar arasında kalite farkı bulunmamaktadır.)

1)

BÖBREK 

DUBAİ’DEKİ BİR AMCAYA BİR BÖBREK PARASI BİRİKTİRDİK
VE LÜBNAN’DAKİ BİR DAYIYA BİR KALP AMELİYATI
BAŞKA İNSANLARIN HASTALIKLARINA BİRİKİM YAPTIK
PARALARI HALININ ALTINA SAKLADIK
DOLARA ÇEVİRDİK PARALARI VE ALLAH’A DUA ETTİK

2)

ÇANAK ANTEN

DANİMARKA KANALLARIMIZ YOKTU
AL JAZEERA’MIZ VARDI
AL ARABİYA’MIZ VARDI
PLANLARIMIZ YOKTU
ÇÜNKÜ BİZİM İÇİN ALLÂH’IN PLANLARI VARDI
MÜBAREK AYDA BABAM BENİ CAMİYE GÖTÜRDÜ
HER AKŞAM YEMEKTEN SONRA NAMAZ KILARDIK
AYAKTA DURAMAYANA DEK NAMAZ KILARDIK
NAMAZ VE NAMAZ TEKRAR VE BİR GAZOZ VE BİR ÇİKOLATA ALINIRDI BANA
BABAM BAŞKA BİRİ OLURDU CAMİİDE
ALLAH’TAN KORKAN VE ŞEFKATLİ BİRİ
BACAKLARI ARASINA OTURURDUM
GÖĞSÜNE YASLANIRDIM
İMAM VAAZINI VERİRKEN
BELKİ ÖPMÜŞTÜ BENİ BABAM
EVE DÖNERKEN ARABADAN DÜŞMÜŞTÜM
ARABAYI PARK EDECEĞİNİ SANMIŞTIM
FAKAT KAPIYI BİR U-DÖNÜŞÜ SIRASINDA AÇMIŞTIM

3)

SABAH

BİR HAFTA GEÇMİŞTİ
İSVEÇ’TEN PEDAGOGLAR PEYDA OLMUŞTU
GÖZ KAPAKLARIMDA ANLAMSIZLIKLA
VE KÜLOTUMDAKİ DELİKLERLE
TAŞ MERDİVENDEN AŞAĞIYA SÜRÜKLENMİŞTİM
VE TEKRAR LAND ROVER’A BİNDİRİLMİŞTİM
ANNEM VE KARDEŞLERİM UZAKTAN ÇIĞLIK ATARKEN

4)

TAK TAK KAPI ÇALINIŞI

GELLERUPPARKEN’DEN BİR MÜSLÜMAN
BİZİM OTURDUĞUMUZ BİNAYI BULUR
POSTA KUTULARINDAKİ İSİMLERİ OKUR
VE EN ÇOK KIZ İSMİ BULUNAN DAİRENİN KAPISINI ÇALAR
KÜÇÜK KIZ KARDEŞİMİ KARISI YAPTIĞINDA
DOĞACAK ÇOCUKLARI KAFASINDA DEĞERLENDİRİR
BAŞKA BİR BETON BLOKTA BİR CENNET YARATIR O’NA
KILAVUZU ALLÂH OLMAK ÜZERE VE 20 YAŞ FARKIYLA
İLK GECE İLK ERKEĞİ OLACAK
SAKALIYLA SİKECEK VE HER ŞEY İÇİN ALLÂH’A ŞÜKREDECEK
BAŞKA BİR MÜSLÜMAN DAHA
BULUYOR BİZİM OTURDUĞUMUZ YERİN YOLUNU
DOĞACAK ÇOCUKLARI KAFASINDA DEĞERLENDİRİR
ABLAMI KARISI YAPTIĞINDA
ABLAM YEMEK YAPACAK VE SÖZ DİNLEYECEK
10 TANE HIRSIZ ÇOCUK DOĞURACAK VE KÂFİR OLDUKLARINDA DA
ONLARLA BAĞINI KOPARACAK

Yukarıdaki 4 örnekten sonra, bir Latin özdeyişi söylemekten kendimi alamıyorum: “Cacatum non est pictum”. (“Kaka yapmak resim yapmak değildir”.)

Yahya Hassan Nisan 2020’nin sonlarında evinde ölü olarak bulundu. Ölüm nedeni açıklanmadı. Fakat, muhtemelen aşırı dozda uyuşturucu kullanımı olabilir ölüm nedeni.

Danimarka’nın Aarhus kentindeki Müslüman mezarlığına gömülen Yahya Hassan’ın cenaze namazını kıldıran imamın “merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusunu sorup sormadığını bilmiyorum. Yahya Hassan’la yüz yüze hiç karşılaşmadım. “Merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusu bana sorulsa, cevabım şöyle olurdu: Merhum, şair değildi. “YAHYA HASSAN” adlı kitaptaki karalamalar da şiir değil.

(Kopenhag, Ekim 2020)