Sıddık Akbayır


Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir, Kuyusu Gözlerinde Bir Yusuf: Cemil Meriç, Aynı Göğün Uzak Yıldızları, Ahmet Hangi Tanpınar ? gibi çok sayıda edebi portre ve inceleme kitabının sahibi Sıddık Akbayır, yayımlanma aşamasında olan ilk romanı Kadınlar Saçlarıyla Konuşur’dan bir bölüm ile Pelerinfanzin’in konuğu. Romanı merakla beklediğimizi ifade ediyor ve teşekkür ediyoruz.

GÖLGELİK 

Kadırga’ya inen Gedikpaşa Yokuşu’nun sağdan son sokağındaki Sayeban Kuaför’ün pencereleri, Aya Kiryaki Kilisesi’nin arka duvarlarına açılır. Duvarların dibine yıllar önce dikilen fidanlar, şimdi sokağa ve dükkâna gölgeliktir. Mülkü kiliseye ait kuaför de ismini bu gölgelikten alır.

Kuaförler; can sıkıntısına, umutsuzluğa, boşunalık duygusuna, ironiye, kara alaya, yalnızlığa her zaman iyi gelir. Yalnızlığın bilirkişisi olmasa da yalnızlık, içeriği her müşteriye göre değişen yekpâre bir hikâye olsa da işinin ehli her kuaför, kadınların yalnızlık duygusunu saçlarıyla erteleme ustasıdır. Gerçekler kimseyi tatmin etmeye yetmediğinde, anonim hayaller ve fal kıvamındaki yalanlar yardıma koşar. Hayaller de yalanlar da zaten ona inanmak isteyenlere söylenir. Bu açıdan kuaförlerle yazarlar birbirine benzer. Her ikisi de hayallerden ve yalanlardan gerçekler çıkarmaya uğraşır.

Nilgün, Kuaför Cahide’nin on iki yıllık müşterisiydi. Cahide’nin dükkânı, ilkin ismiyle dikkatini çekmişti Nilgün’ün, sonra kilisenin duvarının önündeki ağaçların altındaki renkli masaların, sandalyelerin serinliğiyle… Anadolu’daki dört yıllık öğretmenliği hariç, her hafta Cahide’nin dükkânına uğrardı. Sıra beklerken, saçını boyatırken, saçına biçim verdirirken dükkândaki dört koltukta konuşulanları dinler, kadın dünyasının çözemediği inceliklerini kavramaya çalışırdı. Gölgelik Saati başlıklı yazılarını biraz da buradaki gözlemlerinden yola çıkarak yazmıştı. Yazıları için kuaför koltuğu gibi farklı bir format oluşturmuş, oluşturduğu formatın da okurda karşılık bulduğunu dergi editörleri söylemişti. Her hafta ele alacağı kadın portresini Cahide’nin koltuklarından birine oturtur, sorgulayıcı bir yolculuğa çıkarırdı.

Saçını Cahide’den başkasına teslim etmez, haftanın yorgunluğuna iyi gelen cuma akşamlarını tercih ederdi. Hava güzelse duvar önündeki masaların serinliğinde sıra bekler, kahvesini içer, çantasındaki kitaplara, dergilere göz atar, o hafta yazacağı portre için bazı notlar alırdı. Burasının birçok edebiyat mahfilinden daha çok yaratıcı, daha çok ilham verici olduğunu anlaması uzun sürmemiş, zihnindeki bazı sorular burada birbiriyle çarpılıp çoğalmıştı.

Bu toprakların dilinde aşkın diğer isimlerinden biri olan saçı karşılayan, saçı anlatan, saça benzetilen kaç kelime, kaç tamlama vardı? Masallarda, halk hikâyelerinde saç nasıl bir işleve sahipti? Şarkılarda, türkülerde, şiirlerde sevgiliye dair estetik motiflerden biri olan saç üzerine neler söylenmişti? Divan ve halk şairleri, niçin kadınların saçlarına tutukluydu? Saç, aşkın bir benzetme sanatına dönüştüğü şiirlerde niçin çoğunlukla siyahtı; şairlere göre siyah niçin en güzel renkti? Saçın renk açısından geceye ve dumana benzetilmesinin nasıl bir açıklaması vardı? Sevgilinin gizelenen saçı âşıklar için, niçin bağlanmaktan kaçılamayacak bir güzellikteydi? Her zaman kadın başının ziyneti sayılıp hotozun, örtünün, feracenin altında saklanan; kına yakılan, taranan ve kabartılmadan örülen saçlar için en güzel şiirler, niçin Osmanlı döneminde yazılmıştı?

