Didem Gülçin Erdem


Didem Gulcin Erden

Kimsenin Gel Dediği

I

Boşanalım!
Sırası değil!

Ne demek sırası değil? Sırası değil demek, her şeyin bir yeri ve zamanı var demek. Biz her şeyi sıraya koyarız, siz yapmaz mısınız? Öğünler yaparız, günleri böleriz, ayları, yılları… Sevmek zamanı, yemek zamanı, sevişmek zamanı… Bir kadının olmadık zamanlarda “boşanalım!” deme ihtimali şu sıra gündemimizde değil. Bugün, hiç değil. Çünkü bugün pazar. Çocuklu ailelerin rahat kahvaltı edebilmeleri için bir köşesine mutlaka iki salıncak, bir kaydırak belki bir de top havuzu iliştirilmiş bir yere kahvaltıya gidilecek. Taylan bakışlarıyla Sergüzar’ı, dışarıda yapılan pazar kahvaltılarının üniforması haline gelmiş gri eşofmanları ve tepelerine oturttukları güneş gözlükleri ile durmadan gülümseyen, fazladan bir şefkatle çocuklarını doyuran diğer annelerle kıyaslayacak. Sergüzar, bu bakışlardan tedirgin olarak biraz hırs, biraz da kederle Sezin’in ağzına lokmalar tıkıştırmaya kalkacak. Sezin mutlaka mızmızlanıp ağlayacak. Final sahnesinde Taylan, Sezin’i kötü kalpli annesinin zulmünden kurtaran vakur bir kahraman edasıyla kızını kucaklayarak salıncakların yolunu tutacak. Sergüzar, Sezin’e yediremediği tereyağlı ballı ekmek dilimini kendisi yerken, mekânı dolduran anne babaların bakışlarını üzerinde hissedecek ve boğazında düğümlenen lokma kadar kalacak. Gittikçe küçülecek, masanın altında bulacak kendini. Taylan ve Sezin masaya dönene dek, başarısız, gri eşofmansız ve pazar neşesiz bir anne olarak kırıntılara bölünecek. Yapılacak çok işleri var bugün. O yüzden, boşanmanın sırası değil.

II.

Uzun zaman direndikten sonra, dünya ile arasındaki mesafeyi daraltmaya heves eden Sergüzar, işe evlenmeye karar vermekle başlamıştı. Kendisine çocuklukta kurulmuş kabarık gelinlikli hayaller sipariş etmişti çarçabuk. Yeni kurulan bir alışveriş sitesinde, geriye dönük bu tip hayalleri sizin için tasarlayan ve daha önce sizin tarafınızdan kurulmuş izlenimi veren özel bir efektle eskiterek adresinize gönderen bir uygulama mevcuttu. Retro hayal sekmesi altında, dilediğiniz özellikte düşler, kurulmak için sizi bekliyordu. “Gelinliğim şöyle taşlı olsun”lar, “duvağım uzun olsun”lar ve “şurasında pulları olsun”ları buldu, tek tek üstlerine tıkladı. “Aman evlen de, evini yurdunu bil kızım” cümlesini ortadan bölüp gelinliğine iki ince askı şeklinde iliştirdi. Gelinlik hayali hazırdı. İlk gençlik yıllarında akranlarının hayallerini süsleyen gelinliklere benzemişti az çok. Geç kurulmuş bir hayal için fena sayılmazdı.

