Şeref Bilsel 


Evde Kâğıt Varsa Her Şey Olabilir

 

Sevgili şiir; bu satırlar, bu beyaz kılıçlar sana…

Vardır herkesin tenhası. Uzaklarda bir dal kırılır, burada bir yaprak düşer yüzünüze. Eğilip gölgenize, göstermek istersiniz, gölgeniz eğilmez size ama dağlar, bozkırlar, susan oğullar, çeşmeler eğilmeye hazırdır. Peki, bu boşluk nasıl doldurulacak, gölgenizle aranızda kalan? Orada her şeyi şiir mi onarsın? Bu mümkün mü? Üstelik hem yazıp hem anlamanın bahsi aynı anda açılıyorsa. Bir tarafı mümkünsüz bu cümlenin. Vardır böyle insanlar; bir tarafları yemyeşil açılır parmaklıklar arasından, diğer tarafları yüzükoyun uzanmıştır bozkıra. Anlamak, yazdıktan sonra tamam etmiyor mu kendini? O halde herkes biraz kayıptır yazarken. O halde biz anladığımız şeyleri yazmıyoruz demektir.

Bir mesafe koymak; kendimle, olmak istemediğim kendimin arasına…Bu arayı açmak için mi yazıyorum? Bu mesafe bir genişlik, serinlik mi getiriyor hayatıma? Bir hayatımın olması için yazmak dışında nerelere yaslandım ben? Yaslandığım duyuldu mu? Bunca nem niye birikip duruyor kalemimin ucuna güneşli bir meyhanenin önünden geçerken? Yoksa sırf soru sormak için mi? İnsan, cevabını bildiği soruları niye sorar? Yolda olduğunu göstermek için mi? Soruların da sorularda hakkı vardır. Çoğu zaman el alırlar birbirinden. Yolun hakiki yolcularıdır sorular, cevaplanınca ölürler.

Ben yolda mıyım? Bütün bu kâğıt kalem, yol düşkünü sayılmayayım diye değil miydi? Peki yol neden baş alır baş vermez çoğu zaman? (Pir Sultan’ı mı düşünelim burada yoksa Rimbaud’yu mu?) Düşünelim. Sadece düştüğümüz vakitlerde değil, yükselirken de…Kim sizin yerinize, bıçaklarla, kılıçlarla üzerine gelinen bir yatağa yatar?

Şiirde, kavgada, mertlikte Ali’nin bir köşeden bakması boşuna değil. Yazı; taşlar, deriler, papirüsler, camlar, kâğıtlar üzerinden akarak mümkün olanla hesaplaşmanın bir imkânı değil de nedir? Kâğıt, sıkıysa saklasın ormanı; taş, esnemesin bakalım taze bir ölünün yanı başında otururken. Her şeyde yazıya ayrılmış aydınlık yahut kör bir arsa var. Yazı, görür çünkü. Görür, çürümekte olanın çırpınışını, düşmanına bile sadık kalma yalvarışını… Yazı görür, sehpa örtüsünün altındaki sehpayı; bilir çünkü sehpa örtüsünün ne işe yaradığını. Serap da öyle değil mi? Çöl akılda kalsın diye bir şal gibi çorak hafızalar üzerinde uçuşmuyor mu? Hafıza, bedbaht ağzı zamanın. Orada bir yalnızlık kendini doğurup durur. Şiir yokken de vardı yalnızlık. Şiirin şairle bağı mı var? Varsa, şiirdir şairi bağlayan ve inanmıştır iyi şairler bağlanmış olduklarına. Şiir bağlıysa onu çözebilirsiniz. Ya şair bağlıysa? Şair, herkesin gördüğünü, herkesin göremeyeceği biçime sokar; şair, kimsenin göremediğini bazıları için görünür kılar. Görememekte ‘körlük’le akrabalık vardır. Bu aralıkta körlük, yazı için büyük bir mücevherdir, mürekkeple dolu iki kuyu… İki büyük “bakarkör”: Homeros ve Borges. İyi olanı gördüler, dünyanın iki yakasını edebiyat üzerinden bir araya getirmeye çalıştılar. Nesrin şiirsiz yazılamayacağını gösterdiler. Bizimkiler mi? Sonradan, ağır ağır, demlenerek geldiler: Veysel ve Meriç, koşarak girdiler bu siyah ışıktan içeriye: “Işık, aydınlatılmış karanlıktır.” (Carl Sagan)