Bu akşam da yağmurlu olduğu için sırasını salonda beklerken bu sorulara cevap aradı içinden. Her zaman yaptığı gibi koltuklarda konuşulanları dinledi. Cahide’nin yanında, iki mankürcü ve iki çırak dışında işinin ehli üç kadın daha vardı. Cuma akşamları hiçbirinin koltuğu boş kalmazdı.

Sıra kendisine geldiğinde Cahide’nin koltuğuna oturdu. Cahide, söylediklerinin çoğu tekrar olsa da her seferinde kendisini dinletmeyi becerebilen, konuşmadan duramayan, daha doğrusu konuşmadan çalışamayan kuaförlerdendi.

Ben de saçlarımı her ay başka renge boyarım. Aldığım boyaları önce kendim kullanırım Hocahanım. Bayılıyorum renk değiştirme­ye. Bazen mavinin üstüne kahve, bazen siyahın üstüne kavu­niçi… Arada beliren beklenmedik tonlamalar beni çok sevin­dirir. ‘Üşenmez misin be kadın sen!’ diyor kocam, üşenecek bir şey yok ki… Benim de keyfim bu. Saçımı boyar bir başka kadın olurum sıkılınca. Aramızdaki yaş farkı sanki yedi yıl değil de yetmiş yıl… Adam bunu anlamıyor. Benim her saç rengiyle başka biri olduğumu bilmiyor, bilemiyor ama ben biliyorum. İyi bir renk ve güzel bir biçim, hangi yaşta olursa olsun kadını yeniler, gençleştirir, güzelleştirir. Tebdil-i saçta ferahlık vardır. Öyle değil mi Hocahanım?

Her kuaför salonunun bir yıldızı olur. Bir sinema artisti, bir dizi oyuncusu, bir şarkıcısı, bir sosyetesi… Benim dükkânımın yıldızı da sensin Hocahanım. Şimdi bu sözü herkese söylediğimi düşünüyorsun değil mi? İnan öyle değil… Hani mahalle fotoğrafçılarının vitrinlerinde o mahallenin en güzel kadınınn, kızının fotoğrafı olur ya kimi zaman… Bir Yudum Sevgi filminde Hale Soygazi’nin fotoğraflarını asmıştı da vitrinine mahalle fotoğrafçısı, Kadir İnanır vitrinden indirtmişti. Kimi zaman aklımdan geçmiyor değil… Şimdi Hocahanım izin verse de her hafta bir fotoğrafını çekip çerçeveletsem ve karşı duvara assam… Kadın güzel olunca saç da emeği inkâr etmiyor.

Kumkapı meyhanelerinin geçkin garson kızları gelir kimi akşamüstleri. ‘Kime istersen benzetiriz. Ajda Pekkan kaşı, Julia Roberts buklesi, Anjelina Jolie’nin göz makyajı. Yeter ki sen iste…’ deriz ama birçoğunu da kendisinden başka kimseye benzetemeyiz. Senin yüzün boş bir levha gibi… Ressamını bekleyen boş bir levha… Hangi rengi, biçimi denesem, harika! Sahi, sizin oraların kadınları niçin hep bu kadar güzel oluyor!

Kadınlar için saç her şeydir Hocahanım. Acı çeker saatlerce aynada saçlarını tarar. Yalnız kalır saçlarıyla avunur. Canı sıkılır saçlarıyla oynar. Terk edilir saçlarına kıyar. Âşık olur saçlarını savurur. Yaşadıklarına bir anlam bulamayınca saçlarına sıra sıra balyaj atar. Deprasyona girer röfle yaptırır. Dikkat çekmek ister ombré ya da meç dener; düz saçlarını permaya, permalı saçlarını düze çevirir. Kısa saçlı bir kadını, bir kuaför çıkışı Rapunzel saçlı görmek mümkündür. Kaynak çok zor değil artık…

Dediğiniz gibi, radikal renk ve model seçimleri, bir bakıma kadınların fark edilme ya da terk edilme duygularıyla ilgili olmalı Hocahanım… Sizin de söylediğiniz gibi kadınlar saçlarını, biraz da sustuklarını söylemek için kısaltır ya da uzatırlarlar. Kadınların içlerinde büyüyen fırtınalar saçlarıyla savrulur gibi… Vallahi aynen öyle… Ağzınıza sağlık Hocahanım, ne güzel söylediniz.

