Ayşe Nâlân


 Eurydike’nin Aynası

 

 

Birinci Düğüm,

Sanrı, hayvan ve kendini konumlandırmalar

Her hikâye ben kimimle başlayabilecek kadar cesur ya da daha iyimser bir tavırla (şanslı) değil. Çünkü ötekine yapılan yolculuk devam ediyor.

Onu gördüğümde bir cehennemin ortasında parmak uçlarımın tuzlu suları o aslında hiç var olmayan laciverdin, güneşin bulutlarla oynaştığı ilizyonist gelgitleriyle açılan yarığında gümüş kanatlarını tarıyordu. O varlığımdan habersiz; cennet ve cehennem arasında işaretler arayan meleklere koyu renkler sunan ama gölgelerin çekilişiyle sakladığım yarıkta kolayca silinen bir iz olma cesaretini başarıyla sürdüren kuşatılmış bir yokluktu. Ben istediğim zaman vardı. Ve tanımlanamayan başka varlıklarca istila edilene kadar benimle yaşardı. Sonra silinirdi.

O elinde kalın bir kitap, yere yakın yürüyen gözleri ve sarmaşıklar mesafeleri kısaltmak içindi… Saros’un cam kırıklarında yürüdüğü yok suları ikimizi de üşütür müydü, Nadja’yı üşütür müydü? Onun elleriyle hangi simgelere dönüşebileceğimizi düşünüyordum. Hangi kuşa, kaplana, böceğe, hangi süngersi dokuya? ( bu asaleti besleyen küstahlığın dudaklarını dolduran kıvrımlarını bir süreliğine dondur ve şunu düşün: bilmek ağırlığını arttırmaktan başka bir şey değilse nedir?) Sadece denize ters duranlar yalınayak yürür. Önüme bıraktığın ipi gelişigüzel bir düğümle bağlıyorum. Hayvan kokluyor, hayvan besleniyor.

 

Kendi falını açan kadınlar,

Bütün fallar yalnızlığa açılır

Herkes uyudu. Birazdan ayaza üşüyecek kahve fincanımı düşünüyorum. Karanlık sesler… Sesler… Ve kâğıda yansıyan ölgün kırmızının can çekişiyle aralanıyordu mavi bir kadifeden gözümün perdesi. Işık öldü!

O gece sallanan bir dişten ve kenetlenen bir ağızdan arta kalan düşleri hiç anımsamayacaktım. İsabella Rossellini’nin dudaklarından dökülen bir Bobby Vinton şarkısıyla yıkanmış bulacaktım fincanımı da.

 

İkinci Sinopsis, 

Şiir yıldızı, cennete cehennem yaratan tanrılar  

Herkes gibi düşünmediğimi keşfettiğimde sevdim mutsuzluğu, cehennemde cehennemi arayan bütün melekler gibi mutsuzluğun mutluluğuyla işaretledik birbirimizi.

Biz, Alkatraz kuşçusunun elindeki son kuş, mor ve ötesi şarkılara sarma sigara, elit kahvehanesinin en eski siması paslı bir çay kaşığı, kahvetül- ikbal, kulüp fuaye, çiçek pasajının siyah beyaz düş prelüdü, fonda birkaç sap karanfil, ısırılmış bir elma, bir şapka

—dudak payı geçen yalnızlıklar, bizdik. Ben, rüzgâra kaptırdığım sayfalarım, içi dolu su kesemi kendim dişleyerek boşalırım. Ben, sağ omzumda bir ben daha taşırım. Bir orgazmın hemen sonrasındaki hıçkırık, kıçıkırık, libidonel dengesizlik,    yanlış anlaşılabilir faşist eğilim, sadist meyil, bir gardiyanın müebbet bakan gözbebekleri ben.

Olmayanı arıyor mu şair? Yoksa şairin kanı Cocteau’nun filmlerine düşen bir lekeden ibaret mi kaldı. Yeni bir dünya evet. Ama bizi o sonsuz iyiye ve umuda götüren kötülüğün Nerval, Sade’in çıldırışından, Rimbaud’un dizkapağından, Mayakovski’nin kıyımından, Lorca’nın kurşuna dizilişinden geçerek şiirin omurgasını güçlendirmiyor mu?

Bir cenin o. Ana rahminden beslenir. O belki de hiç doğmak istemeyecektir. Kendisini saran bağın arkasında kana susamaya devam edecektir. O kötülükten doğmasa bile onunla bilenir, sivriltir kendi dilini. Şiir iyinin gezegeninde tanrının ruhunu gezdiren ve onu keşfedemeyecek olana duyulan özlemdir diyor moraran dudaklarım. Susturmuyorum.

Bu sabah küçük bir denizyıldızını kurutacaktım, hem de hiç pişmanlık duymadan. Bütün şeftaliler kötüdür. İyi şairler de erken ölür. Sayıklayan her şeye İnanmak zorunda değilsiniz.