Duygu Toprak


Etli Ekmek

 

Eline tutuşturulan poşetlerin içindeki kumanyaları yatağının altına bir an evvel yerleştirmek için hızlı adımlarla yürüyordu. Hep böyle olurdu. Sokakta yürürken birileri seslenir; ilkinde duymazdan gelir, ikincisinde mutlaka kafasını sesin geldiği yöne doğru çevirip umarsız bir ‘ne var’ bakışı atar, çağıran kişinin elindeki tıka basa dolu poşeti görünce koşarak gidip “Allah razı olsun, sana daha çoğunu versin,” der evinin yolunu tutardı.

Poşet oldukça ağırdı. Kuru fasulye ve nohuttan ikişer paket var herhalde, diye düşünürken terini silmek için her daim cebinde taşıdığı bez mendilinin arasına sıkışan anahtarını küfür kıyamet çıkarmaya çalışıyordu. Terden sırılsıklam olmuştu. Poşetteki paketleri divanın altına yerleştirmek onu öyle heyecanlandırırdı ki pardösüsünü çıkarmak aklına bile gelmez, içeri girer girmez yere uzanıp divandan aşağı sarkan örtüyü sıyırıp, yeni düzenleme için kollarını sıvardı.

Neredeyse on yıldır en arkada duran pirinçleri öne doğru çekemeyeceğini anlayınca kendini divanın altına doğru biraz daha itti. Pirinçlere uzanabilmesi için önündeki onlarca paketi dışarıya doğru alması gerekiyordu. Pardösüsü rahat hareket etmesini engelliyor olsa da işini bir an evvel yapmanın verdiği heyecanla giderek daha da terliyordu. En arkadaki kese kâğıtlarının içindeki pirinç paketlerine ulaştığında burnuna korkunç bir koku geldi. Ölmüş bir hayvan kokusunu andıran bu keskin kokunun ne olduğunu anlamaya çalışırken, naylonu eriyerek patlayan paketlerden pirinçler ve yaşam savaşı veren kurtlar etrafa saçıldı. Tam bu esnada gözü pirinçlerin sağ yanında duran mercimek paketlerine kaydı. Bir zamanlar kırmızı olduğuna emin olduğu mercimek taneleri sanki yavaşça hareket ediyor, pirinçlere doğru önlenemez bir hızla ilerliyordu.

Bacaklarının yalnızca dizden aşağısını dışarıda bırakacak kadar divanın altına giren Kamile, nefes alamadığını fark edince ellerinin üzerinde yükselerek kendini geriye doğru kaydırmaya çalıştı. Kollarını hissetmediğini fark etti. Yere tekrardan kapaklanınca, terden sırılsıklam olan yüzüne pirinç, mercimek ve kurt taneleri yapıştı. Bu defa ayak parmaklarını kullanarak kendini geriye doğru sürümeyi deneyecekti.

***

Telefon çaldığında arayanın kim olduğunu bilirdi Kamile. Akşam ezanının okunmasına biraz kala gelir, kapıya vuruş tarzından belli ederdi geldiğini. Avuç içleri kese kâğıdı yapmaktan taşlaşmış, kocaman ellerinin işaret parmağını büküp sanki top sektirme hastalığına yakalanmış gibi durmadan vururdu kapıya. Kapıya her vuruşunda çıkan o sesi onun kadar yüksek çıkarması kimsenin harcı değildi. Eğer kapıyı açan anneannemse yüzüne bir rahatlama ifadesi yerleşir, bensem çatık ve ortasında derin, uzunlamasına bir çukur oluşan kaşlarını daha da çatar, kalınlaşmış çatallı sesiyle son derece memnuniyetsiz, “Anneannen nerede?” diyerek bir hışımla içeri girerdi.

İçeri girer girmez solda duran ahşap, üst raflarının dayımın kütüphane olarak kullandığı, yatak kısmı çekilince tek kişilik bir yatağa dönüşebilen ve çekmecelerinde yine dayımın donlarının, fanilalarının olduğu sedirin önüne yere oturur, sırtını dayar, ayaklarını sobaya doğru uzatırdı. Böylece ayaklarını sıcak ve güvenli bir yere teslim edip gözlerini de en güzel şekilde oyalayabileceği televizyonun tam karşısına yerleşmiş olurdu. Çekmecelerin sert girinti çıkıntıları beline isabet ettiğinden son hamlesini, “Yastık getir,” komutuyla tamamlardı.