Saç üzerine çok zihin yordum, çok hikâye biriktirdim Hocahanım. İnsanın derdi kalbinden önce saçlarına vuruyor galiba. Bir gecede saçları beyazlayan nice dert sahibi kadın dinledim bu koltukta. Erkekler için iş kolay… Onlar, uzar uzamaz saçlarını keser ama biz kadınlar galiba saçlarınızla beraber dertlerinizi de uzatıyoruz. Ne dersiniz?

Tabii orası da öyle… Saçlarımızla beraber dertlerimizi de uzatırız da saçlarımızı kesince dertlerimiz bitmiyor. Haklısınız Hocahanım.

Eski dönemlerde iş tamamen farklıymış Hocahanım. Saç, kadınların kaderi gibiymiş. Dedim ya ne hikâyeler dinledim. Yüklü başlık parası alıp kendilerinden çok yaşlı adamlarla evlendirmek istedikleri kızları itiraz ettiğinde kızlarını saçlarından sürükleyip döven babalar mı dersin… Düğün gecesine dek tanıyamadıkları kocalarının kocaman elleri saçlarını okşarken sessizce ağlayan suskun gelinler mi dersin… Okul sabahları sarı taraklarla kızlarının keçeleşmiş saçlarını tarayan çaresiz anneler mi dersin… Çok eski dönemlerde kadınlar, saçlarının nerede kırıldığını, hangi ellerde yıprandığını, hangi duygularla beyazladığını pek düşünemez, kader deyip geçermiş.

Dedim ya ne hikâyeler var bende Hocahanım… Şimdiki zaman kadınları her açıdan çok şanslı… Kadınlar; saçının biçimini, rengini değiştirse de kısaltsa da uzatsa da kimse karışmıyor, karışamıyor. Değişen ruh hâline göre, saçın biçimi yenileniyor. Mesela, siz saç stilinizi yılda en az dört kez değiştirmezseniz kendinizi kötü hissedersiniz, biliyorum. Her mevsim, yeni bir tarz istersiniz. Kuaförler arasında ‘Dünyada en çok değişen şey, kadının saçını tarayış şeklidir.’ diye bir söz vardır, duymuşsunuzdur.

Geçen haftaki yazını okuduk Hocahanım, hem de birkaç kez… Tabii, bazı yerleri anlamakta zorluk çekiyoruz. Bak, dergi sehpanın üzerinde… Kızlardan birini gönderip her salı o dergiyi aldırıyorum. ‘Hocahanım bu hafta kimi yazmış?’ diye senin sayfanı hep birlikte okuyoruz. Yazdığın kadınların isimlerini vermesen de birçoğu bize tanıdık geliyor. ‘Hocahanım bu hafta şunu yazmış.’ diyoruz kendi aramızda. Kadınları saçlarıyla nasıl da güzel konuşturuyorsun. Ne güzel yazıyorsun öyle… Kızlara hep söylüyorum: ‘Hocahanım, bir günü beni de yazacak. Hem de kendi ismimle…’ Bu haftataki yazında ismi geçen bir yazar vardı, ismi neydi? Sağol Elif, ‘t’ yazılsa da ‘f’ şeklinde… Tamam Cehov, Cehof… Bizim Elif yazarları, şairleri biliyor. İçimizde en tahsilli o. İki yıllık mezunu. Gerçekten adam çok haklı… “Bir kadına ‘şuranız, buranız güzel’ demek, gerçekte ‘siz güzel değilsiniz’ demektir.” sözünü eden Sonya isimli bir karaktermiş. Elif söyledi. Ardından yine bir yazardan söz etmişsin. Kadın bir yazardan… Dora mıydı, Dura mıydı, neydi? Evet evet Duras… Sağol Elif… Onun sözlerinden… Hani, “En güzel yanımın saçlarım olduğunu söylüyorlar sık sık… Ben de bundan güzel olmadığım anlamını çıkarıyorum.” demiş ya… Aynen öyle vallahi… Artık hiçbir müşterime ‘Saçların, gözlerin, kaşların çok güzel…’ demiyorum. Sadece ‘Çok güzelsin.’ diyorum. Tabii, bütün bunlar senin için geçerli değil…