Bunlar olurken, Sergüzar’ın babası, atı ehlileştiren ilk homo erectus olarak alternatif tarihteki yerini çoktan almıştı. Ehil bir ata gereksinim duymuş olması onun homo erectustan homo sapiense terfisini sağladığına göre, sırasıyla herkesi, her şeyi ehlileştirmenin vakti gelmişti. Şeylerde sıkıntı yoktu fakat insanın ehlileşmesini sağlamak için kurulması gereken plato hayli maliyetliydi. Bu maliyeti karşılamak için önce insanı şeyleştirdi baba. İmali, geri dönüşümü mümkün bir malzemeyle yapması, onu, homo habilis yapmaya yetmese de, insan soyunda seri üretimin başlangıcını müjdeliyordu. Platoda uygun boşluklara yerleştirilen insan modelleri üst üste istiflenerek balçığa benzeyen bir malzemeyle birbirlerine yapıştırılıyor, bu sayede oluşturulan çeşitli yükseltilerin adına boy, klan gibi isimler veriliyordu. Plato tamamlandıktan sonra bu yükseltiler çeşitli doğa olaylarının etkisiyle aşınarak zamanla aile adını alacak, Sergüzar’ın içinde derin bir oyuk açmak için birlikte çabalamak, ev sahibi olmak, arabaya kasko yaptırmak, AVM’de hafta sonu gezintisine çıkmak gibi ortak amaçlar etrafında birleşen insanlar kümesini oluşturacaklardı.

III.

Boşanalım! Peki, ama Sezin? O ne olacaktı. Elbette annesinde kalacaktı. Kiminle kalacağına karar verebileceği yaşa gelene dek hiç değilse. Onun hem annesi hem babası mı olacaktı? Yalnızca annesi olmak bile yüklenmekte zorlandığı bir sorumluluktu Sergüzar’ın. Sezin’in annesi olmanın keyifli olduğu anlar da oluyordu elbette. “Babasının kızı” olmadığı zamanlarda, fena bir çocuk sayılmazdı. Seviyordu Sezin’i. Hangi anne doğurduğu çocuğu sevmezdi. Ama kendi çocukluğunu görmüyordu onda. Sezin’in çocukluğu, onun yaşadığı çocukluğa hiç benzemiyordu. Çocukken Sezin gibi bir kız çocuğu olmamıştı hiç etrafında. Bu kadar pembe kız çocuklarını ancak televizyon ekranında görüyordu; onların oturdukları mahallede kız erkek bütün çocuklar kirli bir lacivertti. Kıskanır mıydı onları? Öfke duyardı daha çok. Bu öfke, yaşanamayan hayatların öznelerine duyulan öfkeden çok, güçlüye karşı eldeki tek koz olarak başvurulan türden bir öfkeydi. Onlara öfke duymaktan başka ne yapabilirdi, nasıl bir yanıt verebilirdi ki? Kızına da mı öfke duyuyordu? Yaşıt olsalardı, belki. Kendi doğurmamış olsaydı, muhtemelen. Ama yetişkindi ve anneydi.

Olmaya çalıştığı yerde, bir at göğsünde tepiniyordu. Olmaya çalıştığı yerde. Tam orada. Annesinin göğsünde koşup duran at sürüsünden kaçıp gelmişti bu at. Tanıyordu, biliyordu. Annesi değildi. Olması gereken anne, Sergüzar değildi. Bir defa, yalnızca bir defa, kızını kucağına alıp… Böğürüp duran bir adamın gittikçe çatallaşan sesi eşliğinde, ılık ılık ağlasaydı… Kızını sarıp sarmalasaydı… Sezin’i mi? Sezin’i elbet. İleri geri sallansalardı birlikte. Geçecek kızım, şiişşşşş… Geçecek! Ağlama kızım, ağlama annem! Çünkü anne-kız olmak için birlikte ağlamak şarttı. Gözyaşlarının birbirine karışması şarttı. Sergüzar, ancak o zaman, gerçek bir anne olabilirdi. Acılar bizi gerçekleştirir çünkü. Çok acı çekmiş insanların artık hayal kuramıyor olması bu sebeptendir. Ağlama kuzum, ağlama annem, kurban olurum sana!

IV.

