Esra Sağlık

Esra Sağlık

PELERİN SORUŞTURMA SAYFALARI 

2020 yılındayız. Her şey muazzam bir hızla akıyor. İnsanın dış dünya algısı da değişiyor haliyle. Ve şair, canım şair… İç dünyasında damıttığı ne varsa şiirine yansıyor. Freud, “ Gittiğim her yerde, benden önce oraya gitmiş bir şair buldum.” der. Tam da bu yüzden, değerli katılımcılara şiir üzerinden sorduğumuz sorularla; çağımıza, insana, eşyaya ve dünyaya nasıl baktıklarını öğrenmeye çalıştık.

Ortaya ilgiyle okuyacağınızı umduğumuz bir çalışma çıktı. Soruşturmamız için zaman ayıran şairlerimize teşekkür ederiz. Esra Sağlık: Şairin, şiirin kıyısına oturup taş sektirdiğini hayal edecek olursak şairi oraya götüren gerekçe ne olabilir sizce?

Onur Akyıl: Sanırım bu soruya bütünlüklü bir yanıt vermenin imkânı yok. Daha doğrusu vereceğim yanıtın kapsayıcı olması imkânsız. Neden? 1. Bana kalırsa hayatta şiir dâhil herhangi bir şeyin kıyısı yok. Eh, olmayan bir yere de gidemeyiz, olmayanı hayal etmek de başka bir muamma. Öyleyse şair denen kişi, her kimse, bir kıyıdan ziyade karada taş sektiriyor olmalı, çıkan gürültüyü de açıklıyor bu. Demek ki geldiğimiz nokta, ‘Şair neden taş sektirir?’ sorusu olabilir, bu soru kendini merkezileştirebilir. Bunun yanıtı da basit aslında: Şair aksayandır, aksayan ama sekemeyen. Böylelikle dengesindeki yitimi, ama hem kendisindeki hem de hayatın dengesindeki yitimi kıyaslayan, bundan sonuçlar çıkartmaya çalışan biri olarak taş sektirme çok işlevli bir eylem halinde ona cazip geliyor olabilir. İşin kötüsü şairin taş sektirirken gürültüyü, çıkan gürültüyü dinlemesidir. Oysa bu gürültüyü bastırmanın yegâne yolu, karada sekmesi izlenecek yeni taşa elin gitmesi değil, konuşmaktır. Çokça konuşmak. Nihayet itibari ile temel neden kıyastır öyleyse kıyas çelişkilerin keskinleşmesini sağlar.

            Ersun Çıplak: Benzetmenizi çok yaratıcı buldum. Ancak şu ana kadar şairi düşünürken hiç böyle bir resim gelmedi gözümün önüne. Bunda büyük oranda şiiri suya, şairi de taş sektiren birine benzetememem rol oynamış olabilir. Sizin benzetmenizden yola çıkarsak kelimeleri bir taş olarak düşünmemiz lazım. Bir insan düşünün, suya taş fırlatıyor ve sekmesini istiyor. Rastgele. Üç mü olur, beş mi, kim bilebilir ki? Şiir bu kadar rastlantıya kalan bir şey değil bence. Sözün vardır, söylersin. Anlatacağın şeyler vardır, anlatırsın. Sözünün atmosferi vardır, yaşar ve yaşatırsın. Sesin vardır, dinler ve dinletirsin. Anlam vardır, çoğaltırsın. Bu elbette rastlantıya kalan, daha doğru bir ifade ile şiir yazarken kastı aşan yönler yok anlamına gelmiyor. Zamanda ve mekânda edilmiş söz, sınırlanmayla mümkün. Anlam işte bu noktada misliyle çoğalır. Yani dönüp dolaşıp özgürlük ve zorunluluk sorunsalına geliyoruz. Şair oraya gitmiş midir, götürülmüş müdür? Yaşam şairi oraya götürür ama o, bu götürülmeyi anlamlandırıp yolculuk sanki iradesiyle gerçekleşmiş gibi sahiplenmezse macerasını, şiir ne mümkün.

Duygu Kankaytsı

Duygu Kankaytsın: Bu soruyu şöyle anlamak istiyorum. Hayatın hayhuyunda şairin gösterdiği bir tepki olarak görüyorum.

Gerekçe önemli bir kelime.

Gerekçenin olduğu yerde şiir de olur.

Cuma Duymaz: Şairin, şiirin kıyısında taş sektirdiği hayali, şairi oraya götüren gerekçeleri düşünmemizi sağlayacak kadar ciddi bir hayal midir, emin değilim.

Hiç böyle bir hayalim olmadı. Kıyısında taş sektirdiğim ırmaklarım oldu ama. Öte geçesine imrenip çağıltısıyla avunduğum çok güzel sularım oldu.