Ah Hocahanım ah! Kadınlar saçları mutlaka kendi istedikleri şekilde yapıl­sın istiyorlar, sizin uzmanlığınıza, bilginize, tecrübenize gü­venmiyorlar. Kadınlar geliyor, beni şu artiste, bu şarkıcıya benzet diyor­lar; istedikleri model, saç rengi kendilerine yakışır mı, yakış­maz mı hiç düşünmüyorlar.

Benim kuaförlüğüm neredeyse çocukluğumda başladı Hocahanım. Annem ve teyzem; gazete falan okumayan, haberler başladığında televizyon kanalını değiştiren, klasik müzikte radyoyu kapatan; artistlerin, şarkıcıların ismini bizi yönetenlerin isimlerinden daha iyi bilen kadınlardı. Güzellikleri de benim gibi ortalama olmaya mah­kûmdu. İddiasız, acelesiz, dünyanın gidişi üzerinde hiçbir düşüncesi olmayan kadınların güzelliği anlayacağın.

Vakitleri çok ama çoktu gerçekten. Maddi durumları da yerinde sayılırdı. Adamlar kazanır, onlar yerdi. Salınarak, mızmızlanarak şımartılmak üzere kuaföre giderlerdi. Biz kuzenler de peşlerinden ayrılmazdık. Küçücük kız çocukları için kuaför bir cennetti Hocahanım. Büyüklerin gözleri aynada, kulakları duymak istedikleri; havayla, güzellikle ilgili abartılı sözlerdeydi. Paltoları bir yana, hır­kaları bir yana atarlardı. Çevrelerinde, okula gitmeyen 13-15 yaşların­daki çıraklar pervaneydi.

Manikürcü kızlar, ellerini ve ayaklarını avuçlarının içine alıp ölü derilerini tek tek yolarken vakit geçsin diye bir yan­da müşterilerinin duymak istedikleri iltifatları sıralar, kimi zaman da kendi nişanlılarından, ayrıldıkları sevgililerinden, bozu­lan kasetçalarlarından hep aynı tonda yakınırlardı. Büyükler; hülyalı bakışlarıyla uzaklardaki bir hayali kovalayan manikürcü kızların yakınmalarına sıradan bir tepkiyi, üzüntüyü bile çok görür, kocalarını, kayınvalidelerini, görümcelerini, eltilerini şikâyet ederlerdi. Hem de bir solukta manikürcü kızlardan hiç cevap beklemeden.

Hey giden günler hey! Aristokli Angelidis’in dükkânında kendisiyle beraber dokuz kişi vardı, saç ya­pıyordu. Beş manikürcü, iki şampuancı kız. Teşrifatçı, vestiyer, kahveci ay­rı… Üst kat yazıhane… Çamaşır yıka­nır, kahve yapılır filan… Anlayaca­ğın dükkân pek kalabalıktı. Tramvaylı yıllar tabii. Astragan moda. 15-20 astragan palto dizilirdi vestiyere. Yani bir servet… Dükkânda hiç laubalilik olmazdı.

Dönüşte teyzem Aristokli Angelidis’i taklit ederdi: ‘Çıraklar öyle cak cak çiklet çiğneyecek! Müm­kün değil! Sigara asla! Müşteri mi geldi! Yerlere eğilip karşılanacak. Herkes traşlı olacak. Sinek kaydı. Üniformalar giyilmiş. Pırıl pırıl. Laubalilik kesin yok! Gevezelik yasak! Güleryüz evet… Ama hep ki­barlık esas olacak.’

Anlayacağın Hocahanım, annemin ve teyzemin gittiği kuaför, mesleğin bütün inceliklerini bilirdi. Erkek çalışanlar; aileden biri gibi kadınları dinler, kadınların saçlarını acıtmadan onlara çapkınca bakar, her birini mutlaka bir oyuncuya, şarkıcıya benzetirlerdi. Annem ve teyzem tabii şımarırdı. Küçük çıraklar da uğurlama vakti, bahşiş için koşuştururdu.

