Adil İzci


ÖLÜM VAR ÖLÜM VAR

Haberleri izliyordum. Bu kanaldan bunalınca öbürüne ondan da bunalınca daha öbürüne… Bir an bir görüntü belirdi ve yitti. Üzeri beyaz bir örtüyle kaplı ölü, henüz yatağında, bir yanındaysa tepeden tırnağa kar beyazı giysileri, neredeyse gözlerini bile kapatan maskeleriyle iki sağlık görevlisi ayakta. Doktor olabilirler mi? Yok, onların görevi son soluk(lar)la bitti artık. Yakınları? Onlar da olamaz. Yasak var. Neyse ki yasak var. Öyle tehlikeli ki bu korona virüsü! Belki de hastabakıcı ya da hizmetliydi onlar. Ölüyü kaldıracaklar, götürecekler. Nasıl ve nereye? Bu hastalıktan ölen biri yıkanmaya, gömülmeye nasıl hazırlanıyor, bu konuda henüz bir deneyimimiz yok. Daha doğrusu biz o ortamlardan uzak olanların bir deneyimi yok.

Kimdi o beyaz örtü altında yatan? Adı sanı ailesi mesleği memleketi? Bekleniyor muydu, yoksa (yine de) bir umut var mıydı? Ailesine yakınlarına haber verildi mi? Kim verdi? Nasıl verdi? Ya onlar ne dediler? Bir kıyamet mi kopardılar yoksa sessizce kabullendiler mi?

Ya bilinci yerinde miydi ölenin? Anladı mı öleceğini? Bu yalnız ölüm daha mı bir dokundu? Ne bir yakını var yanında, ne elini tutan, yüzünü sıvazlayan, terini silen, bir iki yudum su veren, bir iki sevgi sözü söyleyen! Bu da tam bir garip ölümü! Yoksa öyle de olsa böyle de olsa, ölüm ölümdür mü dedi? Kaygılarım bitiyor, acılarım bitiyor, hasretlerim… hepsi hepsi artık bitiyor mu dedi, bir rahatlama duygusuyla?

Bunlar rahat koltuğumda zihnimden kopuk kopuk akadururken yalnız ölen yakınlarım yerine bilmem neden Ö.nün ağabeyini anımsadım. Ta ortaokulda bir yıl mı iki yıl mı aynı sınıflarda okuduğumuz yoksul Ö.nün ağabeyini… Yarım yüzyıldan da öncelerini…

Yaa… fena yoksuldu Ö. Pek az yüz ve ad anımsıyorum o sınıflardan ama onun ne yüzünü ne de adını unuttum. Köylerin birindendi ya hangisinden? Yoksul, enikonu yoksul bir köy olmalıydı onunki. Yüzü dedim, evet, ablak, kumrala yakın bir yüz. İri gözleri de belleğimde. Hatta sesinin rengi de. Adını soyadını da anımsıyorum elbet, ama saygım gereği onu söylemeyeceğim. Yalnız az buz değil, yarım yüzyıldan da fazla bir zaman bu! Bir yerde görsem tanımakta zorlanırım mutlaka. Belki de tanıyamam. Ya o beni tanır mı bakalım?

Köylerden kasabalardan il merkezine okumaya gelen öğrenciler olurdu. E, burada ev yok bark yok. Kol kanat gerecek ana baba da yok. Ev tutacak para pul zaten yok. Yatılı ortaokul da yok. Bu öğrenciler bir yurtta kalırlardı. Vakıflar Yurdu mu, öyle bir adı olsa gerek. İlkokulumun sağ yanında bakımsız, ufarak bir koruyu andırır bir yer vardı, akasya ağacı korusu gibi, baharları da sarı beyaz papatyalar, kızıl gelincikler bürürdü ortalığı, yurt orada ortada, tek katlı, üzeri rengi artık soluk kiremitlerle örtülü, duvarlarının sıvaları dökük, tuğlaları görülen eski püskü bir yapıydı. Yoksul öğrenciler yurdu kısacası… Orada iyi kötü barınırlardı ama yemek de veriliyor muydu, anımsamıyorum. Herhalde veriliyordu.

Ö. de oradan gider gelirdi okula. Yurt gecelerinden de söz ettiğini anımsıyorum ama neydi onlar; demek unuttum. Olanakları son derece kısıtlı bir hayattan yakınmalar olabilir miydi acaba? Sanıyorum öyleydi.

Sınıfta, teneffüslerde biraz geride dururdu bu yoksul öğrenciler. Ezilme korkusu mu desem, itilme, horlanma kaygısı mı? Zamanla kendisini benimsetenler de olurdu elbet. Ya yüksek notlar alarak, ya bir el becerisini, ustalığını göstererek… Ö.nün de olağanüstü güzel bir el yazısı vardı. Her türlü kalemle o nasıl estetik bir el yazısıydı! Kıvır kıvır g’ler, ğ’ler, y’ler… Sonra f’ler, h’ler… Diyeceğim, hayata atıldığında bu becerisiyle de ekmeğini kazanabilirdi aslında. Ta o zamandan elinden tutan, yol gösteren birileri olacaktı ki Ö. o yolda da ilerleyebilsin. El yazısı bu kadar güzel olan birinin herhalde resim yeteneği de olmalıydı, nedense bu konuda ufacık bir izlenim canlanamıyor belleğimde.