 

 

Çağla Meknuze: Benim için tam olarak böyle değil. Daha çok o seken taşa bakakaldığımı, onu takip ettiğimi ve ardından yazdığımı söyleyebilirim.

Bu, zihin akışını bir noktada yakalayıp ‘en heyecanlı yerinden’ itibaren kağıda dökmek şeklinde gelişiyor bende. Bir gerekçeden çok hayatı yaşanabilir kılan yegane oyun benim için…

Edibe Şirin: Her şey olabilir hiçbir şeyde…

Esra Sağlık: Turgut Uyar 1965 yılında Dost dergisinde kendisiyle yapılan bir söyleşide, çocukluğundan söz açılınca sıkılır, konuşmamak bir kelime fazla söylememek için direnir, şiirini çocukluğu ile açıklamaya karşı çıkar. Onun yaşamının “Aşil topuğu” olarak çocukluğunu görebilir miyiz? Ya da asıl sormak istediğimi sorayım: Sizin yaşamınızın Aşil topuğu neresidir?

Onur AkyılOnur Akyıl: Efendim ağlayarak ifade etmeliyim ki Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan ve benzer isimler popüler adi dergiler eliyle edebiyatımızın cep harçlığı isimlerine dönmüşlerdir, döndürülmüşlerdir. Dolayısıyla onların çocuklukları henüz sürmektedir, keza Turgut Uyar’ın geçmişe bakışında hüzünlenmesi bundandır.Orada, baktığı yerde, bir çocukluk yoktur. Şimdinin süren çocukluğunu da görme imkânı olmamıştır. Bu zaman kayması zaten her şairin, ama yazdığı şiir olsun olmasın her şairin, Aşil topuğudur. İngilizce bilmeyen bir delikanlı ve genç kız Metallica’nın Nothing Else Matters şarkısında dans edebilir, öpüşebilir. Memlekette şiirle alakadar olan kuru kalabalığın da durumu budur. Sözleri anlamaz, müziğe kapılırlar. Ona göre davranırlar. Bu söylediklerimin Türkçesi şu: Benim kişisel bir Aşil topuğum olamaz, mutlaka vardır ama olamaz, bahse konu olması gereken o değildir. Ben ve benim gibi bazı zümre halen toplum, devrim, sosyalizm gibi doğuştan bedbaht meselelerle alakadar olduğumuz için, biz Aşil’i de topuğunu da insanlıkta ararız. Kısaca ve daha net izah edeyim ben yaralı olduğum için savaşmıyorum, şavaşta olduğum için yaralandım.

Ersun Çıplak: Tabi Turgut Uyar’ın farklı travmaları var orada. Utanç faktörünü göz ardı edemeyiz. Aslında Akçaburgazlı Yekta’nın yaptıkları, yargılanması ve en sonunda yargılamayı reddeder şekilde bir tutum benimsemesi hep bu utanç deneyimini tekrarlayıp dindiriyor gibidir. Şiirle söyleyebiliyorsa sadece insan niye düz anlatsın ki? Düz anlatabilseydi şiir söyleyip çoğunlukla imayla geçer miydi? Özetle Rainer Marie Rilke’nin önerisine uyarak gizli hazineyi keşfetmiştir Turgut Uyar ama bulduğunun bir cennet olduğu kandırmacasına karşı uyanıktır. Bu nedenle Rilke gibi bir romantik olmamıştır o. Yine bir düzeltme yapmak istiyorum: Aşil topuğu değil, Aşil’in topuğu. Bahse konu kahramana tanrıçanın iradesine rağmen, biraz da rastlantı sonucu ölümün yaklaştığı nokta… Şair ister çocukluğa methiyeler düzsün isterse de özlemini anlatsın; ister bir sevişmenin yorgunluğunu isterse de zirve duygusunu anlatsın, hareketsiz bir varoluşa özlem duyar. Bu denge, bu hareketsizlik çokça ölümü hatırlatır.

Duygu Kankaytsın: “Aşil topuğu”ndan ne anladığınıza göre değişir. Travmalar, zaaflar, sırlar, yalanlar, politik sıkışmalar her şey sizin “Aşil topuğu”nuz olabilir. Turgut Uyar sorusu sorunun içindeyken benim yaşamımın Aşil topuğuna gelince ben yanıtlayamam. O yüzleşme benim için değil, şiirimi inceleyenler için önemli ya da merak uyandırıcı. Hayatımda en nefret ettiğim şey tabi ki ötekileştirme.

Cuma Duymaz: Bilmiyorum, beni hiç kimse Stiks ırmağına batırmadı.

Beni sorarsan, çocukluğumdan daha büyük bir gerçekle karşılaşmadım henüz. Şu halde, gerçeklerimizin örtemediğimiz yerleri ‘Aşil topuğumuz’ olabilir ama umarım öyle değildir.