Kuaföre gitmek, o zamanlar topluca yapılan bir kadın ritüeliydi. Aynalar ışıl ışıl parlar, saçları bigudilere sarılı annem ve teyzem oralardaki yansılarına bakarlar ve çıkışta sahip olacakları güzelliği hayal ederlerdi. Başlarına geçirili mizampli makineleri kulaklarını yakar; arada bunalıp çıkarırlar, kızlara bigudileri açtırıp kuruyup kurumadığını kontrol ettirirlerdi. Biz küçük kızlar da bir parça nasiplenirdik bu kuaför seanslarından. O günlerde başlamış olmalı bu mesleğe ilgim. Daha ilkokuldayken sınıftaki kızların saçlarına biçim verirdim. Okuyamadım değil okumadım. ‘Ortaokul bana yeterli, lise sizin olsun’ demiş olmalıyım. Bir öğretmene de bu söylenmez ya… Her neyse…

Benim mesleğe başladığım yıllarda zaten çok az kuaför vardı İstanbul’da. ‘Hangi yıl?’ diye sormayın Hocahanım yaşım ortaya çıkar. Şaka tabii. Ustalık belgemde doğum tarihim yazıyor zaten. İşte o zamanlar, kuaföre gidenlerin de sayısı az olduğundan herkes birbirini tanır, kimin hangi gün, hangi saatte kuaföre geleceği bilinirdi.

Artistlerin, yeni zenginlerin, konsomatristlerin, hayat kadınlarının geldikleri saat­ler ayrıydı. Kimse kimseyle karşılaşmak istemezdi. Günleri, saatleri biz de ona göre ayarlardık. Artistler kuaföre mutlaka siyah gözlükle gelse de dükkân önünde biriken hayran kalabalığına engel olunamazdı. Konsomatristler, hayat kadınları, dükkânın kapanma saatlerine yakın gelirlerdi. Gelişleri gibi gidişleri de sessiz olurdu. Bu arada, davranışlarıyla müşteriyi rahatsız edecek kadınlar dükkâna kabul edilmezlerdi, aksi takdirde müşteri kaybederdik.

Çıraklık, kalfalık, ustalık derken otuz yıl geçti. Yirmi yılı aşkın bir süredir de bu dükkândayım. Dükkânın mülkü kiliseye ait olmasaydı işim çok zordu. Kilisenin duvarına yandaki otelle birlikte gözümüz gibi bakarız. Seçim dönemlerinde neredeyse her hafta duvarı boyatırız. Yirmi yıl önce kendi elimde diktiğim, her sabah sulayıp bakımını yaptığım fidanlar, şimdi bize gölgelik oldu. Sağolsunlar kilise vakfı, kira konusunda beni hiç üzmedi. Oğlumu bu dükkânla okuttum. Denizcilik Fakültesi’ni bitirdi. Şimdi gemilerde makine mühendisi… Bir çıkıyor, aylarca göremiyoruz. Büyük kız okumadı, liseyi bitirdiği yıl evlendirdim. Küçük kız, iki yıllık muhasebe okudu. Yanında çalıştığı mali müşavirle evlendi. Çok şükür geçinip gidiyorlar. Balat’taki evi de Sarımsaklı’daki yazlığı da bu dükkânla aldım. Yanımda çalışan en az on kızın kendi dükkânlarını açmalarını sağladım.

Daha önce de söylemiştim Hocahanım, kocam da perukçu… Tarlabaşı’nda dükkânı. Pencereleri Kalyoncukulluk Caddesi’ne bakar. O da benim gibi çıraklıktan başlamış işe. Dükkân ustasından kalma… Çalıştığım kuaföre peruk getirirdi. Kimi zaman da ben giderdim peruk siparişine. Gözünün bende olduğunu anlamıştım. Ben de ona karşı kayıtsız değildim. Bana çok güzel bakardı. Sonrası bilinen hikâye… Evlendik.