Kentte o yıllarda bir ortaokul ile lise, ticaret lisesi, sanat okulu ve öğretmen okulu vardı. Bir de kız sanat okulu var mıydı desem? Evet evet, vardı. Ebe okulu ise, sanıyorum, ilkokuldan sonra öğrenci alıyordu. Kısacası, ortaokulu bitirenlerden üniversite hayali kuranlar liseye, kur(a)mayanlar, hayata kısa yoldan atılmak isteyenler ticaret lisesi, sanat okulu ya da öğretmen okulundan birine girerlerdi. Ö. de ortaokuldan sonra öğretmen okuluna yazıldı. Öğretmen okulu karmaydı ama sadece kız öğrenciler yatılı okuyabiliyordu. Ö. o yıllarda da aynı yurttan gitti geldi okuluna. Daha doğrusu bugün öyle olduğunu sanıyorum.

Daha ortaokulun son günlerinde miydik, yoksa ben lisede, o da öğretmen okulunda birinci sınıflarda mıydık da bir yerde rast geldim? Her neyse, o gün pek kötüydü Ö. nün görünümü! Keder bu kadar belirgin mi akadurur bir insanın yüzünden?

Sonra ben mi merak ettim de sordum, o mu acısını biraz olsun silkelemek isteğiyle anlatmak gereği duydu, ya da bir neden mi doğdu, oralarını azıcık olsun anımsamıyorum. Birden damlalar süzülür oldu Ö.nün iri gözlerinden. Sessiz, alabildiğine sessiz bir ağıttı bu. Pisi pisine ölen ağabeye ağıt! Yaa, pisi pisine ölen ağabeye ağıt! Ne tuhaf! Yer de yok belleğimde! Sınıfta arkalarda bir sırada mı, sokaklarda herhangi bir yerde engin bir duvar üzerinde mi? Nerede? Bir zaman sonra duruldu Ö. Yine de anlatacak gibi değildi. O arada ne oldu da yoksulluktan yeniden ama bu kez uzun uzun yakındı, o da yok belleğimde:

Bu yakınlarda terhis olur ağabeyi. Köye döner. Ana baba evine. Evlenecek mi yoksa zaten evli de yeni baba mı? Kısa bir soluk alma dönemi sanki. Yoksullar ne kadar soluk alabilirse artık. Bir gece sancılanır ağabey. “Sabahaca” kıvranır ha kıvranır. Köylüleri alır, kente getirirler. Zor bela devlet hastanesine yatırır, Ö.ye de haber verir, dönerler. Apandisti mi patlar, patlamak üzere midir, buna benzer bir sıkıntıdır ağabeyi kıvrandıran. Tez elden ameliyat edilmelidir. Tamam edilsin de kurtulsun bu beladan. Yok öyle! Doktorun istediği para hele önden ödensin de… Cebinde bir simit parası bile bulunmayan Ö. nereden bulacak da teslim edecek o kadar parayı? Köye kiminle haber salacak? Hem salsa da ailesinde ne gezer o para? Ne yapacağını bilemez halde kıvranırken o gece ağabeyi ölür! Yaa, ölür! Pisi pisine ölüm denir hani, öylesinden bir ölümdür bu!

Ertesi sabah ağabeyini yoklamaya, doktora da durumlarını bir daha anlatmaya vardığında haberi olur Ö.nün. Bir gün önce sıcak yatağında bıraktığı ağabeyi morgdadır. Morgdadır ve bir an önce teslim alınması gerekir. Daha bıyıkları bile terlemeyen Ö. ne yapsın, nasıl alsın da köyüne götürsün ağabeyini? Bir araba kiralasa cebinde bir gıdım paracığı yok. Yanında aklı eren bir büyük yok. Yardım edecek biri yok. Aklına gele gele bu gelir: Köyün otobüsü ile götürmek! Hurda murda da olsa bir otobüsü yok mudur köyün! O acının ortasında gider sürücüyü bulur, tembihler. İkindileyin, köyün yoluna sapmadan hastaneye uğrar otobüs. Ö. köylülerinin de yardımıyla morgdan alır ağabeyini, sırtlar, otobüse yüklerler hep birlikte. Ölüyü canlı bir insan gibi arkalarda bir koltuğa oturturlar. Üzerini hastanenin verdiği bir örtüyle örterler. Ö. de bu yanındaki koltuğa oturur, bir koluyla ağabeyini belinden sarar sarmalar. Öyle de varırlar köye. Sonrası bilinen uğurlama…

Unutulur mu o görüntü? Bir koltukta üzeri örtülü ölü ağabeyi, öbür koltukta onu belinden saran sarmalayan Ö.? Gencecik bir insana bu nasıl bir hayat yükü?

Yok yok, yıllar sonra asıl anımsama nedenim bu değil sanki. O ağabeyin ölümü nasıl bir garip ölümüyse koronadan ölenlerin de öyle… Garip ölümü… Tek bir yakını olsun yok yanında. Ölümü kendi kendine bekliyor, son soluklarını kendi kendine veriyor ve kendi kendine soğuyor. Sonrasında da yakınları yok yanında, varsa da uzaktan uzaktan…

Böyle dedim ya, yoksa o beyaz örtü mü? Beyaz örtülerin altındaki ölü imgelerimi? Ne yazık ki buna da evet, o, diyemiyorum!

Kalksam, birilerine anlatsam ve “Sence ne olabilir?” desem, biri herhalde tuhaf tuhaf yüzüme bakar, “Bugün de kafa yorduğun konu bu mu?” der, belki demez de dilinin ucunda tutar! Öbürü de “Doğa yasası bu! Öyle ya da böyle herkes bu dünyadan gider bir gün! ‘Dünya dedikleri bir gölgeliktir’ türküsünü anımsasana!” der biter.