Meltem Kofoğlu


İRRASYONEL BİR OYUN

“Trendeki Derviş”, Mısırlı yazar Tevfik El-Hakim’in yazdığı önemli bir tiyatro eseri. El-Hakim gerçeküstü tiyatro anlayışını Mısır’a özgü unsurlarla başarılı bir şekilde harmanlayıp yaşanan zamanın sanatsal düşünme imkânlarıyla birlikte ele alıyor. 1981 yılında Nabi Avcı tarafından dilimize çevrilen oyunun asıl ismi “Ey Ağaca Tırmanan”dır. 1980’li yıllarda önemli bir yayınevi olan Yeryüzü Yayınları tarafından yayınlandıktan 39 yıl sonra “Trendeki Derviş”, Profil Kitap’tan çıkan yeni baskısıyla Tevfik el-Hakim’in edebiyattaki yerini bir daha hatırlamamızı sağladı.

Roman, hikâye, eleştirel ve düşünsel deneme kitaplarının yanında, kalemindeki yetkinliğe yazdığı tiyatro eserleriyle hem çağdaş Mısır ve Arap tiyatrosunun hem de gerçekçi, tarihsel, gerçeküstücü tiyatronun kurucusudur Tevfik El-Hakim. İngiliz sömürgeciliğine karşı Mısır halkıyla beraber isyana katılan el-Hakim’in hapis cezasından sonra sanatla iç içe olması, edindiği sosyal çevre, hukuk doktorasını Fransa’da tamamlamasının ardından Kahire’ye dönerek göreve başlaması edebiyattaki başarısını doruk noktasına çıkarmasına neden olmuştur. Felsefe ile çok haşır neşir olan bir yazardır.

Realizmi yadsıma konusunda “Trendeki Derviş”, yeni tiyatro diye adlandırılan akımın eğilimlerine uygun görünüyorsa da, “Bir yandan kendi tabiatım, bir yandan da Mısır halk kaynaklarından aldığım ilham, haberim olmadan ‘ideal halk gerçekdışılığı’ terimiyle belirtebileceğim bir türün tanımlanmasında özel bir rol oynadı” diyen El-Hakim, evrende insanın konumunun tuhaf olduğu yönünde bir saptamada bulunmaktadır. “Trendeki Derviş” bir evren olarak kabul edildiğinde, soruların yanıtsız kaldığı çok açıktır. Ancak yeni sorular sordurarak eskisini unutturduğu ve hatta yeni soruların, eskilerine bizzat cevap niteliği kazandırdığı da olmuştur. Kitabın sayfa sayısına da aldanmamakta fayda var. Akan ama gitmek istemeyen diyaloglarıyla felsefî derinliği oyunun en can alıcı özelliğidir.

“Trendeki Derviş”i anlamak için açıklamaya değil sorgulamaya gereksinimiz var. Oyunun, olayların tuhaf tarzda geliştiği tuhaf bir derinliği bulunmaktadır. Bu derinliğe de birdenbire inemeyiz. Okurken önyargılarımızı bir tarafa bırakıvermek gerekir. Neyin doğru neyin yanlış olabileceğine ilişkin genellemelerimiz okurken bizi yanlış yönlendirebilir.

Eserde zaman ve mekânının net olarak bilinmediği bir şehirde, bir evin hanımı kaybolur. Kayıp kişiyi bulmakla görevli Dedektif, Bahane Hanım’ın kocası tarafından öldürüldüğünü düşünmektedir. Dedektif şüphelenmekten de öte buna inanmaktadır. Soruşturma sırasında ona öldürmediği halde karısını öldürdüğünü itiraf ettirir. Hatta kocayı katil olduğuna inandırır. Ne var ki günün birinde Bahane Hanım çıkar gelir. Koca suçsuzdur. Dedektif’in ise aklı ve yüreği karışıktır. Ancak sular durulacağına daha da bulanır. Zira “Kaybolan süreçte Bahane Hanım nereye gitmiş ve ne yapmıştır?” şüphesi kocasını derin bir sorgulamanın ellerine bırakır. Artık “hakikatin” ve “inancın” nerede başlayıp nerede bittiği bir bilmeceye dönüşür.