Geldiğinde olur ya, evin başka bir odasında oturan misafirler varsa davete icabet eder, gözü esas yerinde kalsa da, kendine bisküvi ve susamlı galetaların bulunduğu fiskos sehpasının yakınlarında yerde oturabileceği bir köşe ayarlar, ayaklarını uzatır sırtını bir yerlere dayardı. Kamile hiçbir zaman koltukta oturmazdı.

Çok uzun boyluydu. Ben onun kamburluğunu nedense uzun boylu oluşuna bağlardım. Kahverengilerin olabilecek en zevksiz tonundan yerlere kadar uzun bir pardösüsü vardı. Tıpkı boyu gibi o da upuzundu. Kalın camlı bulanık gözlükleri, aksi mizacı ve dev cüssesiyle onu bir dedektife benzetirdim. Eve girdiği andan itibaren her şeyi yönetmeye başlardı. Uzaktan kumandanın henüz girmediği evlerden biriydi bizimki. Neredeyse tavana sıfır yüksekliğinde konulmuş televizyonumuzda kanal değişeceği zaman koltuğa çıkıp ayak parmaklarımın üzerinde tıpkı bir balerin gibi yükselip aynı zamanda dengede durmaya dikkat ederek, kanal değiştirme görevi benimdi.

Kamile eve girdiği anda ne izlemek istiyorsa o kanal açılmalıydı. Evinde televizyonu olmamasına rağmen sabah kuşağından ana haber bültenlerine uzanan komşu gezmeleriyle hangi kanalda hangi program var hepsini çok iyi bilirdi.

“Hişt! Kız! Şu kanalı değiştir bakiyim! Star’ı aç Star’ı”

Bir ismim olduğunu hiçbir zaman kabul edemedi. Yaşamı boyunca ağzından adımın çıktığını hiç duymadım. Etrafında gezinip duran herhangi bir çocuğun varlığı bile kızgın olması için yeterliydi. Tek katlı evinin önünde bağrışarak oynayan çocukların en büyük kabusu olsa da karşıdan onun geldiğini gördüğümüzde topumuzu göstere göstere onun camına fırlatırdık.

Kocasını dövdüğüne dair söylentiler dolaşırdı mahallede. Kapının eşiğinde sakladığı sopasını eline aldığı gibi, kocası altındaki dona üstündeki fanilaya aldırmadan can havliyle pencereden atlardı. Evden kaçan donlu fanilalı koca yalın ayak mahallede koştururken mahalleli de olanı biteni hemen anlardı. Adamın koşu maratonu evlerinin iki metre ötesindeki kahvenin önünde sonlanınca kahveci tarafından içeriye alınıp sakinleşsin diye önüne çay konulurdu.

Kadınların tüm hünerlerini döktüğü evlerde buluşulan çay saatlerinde, Kamile’nin yapmaktan çok zevk aldığı bir şey vardı. Kadınları tam da ellerindeki börek ve kısırın boca edildiği tabaklara iki büklüm yumulmuşken yakalar, yeryüzündeki tüm erkekler için geliştirdiği mottosunu bağıra çağıra ve yumruğu havada olarak söylemeye başlardı:

“Erkeklere minnet etme, iyisini buldun mu otur kendin ye.”

Lafını bitirdikten sonra da ağzını şapırdatarak tabağındaki son parçaları ardı ardına ağzına doluştururdu.

Komşularının sevap işlemek için bayram ve ramazan arifelerinde verdiği bulguru, pirinci, mercimeği ve köyünden gelen mis kokulu paket çayları kocasından saklayıp yattığı divanın altına sakladığını anlatırdı anneanneme. Bu divanın altındaki hiç yenmeyen ama sadece sergilenen yemek şenliğini oldukça eğlenceli bulur, Kamile’yi bu hayatta en mutlu eden şeyin yatağının altındaki paketlerin yanına yenilerini istiflemek olduğunu düşünürdüm.

Kamile’nin çocuğu olmuyordu. Kocası sözümona onu bu yüzden boşamış, kendi deyimiyle ‘tülbenti solmadan’ üstüne kuma getirmişti. Kuma, adamın çocuklarını birer birer doğururken, donlu fanilalı koca da yıllarca çektiği ıstırabın hesabını teker teker silmişti. Hayat bu ya, gün olur devran döner hesabı daha iyi tutmuş, günlerden bir gün adamın mutluluğuna kara gün doğmuştu. Çocuklardan biri babasıyla ilaç almak için gittiği eczanede susayıp bir bardak su isteyince, eczacının bir anlık dalgınlığı çocuğun bir bardak kezzap içmesine sebep olmuş, çocuk oracıkta can vermişti. Böylece Kamile’nin ahı tutmuş, çocuğun ölümünden de yıllarca kendini sorumlu tutmuştu.

