Nalan Çelik


‘Onlar İster Mi Öyle Olmak?’ Sorusundaki Nefret Söylemi

 

Nefret sözcükleri, sözcük anlamıyla bir insan grubunu işaret ederken, tipik kullanımlarda olumsuz nitelikleri sözcük düzeyinde sezdirirler. Salinger’ın Gönülçelen romanında, tek sözcüğün işaret ettiği insan grubuyla karşılaşırız: “Şöyle durgun, rahat bir yer bulamazsınız yeryüzünde. Neden derseniz, öyle bir yer yok da ondan. Kimi zaman öyle bir yer gelir aklınıza, ama oraya adımınızı attınız mı, hiç kuşkulanmadığınız bir anda biri içeri sızar, gözünüzün önünde duvara “Fuckyou-Siktir git” sözünü yazıverir.(1) Okul, kafe, genel tuvaletlerde benzeri sözcüklerle sıkça karşılaşırız. İnsan içini temizlerken, kapıyı, duvarları nefretle nasıl kirletir diye şaşırıp, bir yandan da okumaya çalışırız yazılanları.

Bazen devrik cümle bir sorunun içindeki sözcüktür nefret söylemi, ‘Onlar ister mi öyle olmak?’ Irkçılık, homofobi, ayırımcılık, taraftarlık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı-korkusu, renk (siyah ırk-beyaz ırk) din (mezhep), üstün ırk, kürt-türk, gelenek-töre, meslek, birçok unsurla sorulan sorudaki ‘onlar’ birlikten kopup bölünmüştür sorana göre. Kendisine uymayan bütün ‘onlar’ için acıyormuş gibi soran kişilere, sen şimdi nefret söylemi yapıyorsun dediğinizde, ‘Ne söylesek suç’ yanıtını alırız. Çoğunluğumuz bu suçu bilerek, bilmeden hatta ben şu anda nefret söylemi yaptım, nasıl yaptım diye kendi kendimize şikâyet ederken buluveririz. Kaç bin yılın nefret söylemleri beklenmeyen-umulmadık miras gibi dilimizin kapısını tıklatıverir.

Sartre’ın Saygılı Yosma piyesinde toplumun yosma-fahişe tanımlarında ötekileştirdiği Lizzie linç edilmek üzere aranılan zenciyi (piyeste adı bile yoktur) kurtarmaya çalışır. “Lizzie: Şu halde, mademki onlar beyazlardır, seni öldürmekte ve bir domuz gibi kanını akıtmakta haklı mıdırlar? / Zenci: Onlar beyazlardır madam.”(2)

Sınıf kavramlarından, kimlik kavramlarına evrilen çağımızda, kadınım, muhasebeciyim, annemin kızıyım, oğlumun annesiyim, Galatasaray’lıyım, Çerkesim, Düzceliyim, şairim, yazarım, ‘boşanmış’ım sözcüklerini sıraladığımda birçok kimliğimi saymaktayım. Bu kimliklerden sıyrılıp, an be an doğanın bir parçası olduğumu unutmadan insan olmaya çalışan biriyim diyerek kişiliğimi arayıp-oluşturmak için insanların arasında olmaya çalıştığımda, işsiz misin, emekli mi, Galatasaray da takım mı canım, bir daha evlenmedin mi, yalnızlık Allah’a mahsus… Ezbere bildiğiniz yorum, soru, burun kıvırmalarla karşılaşırsınız. Telefonunuz çaldığında arayan kişi, adını, hangi kuruluş adına aradığını söylemeden önce ‘konuşmamız kayıt altına alınacaktır’ diye söze başlar. Arayanın-arananın kimliği-kimlikleri de önemli değildir, kim adına arayıp, kayıt altına alıyor? Kimliklerimiz de değersizleşmiş, öz saygı, öz değer yitiminde patronu adına kazıklayan adsızla (müşteri temsilcisi), kazıklanmamaya çalışan adsızının (müşteri) saygı çerçevesinde iletişim mücadelesi. Istrati, kişiliğini aramak için özgürlük mücadelesi verenleri İş Bulma Kurumu romanındaki Çeşmeci parkına davet eder: “Onun içindir ki, efendileri önünde iki kat oldukları zaman soydan bir uşakla, soydan bir diplomatı birbirinden ayırmak güçleşir, etraflarında kendilerinden olmayanlar için teneffüsü imkansız bir hava yaratırlar. O zamanlar daha çoğu Transilvanyalı olan uşak takımının istilâ ettiği Çeşmeci parkında hür bir adamın görünmesi, bir tavus sürüsü arasında bir timsahın belirmesi gibi bir etki yapardı.”(3) Cüzdan ve dil birliğindeki kimlikler, kişilik olmaya çalışanları nefret söylemleri, bakış ya da susuşları, kahkahalarıyla kendi çemberlerine davet ederler.