Tanrı neden hep kazanır biliyor musunuz? Çünkü derli topludur verdiği bilgiler. Bizim bilgilerimiz bölük pörçük. Hepsi ayrı kaynaklardan edinilmiş; ayrı dillerde, ayrı yerlere kayıtlı. Oysa Tanrı’nın verdiği bilgiler öyle mi? Tüm Dersler kitabı gibi… Sergüzar’ın bilgileri, özellikle evlilik üst başlığı altında yer alan kısmı bölük pörçük. Nasıl bir evlilik istemediğini biliyordu; nasıl bir adamla evlenmek istemediğini de… Babası gibi bir adam istemiyordu hayatında. Bu konuda netti. Elindeki tek yanıt buydu. Bunun bir yanıttan çok bir soru olduğunu fark ettiğinde Sezin’e hamileliğinin üçüncü ayındaydı. Ne istemediği ile öyle çok meşgul olmuştu ki, konu bir türlü ne istediğine gelememişti. Sergüzar’ın elinde yanıtları yoktu. Son zamanlarda, hayatındaki en büyük eksikliğin bu olduğunu hissediyordu. “Neyiniz eksik! Neyiniz eksik diyorum hayvanlar! Çalışıp didiniyorum, hep sizin için. Gelip gördüğüm hep bu suratsız kadın.”

Neyi eksikti Sergüzar’ın sahi? “Sergüzar, yeşillik aldım, şunları sarıp da koyalım dolaba güzelim, çabuk çürüşüyor sonra.” Çabuk mu çürüşüyor sonra? Sarmıyoruz diye mi çürüşüyor? Siz beni sarıp sarmalamadığınız için mi ben de böyle… Bu kez sırası mıydı? Yine mi değildi? Derin bir nefes alıp bakışlarını Taylan’ın marketten aldığı poşetlere yöneltti Sergüzar. Geriye buzdolabına yerleştirilmemiş iki poşet kaldığında… Derin bir nefes daha aldı. Birlikte mi yerleştireceğiz? Dört elle mi tutacağız yeşillikleri? Biz dört elli bir yaratık mı olacağız karşısına çıkan her zorluğun üstesinden gelen? Sezin’e yemek yedirmeyi birlikte mi başaracağız sonra dört elimizle? “Biz bir aileyiz!” Taylan demişti bunu. Sergüzar’ın ablası Güldeste, iki çocuğuyla birlikte bir süre kendilerinde kalmak istediğinde söylemişti. “Biz, bir aileyiz!” Sofradalardı. Sezin, babasının ilgisinin kendisinden kayıp asla hiçbir yakınlık hissetmediği kuzenlerine yönelmesinden rahatsızdı. Anlayamamıştı dahası. Neden ordalardı? Çünkü: “Biz bir aileyiz!”. Güldeste’nin kocası çocuklarını döverken, çocuklarının dayak yememesi için önlerine siper olan Güldeste’yi de döverken, hemen her akşam döverken, biz bir aile olmayabiliriz. Ama şu anda, bu yemek masasında, “biz, kocaman, güçlü bir aileyiz!” “Salatadan da alsanıza çocuklar! Bak Sezin, ne güzel yiyor Demet, abla sen de alsana lütfen, hadi bakalım!” “Yeter bu kadar Taylan, sağ ol.” “Olur mu abla!” “Yeter bu kadar Taylan, sağ ol!” “Abla hiç olur mu?” “Taylan, yeter bu kadar!” Yetti. Taylan’ın iyi niyet kisvesine bürünmüş “biz büyük bir aileyiz” kandırmacası yetti. Görüyor musun abla, Taylan beni ne kadar çok seviyor? Beni çok sevdiği için size bile… Sana bile… Gözlerindeki morluklara rağmen… Çocuklarının üstünden başından eksilmeyen yoksulluk kokusuna rağmen… Ama bak bizim kızımız öyle mi? Koklat üstünü yoksullara Sezin! Bakın, nasıl da bastırdım ben kızımın kokusuyla çocukluğumdan tüten yoksulluğu. Koklasana abla. Çocuklarına da koklat. Çekin içinize bu kokuyu. Belki azalır yoksulluğunuz. Azalacak. Azaltacağız. Başka çaresi yok!