Eskiden, daha gençken Güneydoğu’da köy köy, kasaba kasaba dolaşıp siyah, uzun ve gür saç toplardı. Elinde hassas bir terazi, kırma, şerit bir metre ve keskin bir makas… Bir de pilli bir teyp… Siyah, uzun ve gür saç arardı. Bir anlamda saç komisyonculuğu yapardı. Topladığı saçları, hem diğer perukçulara satar, hem de kendi dükkânında çeşit çeşit peruk yapardı. Saç toplarken teybine hep aynı kaseti takar, teybin düğmesine basardı. Fon müziği de bir Gaziantep türküsüydü: “Derik saçın iki kat -Kes birini bana sat – Derik saçın örmezler -Seni de bana vermezler.” Hatta bazı köylerde, kasabalarda ismini kimse bilmez, ‘Deriko geldi.’ derlermiş.

İşler de hayat gibi zamanla değişti. İstanbul’un kendisi Güneydoğu oldu. Kadınlar, saçlarını satmaya artık kendileri geliyor. ‘Bunlar kaç para eder?’ diye eşimin dükkânına saçları kendilerinden önce giren genç kızlar bile oluyor.

Eşimin müşterileri artık kuaförler değil… Bir insan iki hayat yaşayıp geceleri sokağa çıkanlar da her akşam başka bir saç isteyen konsomatrisler de orijinal saçlar çok pahalı olduğu olduğu için sentetik, renkli saçları tercih ediyor. Hem doğal saçtan daha hacimli, daha gür, daha uzun görünüyor. Neredeyse her renkte, gölgeli, meçli, şerit boyalı pek çok modelde sentetik saç, şimdi kuaförlerde bile satılıyor Hocahanım.

Kocam sıkıldıkça buralara gelir, gölgelikte yüzü duvara dönük oturur, çay, sigara içer. Alışverişime yardım eder. Tanıştırmıştım, bilirsin.

Kuaförler çok değişti, İstanbul kadar değişti. Yani, senin anlayacağın önce para el değiştirdi. Sen daha iyi bilirsin ya Hocahanım. Ben gördüklerimi, duyduklarımı söylüyorum işte… Kuaförler, bu yeni para sa­hiplerinin adresi oldu. Erkekler arabalarıyla hava atarken kadınlara saçlarıyla konuşmak düştü. Kuaförler zenginliğin gösterilebileceği poduyumlara dönüştü.

Ah Hocahanım ah! Artık her sokakta bir değil birkaç kuaför var. İşler eskisi gibi değil. İsim yapmış sosyete kuaförleri hariç birçoğu sıkıntı içinde… Kuaförler artık sadece seçkinlerin, zenginlerin gittikleri yer­ler değil.

Eskiden vakitleri bol, dünya sorunlarıyla ilgisiz burjuva kadınlarının geldiği yerler olarak algılanan kuaförlere sizin gibi çalışan, düşünen, fikir üreten kadınlar da gelmeye başladı. Kuaför, birçok kesimden kadın için gün­delik hayatın zorunlu bir parçası artık. Reklamların büyük bir bölümü, kadın güzelliği etrafında dönüyor artık. Şampuandan ruja, saç düzeltme makinesinden kirpik lifting setine kadar her şey… Kanallar, ışığı açık unutulmuş bir kuaför vitrini gibi… Perdeleri incelen kuaförler de magazin programlarına ayarlanmış bir televizyon sanki…

Gündelik hayatın artan temposu­ saç yaptırma süresi de azalttı. Kuaförlerin kullandıkları alet ve malzemelerdeki gelişmeler bunu mümkün kıldı. Kuaföre gelip üç-dört saatini burada geçirme dönemi bitti. Saçı sar­ma durumu pek olmuyor; gelen on beş-yirmi dakika içinde çıkıyor. Müşteri sirkülasyonu arttı, fabrika gibi çalışıyoruz. Sürümden kazanıyoruz anlayacağın. İki saat tutulan per­malar, topuzlar kalktı, sadece fön yapılıyor.

Eskiden her hafta gelen, günü saati belli müşterilerimiz oldukça fazlaydı. Son yıllarda gelip geçici müşterimiz çoğaldı. Çevredeki otellerde kalan yabancı kadınlar da müşterilerimiz arasında… Dediğim gibi hayat da beğeni de değişti, sadeleşti. Eskiden saçın bakımlı olması için mutlaka bir kuaförün elinden çıkması gerekirken şimdi düz, abartısız, göze batmayan, kadınların kendi başlarına da yapabilecekleri saçlar moda… Jöleler, evde kullanılabilen boya türünden malzemeler marketlerde bile satılıyor. Kadınlar kuaföre gitmese de oluyor.