Wittgenstein’a göre dil bir oyundur. Ömer Naci Soykan dilimizdeki oyun sözcüğünü şöyle açımlar: “Oyun sözü, “dürüst olmamak”, “hile yapmak”, ya da “dalga geçmek” boşuna vakit harcamak gibi değer deyimlerini de çoğu kez çağrıştırır. Wittgenstein’ınn oyun kavrayışında bunların hiç biri yoktur. Oyunu kuralına göre oyna demektedir.”(4) Dil sınıfsalken, birçok dil daha anne karnında susturulmuşken dili iyi kullanmak için kural, dürüstlük, yaratıcılık, yeni sözcük oyunları, dilin gelişimi, nefret dilinin unutulması nasıl gerçekleştirilecektir? Dilsiz Çocuk şiirinde Neruda cırcırböceklerinin susturuluşunu dile getirir: “Çocuk sesini arıyor/ (Cırcırlar şahında o ses)/ Çocuk sesini arardı/ bir damla suyun içinde( (.)(Bir cırcır giysisi koydu o tutsak ses ta öteye) (5)

Suskunluğa itilmiş, ruh-beden-maddi yoksul bırakılıp, sömürülmüş, varlığı vergilerle anımsanan insan orman yakar, Madımak’ta yazarları yakar, Roboski, Reyhanlı, Suruç… Ali İsmail’i odun, tekme işbirliğinde katleder. Kadınlara, çocuklara tecavüz eder, öldürür. Nazım Hikmet Dünyanın En Garip Mahluku’sun başlığında şiir yazar onlara. “Akrep gibisin kardeşim/ korkak bir karanlık içindesin akrep gibi/ (.) Ve bu dünyada, bu zulüm/ senin sayende/ Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer/ ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak/ kabahat senin/ -demeğe de dilim varmıyor ama- / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!(6) Canım kardeşlerim, susmayalım, dil oyununa katılırken, nefret dil-düşünce-eylemlerini bir enginarı ayıklarcasına, kendimizden döne döne söküp atalım.

 

Dipnotlar:

1 – Salinger, Gönülçelen, Çev: Adnan Benk, Can Yay. İst. 1990, s, 219, Adnan Benk çeviride ‘İbne’ sözcüğünü
tercih etmiş. Orjinali Fuckyou.
2 – Jean Paul Sartre, Piyes, Çev: Selâhattin Demirkan, Artun Tiyatro Yay. İst, s, 61
3 – Panait Istrati, İş Bulma Kurumu, Çev: Yaşar Nabi, Varlık Yay. İst. 1966, s, 118
4 – Ömer Naci Soykan, Arayışlar/Felsefe Konuşmaları 1, İnsancıl Yay. İst. 2003, S, 67
5 – F. Garcia Lorca, Bütün Şiirleri- Cante Jondo Şiiri/Şarkılar, Çev: Sait Maden, Çekirdek Yay. İst. 1996, s, 156
6 – Nazım Hikmek, Bütün Şiirleri, YKY, İst. 2007, s, 892