Birkaç yıl sonra evinin yakınındaki tekel fabrikasında çalışan bir kadının çocuğuna bakacak birini aradığını söylediklerinde ona, hayır diyememişti. Tereddüt edecek hali yoktu. Formalarını yıkayıp para kazandığı semtin futbol takımı bir kuru temizleme fabrikasıyla anlaşmış, gece-gündüz ellerini kanata kanata yaptığı kese kâğıtları ise profesyonel makinalara doğru sınıf atlamıştı.

“Bakarım. Gelsin anası konuşmaya,” deyivermişti işte. Devran yine dönmüş, oklar onu tam vicdanından vurmuş ve o çocuk, Kamile’nin hem gecesi hem gündüzü olmuştu.

Onu yıkardı, yemeğini pişirirdi, okula yollardı, bazı geceler evde yatıya bile kalırdı. Çocuğun annesi telefon edip de mesaiye kalacağını bildirince Kamile içten içe çok sevinir “Eh madem… kalsın..” der telefonu kapatırdı.

Ben ve mahalleli arkadaşlarım o kadar acırdık ki o çocuğa, sokakta karşılaştığımızda yüzüne bile bakamaz, mahallede oynarken onun eve girdiğini görünce tadımız kaçardı. Aklım almazdı Kamile’nin evinde bir çocuğun olmasını. Kim bilir ne acılar çekiyordu? Annesi nasıl farkına varmazdı? Hiç mi düşünmüyordu oğlunu?

Kamile için dünyadaki tüm çocuklar bir yana o bir yanaydı. Okuldan geleceği saatte onu karşılamak için hemen eve koşardı. O asla diğer çocuklar gibi değil, diye anlatırdı. Şımarıklık yapmazdı. Terbiyeli, sessiz ve sakindi. Sokakta oynamaktan hoşlanmazdı. Televizyon izlemese de olurdu. Önüne hangi yemek konsa beğenmemezlik etmez hepsini yerdi. Ödevlerini hep zamanında yapardı. Sınıfın en akıllısıydı. Çok geçmemişti ki yine acı haber gelmiş, çocuğun annesi başka bir yere tayin olmuştu. Kamile’nin ilk ve son çocuğu da böylece tarihe karışmıştı.

Yan yana iki dairenin birleşmesiyle oluşan anneanne ve anne evinde ben hep işime gelen tarafta olmayı tercih ederdim. Bu genelde gece gündüz yaşadığım anneanne tarafı olurdu. Evin anne-baba tarafı benim için soğuk ve karanlık bir yerdi. Orada elektrikli soba yanarken anneanne tarafında odun sobası vardı. Kestane vardı. Üzerinde kızaran ekmekler vardı. İşim düşmedikçe anne-baba tarafına geçmeyi tercih etmezdim.

Kamile bizim eve geldiğinde beni görmezden gelir, etrafında olmamdan rahatsızlık duyardı. Çıt bile çıkarmama uyuzlanırdı.

“Hadi! Annenlerin tarafına git bakayım!”

Hayatımda intikam duygusuyla tanışmam da böyle başlamış oldu. Kamile beni kendimi ait hissetmediğim tarafa göndermekle tehdit etmişti.

Bir zaman sonra bu oyunsu intikamlarımdan zevk almaya başlayacaktım. Eve gelmesinden hiç hoşlanmadığım Kamile’yi balkondan dört gözle bekleyecektim. Geldiğini görünce kollarımı iştahla sıvayarak o çok zevk aldığı kapı çalma seremonisine izin vermemek için, kapıyı açıp karşısına dikilip muzip muzip gülümseyecektim. “Yastık getir,” emrinden sonra ona her zaman verdiğim yastığı değil evde misafir gelmedikçe girilmesi yasak olan odadaki dokunulmaz yastıklardan verip, aklımsıra anneannemle onu birbirine düşürecektim. İlk karton oyuncağım olan Kelime Oyunu’nu karşıma Kamile’yi alarak oynamaktan büyük bir zevk duyacak, karton üzerinde ona tehditler yazarak hem görmesini isteyecek hem de görmesinden ödüm kopacaktı. Ve bu döngü, oyunumun sobada yakılması tehdidiyle son bulacaktı.

