Utku VARLIK


INSTALLATION – YERLEŞTİRME / SANATTA BİR BAŞKA DOLANDIRICILIK

Her şey sanat olabilir mi? Olamaz! Şimdi nereden çıktı bu tartışma? SANAT; yok öyle bir şey! Eğer ben resim yapıyorsam bu, kendimle bir diyalogdur. Güzelliğin geçiciliği gibi, özlediğimiz resim de başını alıp gidince, geriye tarifsiz bir can sıkıntısı kaldı…

Bloğumda sanata özgü güncel sürtüşmeler, farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi manipulé edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vd. gibi konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım conceptuel ayağıma takıldı. Geçen yıllardaki “abstre-figüratif” kavgası henüz bitmeden suyu daha da bulandırdılar. Kavramsal etiketiyle, milyarderlerin yönetiminde resmin yatağını değiştirip “ephemer” şamata yapmak, 70li yıllarda başlayarak ve performans olarak nitelenerek ne mene “happening” şeklinde ilk kez Paris’teki ilk yıllarımızda, daha sonra CIA ajanı olarak tanıtılacak İleana Sonnebent Galerisi’nde 10 dakika süren happening gösterisinde gerçekleşti. Amerikalı sanatçı ortada tebeşirle bir daire çizip içinde sessiz bir şekilde 10 dakika durmuştu. İlginçtir ki, bu galeriyi Sarkis yönetiyordu! O yıllar pentürün en güzel yıllarıydı. Quartier Latin’de tüm galeriler dünyanın dört bucağından gelmiş ünlü ressamları sergiliyordu. Bizse bu gösteriyi önemsemedik, farklılaşma deyip geçtik.

İnstallation: sanatçının bir mekâna herhangi bir şekilde müdahalesi, bir objeyle ya da farklı elemanların boşluğuyla ilişkide bir dil aramak. Güzel ama o zaman bana boş bir mekân gösterin! Ne yazık sizin boş olarak gördüğünüz mekanların da bir belleği var. Sanki yaşadığımız meyhanelerin belleği yok muydu? Belki bilmiyorsunuz; suyun da bir belleği olduğu ortaya çıktı.       -Rakı kendini kurtardı böylelikle.-

Plastik sanatlar içerisinde geleneksel sanat olan pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi ve böylelikle sanatçı kabuk değiştirip plasticiene dönüştü. Önce şamataya dönük olan her şey (installation, video- audivisuel, graffiti, performance vs.) giderek gösterecek bir şey kalmayınca farkında olmadan bir boşluğa çıktı. Önce arınmak gerekiyordu ve ben de öyle yaptım. Açıkçası uzun yıllar dışta yapılan buna benzer hiçbir şeye alıcı gözle bakmamıştım. Ne zaman ki Grand Palais’de Jean Pierre Raynaud’nun 40 kovaya moloz doldurup sergilemesi, çocukluğunu yaşadığı ev yıkılırken, evin anısına yıkıntı molozlarıyla yaptığı göndermesi ve Frac’ ın kolleksiyonu diye okudum, o zaman installation’nun ciddiyetini kavradım. Düşünün, müze bu 40 kovayı içinde molozlarla kendi koleksiyonunda saklıyor! Bence “enayiliğin ucuna yolculuk” ama daha neler! Arşiv elimde.

 

Peki nedir bu Frac? Les Frac (fonds régionaux d’art contemporaine), 1981 yılında Sosyalist Parti’nin yönetime geçişi sonucu kültür Bakanı Jacques Lang’ın önerisiyle Fransa’nın tüm bölgelerinde kurulan modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak, yani sistemli bir şekilde satın alıp -tüm Fransa’da- sergilemek, sonra da depolamak, yani gelecek kuşaklara iletmek. Giderek devletin yönetiminde varlığı hissedilen kültür bakanlığının misyonu. Amacı çağdaş sanatı ve sanatçıyı desteklemek.

İçinde para olan her şey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp müze teknotlarını yöneten büyük galeriler, onların da bağımlı olduğu zengin koleksiyonerler, uluslararası lobilerin dümen suyuna giderek amacından uzaklaştı. Her müzenin sahip olması gereken empoze büyük isimler, hiç tartışmasız varılan fiyatların üstünde alınıp gösteriye geçerken, arka planda, ismi olmayanlara da bir göz dağı vermek için satın alma komisyonlarını pazarlık ederek toplamaya devam etti. Mutlak bir gözlemden uzak, bit pazarı anlayışında, 5700 sanatçıdan toplanan 300.000 objet ki contemporary’nin içeriğinde, her şey sanat olabilir mantığıyla, ileriye dönük hiçbir kaygı gütmeden yapıldı.

Bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu oldu. Geçen yıllarda Fransa’nın en popüler haftalık mizah gazetesi Canard enchené (zincire vurulmuş ördek) gizli bir raporu açıklamıştı. Depolarda toplanan eserlerde, auto-destruction yani çoğunlukla, kullanılan malzemelerin zamanla eriyip, dağılıp solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok ettiğini ve bunun sebeplerinin başında, sanatçıları kullandığı malzeme listesinde görülen, çoğunlukla aklınızı almayacağı şeyler (şeker, yağ, un, video filmleri – yanıcı özelliği çok fazla- sentetik yapıştırıcılar, basit malzemeler; plastik, bez, moloz, kum, taş) yani tüm zamana aykırı olarak düşünebileceğimiz en absürt kurgu araçları olduğunu belirtmişti. Yine sosyalistlerin sipariş verdiği belki çok daha absürt olan -hayır ileride gereksizliğin bir kalıntısı olacak- Daniel Buren’nin Buren’nin sütunları, Paris’in en önemli mekanlarından Palais Royal’in cour de honneur’e 260 siyah-beyaz mermer sütunu, büyük bir masraf sonucu dikildi. Ne düşündü bilinmez, sütunlar aynı boyutta olmadığı gibi hepsi değişik boyutlarda kırılmıştı. Sanatçıya göre bu happening idi.

Her can sıkıntısı bir happening olabilir mi? Daha önceleri hayalimde gerçek bir can sıkıntısı anıtı nasıl olur diyordum; sonuçta başardılar. Kimler; sosyalistler. Önemli bir kavga patladı, eleştirenler çoğunluktaydı. Hesap soruldu, yanıt verilemedi. Zaman bunun üzerini de yavaşça örttü…

İnstallation’nun klasiklerinden Beuys, bu eylemde, yapanla bakan arasında bulunan tiyatroya özgü bir ilişkiden söz eder. Kendi yaptıklarını Documanta’da her ne kadar önce statik daha sonra gösteriye özgü tavırla göstermişse de -bir bahçede toprağa saplanmış kazmalar- hızla unutuldu, ve ardındanDocumanta battı. 2010 yılında ondan ilham alan Chiristian Boltanski Grande Palais’de “Monumenta” installlation sergisinde, tonlarca eski giysi yığınını vinçlerle oraya buraya taşırken mekân ısıtılmamıştı, ışık yalnız malzemeyi aydınlatıyordu. SHOAyı hissettirmek için bu kadar masrafa değer miydi? Yine aynı mekânda daha önce 2007 yılında Anselm Kiefer, bu projenin başlangıcı olarak Yıldızların Düşüşü adıyla tonlarca yıkık betonu sergilemişti. Bu installation projesi için -kanımca- günümüzün en önemli sanatçılarını seçerek, sınırsız olanak ve para sunarak neyi göstermeyi amaçlamışlardı; bizi şaşırtmayı mı? Görmeye gidenlerin tümü; hangi güç bu tonlarca betonu bu mekâna soktu, sergileme bittikten sonra bu installationu nasıl saklayacaklar, düşüncesiyle giderken biz, bu projeleri kimin ürettiğini, hangi lobinin, bir ülkenin kültürünü nasıl sarstığını bilmeden bir robot gibi eve döndük.

2011 yılında aynı projede ve mekânda Anish Kapoor Leviathan adıyla hemen hemen Grand Palais’nin ölçeğine yakın bir kırmızı bir balon sergilemişti. (Leviathan Tevrat’ta iki başlı devasa bir deniz canavarıdır.) Kapoor’un bu mitolojik gönderiminde arzulanan, bir öyküden yola çıkarak görücüyü etkilemektir; yani bir başka boyuta sokmaktır. Tüm sanatta da arzu bu değil mi? Yazının gücüyle, sinemanın olağanüstü teknik aşamasıyla ve diliyle, pentürün düş gördürücü boyutuyla bu daha kolay ve sanata özgü yapılamaz mı? O balonu gerçekleştirmek için harcanan emek ve para yine ephemer, yine gereksiz. Bir müzenin rezervinde kendi kendini yok ederek unutulan bu canavara acıyalım. Tüm bu “şamataları” yapanlar çağımızın en önemli sanatçıları olarak yine sanatı “bulandırmaya” devam etsin.

Geçenlerde yine şunu yazmıştı; okumayanlara: “Neonla yapılan atraksiyonlarla, tüm çöplerle, videolarla, taşla, toprakla, alçıyla, kumaşla, telle, kabloyla, betonla, şifonla vs. sanatı bulandıranlar kanımca sadece bir şeyden haberdar değiller, o da SANAT! Gördüğüm kadarıyla contemporary ağını örmüş, para her şeyi yönetiyor ve buraya akıyor; hiçbir mantık göstermeden, hesap vermeden. Beğeninin ötesinde ve gözümüzün önünde 21. YY görsel sanatı her yıl açılan 30 yeni modern müzeyle ve bir o kadar güzel fondationlarla belleğe yazılıyor. Kendi varoluşumla hiçbir duyusal ilinti bulamıyorum. Bunu manipüle edenlerin amaçlarında ise sanat yapmaktan öte fuarcılık, alışveriş merkezi arzusu ağır basıyor, gerçek bu. Tüm bunlar düşünmeyi, düş görmeyi, varoluşu engelliyorsa biz yine pentürümüze, şiirimize, yazımıza dönelim. Ustalıkla yapılmış sinemayı görelim ve barok müziğimizi dinleyelim. Zorla güzellik olmaz!”