Şair, görünür kılar; bunu aşkla, bunu terler gibi yapar. Yaptıktan sonra bilir. Çoğu şey yapılırken anlaşılmaz çünkü. Ey şair! Sen yaptıklarını biliyor musun? Bayırda koyun otlatan bir çobana düzden bakar nesir. O’na “inşa”’ diyoruz; anlaşılmasın diye düzden baktığı. Bütün bu göğe yükselen inşaatların temelinde düzyazıseverler vardır! Şiir, evleri terbiye eder çünkü. Halk şiirinde onlarca şiir “evlerinin önü” diye başlar; fakir, evin önünden gelip geçmeyi bile büyük bir ferahlık sayardı bir vakitler. Buradan bakınca sahiden ne büyük zenginlik, önünden geçilecek bir evin olması. Ya geçip gittiğiniz sadece kendinizse… Şiir, boşluğa gider, yükünü oraya yıkar; boşluktan gelirse eğer, geldiği yerde yeni bir boşluk açar. Boşluğu haber verir önce. “Sevgili” olmak isteyen okur, “anlam çıkarmak” ister. Her yerden bir şey çıkarır çünkü: denizden balık, yağmurdan şemsiye, pazardan patates, sevgiliden göz, annenin zalimliğinden merhamet… Şiirden şiir dışında ne çıkarılabilir? İnsandan, insan dışında kurt da çıkıyor kuzu da! Her şeyden bir şey çıkarmaya meraklılar, bekliyorlar ki kendilerini (aşklarını, kavgalarını, duygularını vs.) şiir çıkarsın. İnsan öyle bir kuyu ki dibe vurmayı göze almadan çıkamıyor kendinden, kendini çıkaramıyor, eski bastığı yerlerden. İnsandan bahsetmese de şiir, şiirin dibinde yatıyordur insan. Duyar, anlar, hisseder, kendi varlığını susarak tamamlar çoğu zaman. Biz onu yok sayamayız. Bağlayamayız onu biz. Kıpırdamasın diye üzerine tuğla konur mu sabah rüzgârının? Şiiri başlatan şeyler de öyle, ne ağırlık dinliyor ne yasak. İşte o göklerde, ay nasıl da parçalıyor kendini bir dünyalık bulmak için. Kâğıda düşen akıl, kâğıda düşen göz, kâğıda düşen sezgi… Bir dünyalık bulmak için sesler arasında vardır herkesin tenhası.

Baktığımız pencere -ki bunlar çoğunlukla içeridedir- bizi saklar, dünya bir ıslık olur pervazlara çarpar. Hatırlatır rüzgâr. İnsan biraz da hatırladıklarıdır. Şiir, bütün iyi insanlar gibi başına gelenin şarkısını, başkalarının başına gelecekmiş gibi dinliyor. Başını alıp başını alamayanlara gidiyor. Ve duyuruyor duyduğunu ve gösteriyor gördüğünü ve yediriyor yediğini… Bütün iyi insanlar gibi iyi olduğunu söylemese de yapıyor, yapılmak için bekleyeni. Her şeyden sonra oturup yalnızlıkla konuşuyor şiir. Yalnızlık var diye şiir var, çünkü şiirden öncedir yalnızlık, rasat eder göğsümüzde kalanı. Külü eller, görür külün içinde iç çeken közü. Közün içinde düşünen insanı. Sonra gider dünyanın başına gelenleri ve gelecek olanları sessizce yazmak için bir tenhaya yıkılır. İnsan yıkılırken yalnızdır.