Evimize akşam ezanının okunmasına yakın gelirdi, hep ana haber bültenlerini ve sevdiği dizileri bizim evde izlemeyi tercih etmesinin yanında hani demiştim ya, bir telefon bekliyordu Kamile. Arayan annemdi.

Fastfood sektörünün ülke sınırlarına girmesi ilkokul çağıma denk gelmişti. Hep iş yerinde ama az evde olan annemle zaman zaman denk geldiğimizde yapmaktan en zevk aldığım şey hamburgerciye gitmek olduğundan ve bu zamanları kısıtlı yaratabildiğimizden, annem hafta içi bazı akşamlar “Gelirken sana ne getireyim?” diye telefonda sorardı. Cevabım hiç değişmezdi:

“Oyuncaklı hamburger.”

İşte bu akşamlardan birinde, Kamile annemin bana getirdiği hamburgerle tanıştı. Kokusu öyle cezbediciydi ki, o kese kâğıdına sarılı şeyin çok lezzetli olduğu annem kapıdan girer girmez belli olurdu. İşte Kamile’nin bana sıktığı en büyük kurşun öyle bir akşam geldi. Kurşunu bu defa tam kalbime isabet ettirmişti.

“O kese kâğıdının içinde ne var? Getir bakayım!”

Annemle göz göze geldim. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Hamburgerime ortak çıkan biri! Üstelik Kamile! Annem kaş göz işaretiyle Kamile’ye de bir parça vermem gerektiğini söyledi. Böylelikle Kamile bizim evimizde, televizyonu en iyi gören ve en sıcak yerde ilk fastfood yemeğiyle tanışmış oldu. Güzelim hamburgerin adını da oyuncağını bir kenara fırlatarak ‘etli ekmek’ koydu.

Etli ekmek ve Kamile’nin ilk tanışmalarından sonra Kamile, evimize olan ziyaretlerini haftada üç günden altı güne çıkardı. Telefon çalınca açmama daha fırsat vermeden “Söyle annene, gelirken etli ekmek getirsin!” emrini vererek bekledi durdu oturduğu yerde.

***

Mahalle pazarının kurulduğu pazartesi günlerini iple çekerdim. Yalnızca pazara giderken kullandığımız file poşetleri yumup cebime doluşturur anneannemden önce hazırlanır kapının önüne dikilirdim. Yine bir pazartesi günüydü. Anneannemin elinden tutmuş pazara doğru yürürken Kamile’nin evinin önünde telaşlı bir kalabalıkla karşılaştık. Ağlayanlar, suratı şaşkınlık ifadesiyle kalakalmışlar, dizlerine vuranlar kulaktan kulağa konuşuyordu:

“Yerde, divanın altında ölü bulunmuş.”

“Yerde mi? Nasıl girmiş altına?”

“Bilsem, yatağının altında kilolarca erzak saklarmış meğer.”

“Evini kurtlar, böcekler basmış.”

“Tövbeler olsun, yaşarken mezara çevirmiş evini.”

“Kadın bunca yıldır tenceresinde bir su bile kaynatmamış besbelli.”

“ Peki ne yemiş bu yıllardır?”

“Aç açına öldü gitti kadın desenize…”

“Tüüh.. tüh.. tüh..”

Tüm bu konuşmalar bir yankı olarak çınlamaya başladı kulağımda. Gerisini duymakta güçlük çekiyordum. Anneannemin elini öyle sert sıkmış olmalıyım ki, “Dur be kızım!” diye elini hızlıca çekince gözlerimden yaş geldiğini fark ettim. Ağladığımı gören anneannem korktuğumu düşünmüş olsa gerek “Şu çocuğu bir eve götüreyim de geleyim.. vah…vah…vah…”” diye katıldı diğer kadınların ağıtına.

Birden bağırmaya başladım. Bağırırken yanağımdan aşağı hızlıca süzülen yaşlar bir yandan ağzıma doluyordu:

“Hayır! Aç değildi tamam mı o! Etli ekmek yiyordu bizim evde.”

Hıçkırıklarım kelimelerimi yarıda kesiyor yine de konuşmaktan vazgeçmiyordum:

“Oyuncaklı hamburger seviyordu o. Oyuncağını da bana veriyordu.”

Mahalleli kadınlar söylediklerime bir anlam veremediyseler de çok da üzerinde durmadılar.

Eve gidince bu defa annemi ben arayacak, akşama iki tane ‘etli ekmek’ getirmesini söyleyecektim.