Sizin gibi sürekli, ağır bazı müşterilerimiz hariç, kadınlar sorunla­rını, özel hayatlarını hiç çekinmeden anlatırlar bize. Biz ne de olsa yabancıyız, bu kadınların hayat­larına karışmıyoruz, ailelerini, arkadaşlarını tanımıyoruz, bu yüzden bizimle dertleşirken dedikodu olur, anlattıklarımı beni tanıyanlara an­latır kaygısını taşımıyorlar. Pek çok kadın kuaförüyle, manikürcüsüyle sırlarını paylaşıyor.

Belirli davranışlar hiç değişmiyor Hocahanım. Kadınların birçoğu ku­aföre sadece bakım için gelmiyor. Bir tür terapiye geliyorlar. Bizim gibi mahalle kuaförlerinde dedikodunun her çeşiti yapılıyor. Her şeyden haberimiz oluyor. Kadınlar gündüzleri pasta getiri­yor, tatlı getiriyor; burada hep beraber çay demleyip gölgelikte içiyoruz. Fala bakıyoruz. ‘Kuaförde mutlu oluyorum.’ diyen mi ‘Bakın bugün hiç işim yok ama ben yine de kalkıp buraya gel­dim.’ diyen mi ararsın… Kuaförler bazı kadınların ikinci evi…

Kuafördeki davranış açısından örtülü bir kadınla açık bir kadın arasında pek bir fark yok Hocahanım. Mesela, az önce çıkan çıkan kız, geçen yıl kapandı. Saçının bakımını hiç aksatmadı. Kadın, her yerde, her durumda kadın… Örtülü çok müşterimiz var. Örtülü kadınların birçoğu bizim gibi sadece kadınların çalıştığı yerleri tercih ederken bir kısmı da modern semtlerdeki salonlarda saçlarını erkeklerin taramasına karşı çıkmıyor. Semtlerinde oturan kadınlara daha çok benzemek için uğraşıyor. Saçlarına perma, rofle, boya yaptırıyorlar; bu salonlarda oldukça serbest davranıyor­lar. Bu kadınlar, çevre­deki diğer kadınlarla kıyaslandığında, feminen özelliklere daha çok sa­hip, daha kadın, daha bakımlı… Pardesülerini, çarşaflarını çıkardıklarında el­biseleri diğer müşterilerden daha şık, pahalı ve alımlı…

Gülsüm Teyze’yi soruyorsun. Hani şu saçlarını kızıla boyatan kadını. Onun herhangi bir tercihi yoktur. Hep hafta içi gelir. Onun için karşılaşmadınız sanırım. Bugün özel bir durum olmalı… Hangi koltuk boşsa o koltuğa oturur. İki hafta da bir gelir. Yirmi yıllık müşterimdir. Penceresi, balkonu Kadırga Parkı’na bakan bir evde kızıyla oturur yıllardır. Yaşını söylemez ama yetmişini aşalı çok oldu, biliyorum. Eski şarkıcılardandır. Aksaray gazinolarının meşhur isimlerindendi. Ah Hocahanım, yıllar önce hayranlık, şimdi saygı ve merhamet… Şöhretin de saygıya, merhamete ihtiyacı varmış.

Kafanı şişirmedim inşallah! Nasıl desem Hocahanım, herkesle her şey konuşulmuyor ki… Hiç kimse sizin dinlediğiniz dikkatle dinlemiyor beni.

Saçların o kadar gür, o kadar canlı ki… Dikkat etmiyor musun Hocahanım, dükkândaki tüm müşterilerin gözü senin saçında… Hep diyorum ya, saç uçlarının bukleli ve dalgalı olması sana hep yakışıyor.”

Nilgün, bu akşam da Sayeban Kuaför’den bir sürü ayrıntıyla, incelikle çıktı. İki sokak üstteki evine giderken haftanın yorgunluğundan arındığını hissetti. Bu haftaki yazısının konusunu belirlemiş, alt başlığını da bulmuştu: Şöhret ve Merhamet.

* Gölgelik, yazarın yayımlanmamış Kadınlar Saçlarıyla Konuşur romanından bir kesittir.