Dürüye Atar

dünya senfonisi: sami baydar

dedimdi, kısanın saflığına; zaman düş’ü yer. rönesans adamlarını yutmuş gibiydin mutluluktu tavuskuşu yastığın. içinden daha ağır değildi zaman. yürüyorsun dünyada kenarına düştüğün notlar sessizdi. dünya neden dönmesindi gibi. güzelsin.

ben bu düşünceleri suyun eteğinden edindim, ne yapabilirim

bu dünyadan olmamanın dargın lekesi, bunu sen iyi bilirisin. aklımın yapıbozumcusu sami, bizim gidemediğimiz, bilmediğimiz yol olmuştur yaman oyunlar oynadığın delilik. “büyükbabamın merzifon’da bir süpürge dükkânı vardı ve süpürge satardı. bilinmediği için yazıyorum. babam süpürge satıyor” işte buralarda buldum ben seni; kaçak düğümler, şuursuz dolaşıklar, incinmiş beyazlar, melek kanatlar, tahta bir ev, duvardan geçen kelimeler. bir bütünde nasıl mümkün olmuştur hiçbir kimselere benzemeyen sen. kibrit alevinin yeşili. incesin.

ruhum eğer bir madde ile birleşecekse / tekrar, bir ağaç olsun, insan / sevgisini yaşamak bana ağır geldi /lnsanın her şeyi, nesnesi, bana ağır geldi.

bir fısıltıya uyanıyorsun her seferinde sanki ilk kez kelebek nahifliği ile ve dünyaya ve ölüme. biz bilemedik; şiirindeki bizi, küsmeye gideni, kırılan melekleri çok dünyada en sevmeyi en ölmeyi. saklı odalarda sayıklayan öyküleri en çok da istanbul’dan merzifon’a gitmeyi bilemedik sami. sen gittin. söndürüp ışıkları uzun, uzun mahcup gölgenle gittin. uzak bakış lale’ nin portresi. mümkün dedin uzak bir yer mümkün. bu teslimiyetin oldu. dünya iyileşmez anladın. meleksin.

***

izmaritler birikiyordu, bağandım. beni dışarıdan edip içeri alan manaya dedim ve sandım. uyanıktı hep acı’n erken davrandın. büyükbabanın müdüre söylediği gibi fotoğraf gibi resmini çizdin. ve bu dünyadan çıktın. “yüz kırk bin melek” çalıyordu senfoniyi, dinledim. dünya güzel bir yer mi bilmiyoruz. yüzündeki yaza benziyorum şimdi.