Her şey, hikâyenin başında aniden ortadan kaybolmuş bir Bahane Hanım’ı aramakla mı başladı, yoksa hikâyenin sonlarına doğru birdenbire ortaya çıkmasıyla mı orası bilinmeyenli bir denklem gibidir. Tuhaf olarak tanımladığımız durumların sonuna yaklaşırken, enteresan konuşmalar alır başını gider. Zamanın içinden geçmiş olana yolculuk etmek de, tüm işaretlerle geleceğe doğru devam etmek de ilginçtir. Bahane Hanım’ı bulmakla görevli olan dedektif, dedektife yol gösteren derviş, dervişe kızgın Bahadır Bey, Bahadır Bey’in biricik portakal ağacı etrafında dönen zaman, bilinmezlik ve karmaşa ile baş başa bırakır bizi. Bahadır Bey yarım saate eve döneceğini söyleyip dönmeyen Bahane Hanım için endişelenmez önce. Hizmetçiye, “Hanımın dönmediğine göre demek ki daha yarım saat olmadı” der. Sonra, “Herhalde hanımın söz verdiği saatte dönene kadar dünya dönmeyi bıraktı” diyerek merak etmeye başlar.

Burada birkaç katmanlı bir zamana gönderme yapılmakta ve bunun zihnimizde içinden çıkılmaz bir durum oluşturması tek zamanlı bakış açımızdan kaynaklanmaktadır. Bu durumun değerlendirilmesi dervişin: “Karısını ya öldürdü, yahut da henüz öldürmedi.” ifadesiyle sunulur. Öğrendiğimiz tüm duyguların bize neler yaptığını görmek için, yol göstericilerimiz arasında Bahadır Bey de vardır. Bahane Hanım’ın ortaya çıkışından sonra da dedektifin evin beyi ile yaşadıklarına dair anlattıklarına onun “Gözlerinizle görüp kulaklarınızla işittiğinize göre, mutlaka olmuş olmalı” diyen tanımlayamadığımız özellikteki karakterine mi şaşmalı, dervişin öngörüleriyle olan bitene bir anlam katmasına mı, tartışılır.

Bu durumda Tevfik el-Hakim’in bize sunduğu anın esaretinden kurtulmamız tavsiye edilir. Bunu başardığımızda geçmişi, geleceği ve anı kuşatan gerçeklerle karşılaşırız ve tuhaflığın içindeki gerçeklerle yolculuğumuzu başlatırız. İnsanın evrendeki konumu tuhaftır. Ancak tüm bu ve daha pek çok tuhaflığa rağmen temellendirme çabası hele de bunun için aklın kullanılıyor olması bu tuhaflığın hem körükleyicisi, hem de ispatıdır.

Çünkü, tanımadığımız hiçbir duyguya esir olamaz, tanımadığımız hiçbir davranışı sınıflandıramayız. Zihinlerimizi ters yüz eden diyaloglar arasında dedektifin cümlesi damgasını vurmaktadır sayfalara. “Aslında, o zaman bunların hepsi anlamlı görünüyor. Şimdi hepsi niye altüst oldu anlayamadım.” Kitabın kapağını kapattığımızda eser, pek çok soru haline dönüşerek yerleşir hayatımıza…

Ayrıca ülkemizde S. Bora Seçkin’in yönettiği “Trendeki Derviş”, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde 2004 yılında seyircisi ile buluşur. Böyle bir eserin Türkiye’de tiyatroya konulması da hiç de azımsanacak bir durum değildir. Ancak, tiyatro eseri olarak önemli bir konumu olduğu kadar, pek çok eleştirmen tarafından gerçekliği yadsıması,Tevfik el-Hakim’in tabiri ile “ideal halk gerçekdışılığı” üzerinde yoğunlaşması yönü ile de eleştirilmiştir.