Kör okçular bile vurabilir bizi eğer öyleyse. Görüyorsun ya, metaforlarla düşününce şiirden uzaklaşıyoruz. Ben Turgut Uyar’ın şiirlerinde uçsuz bucaksız bir çocukluk buluyorum.

Çağla Meknuze: Konuşmak istemediğimiz dönemleri, hatırlamak istemediğimiz anıları Aşil topuğu olarak nitelendirebilir miyiz? Bilemiyorum. Belki de sırtımızı döndüklerimiz bizi zayıflatan değil aksine güçlendiren konulardır.

ocukluğuna -anılarda bile olsa- sığınabilen insanları, ailesinin maddi- manevi himayesini hayatı boyunca hissedenleri kolayca tanıyabilirsiniz. Zorluklara karşı mücadelede zayıf ve sabırsızdırlar, yaşı kaç olursa olsun şımarık çocuklardır onlar.

 

Çağla MeknuzeBu büyük bir şans gibi görünse de aksine büyük bir tuzak.

Büyümeden, daha kendini görmeden ölecek olan insanlardan bahsediyoruz.

Dolayısıyla çocukluk denince ‘Aşil topuğu’ benzetmesini uygun bulmuyorum.

Peki bunları yalnızca Turgut Uyar anısına mı söylüyorum?

Belki de en çok kendime… Yaşamımın Aşil topuğuna gelince… Birkaç tahminim var elbette ama açıklayıp savunmasız kalmaya ne gerek var? 🙂

Edibe Şirin: Yanlış hatırlamıyorsam Orhan Koçak, doğmuş olmanın Turgut Uyar için yara olduğunu söylemişti. Bu bağlamda Turgut Uyar’ın çocukluğu hakkında sıkılmasını ve şiirle de olsa direnmesinin eminim haklı sebepleri vardır diye düşünüyorum. Ve evet, tam da bu yüzden Aşil topuğu olarak görmek mümkün. Hatta çoğu şairin Aşil topuğunun çocukluk olduğunu söylesek çok da yanılmış olmayız.

Bu bağlamdan çıkarak evet benim de çocukluk… Yapayalnız bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Ve Aşil topuğumun on yaşımda yaşadığım bir travmatik durum olduğunu da söyleyebilirim. Ama sadece bu kadar söyleyebilirim, çok zor bir soru olduğunu da belirterek.

Esra Sağlık: İçimizdeki narı dürtecek birkaç dize söyler misiniz?

Onur Akyıl: Evde tek bir Birhan Keskin kitabı olmamasının ziyade sevinciyle nar dürtmekten keyif almadığımı bildireyim öncelikle. Ayrıca neden içinizde nar taşıyorsunuz? Kırmızı gömlekler nar lekesini göstermiyor mu? Rengi farklı bir gömlek, temizliği anlatmakta yetersiz mi? Gelin ben sizin sömürülen yanınıza sesleneyim, üstelik dürtmeden, ortalığı batırmadan, şiiri de okuru da ne narla ne de başka bir şeyle lekelemeden

“dili tutulan yalnız günler değil

sevilmiş, konuşkan günlerin de dili tutuldu

dayanacağınız yüzyıllar var

nasırın biliminde mutlaka ışıldayacak yüzünüz

doğunun arzusu kuzeyin bilgisi döküldü avuçlarınızdan

çocuklar boğdunuz sıcak sonsuz sararmış öğlenlerde

kadınlar çağırdınız kapısına cehennemin

erkekler diktiniz yeşil kumaşlardan

size şimdi biraz daha para ve mal ve mülk

karnınızdan beyninize müslüman bir açlık”

 

Bu dizeler Onur Akyıl isminde bir arkadaşa ait. Görüldüğü üzere ne nar var, ne buz gibi bir kadının alkış alan hezeyanı, ne de bilmemesine çok güvenen bir erkek şai budalalığı… Adam şeye sallıyor boyuna, topluma. Bunun, Onur Akyıl’ın yani narını iyi dürtmüşler anlaşılan.

 

Ersun Çıplak:

“Gülün adı değişse bile kokmaz mı aynı güzellikte” William Shakespeare

“Tüm nesneler başkadır şimdi, bir dilencinin gördüğünden” Rainer Marie Rilke

 

Duygu Kankaytsın: Böyle sorunca dize bulamıyorum.

Cuma Duymaz: “bu karanlık böyle iyi / aferin tanrıya”

Çağla Meknuze: Ekim 2019’da Varlık’ta yayınlanan ‘Av Devam Ediyor Karanlıkta’nın son dizeleri olsun.. ki bu şiiri her okuduğumda halen kendime şaşıyorum 🙂

 

sana geleceğim

dört ayaklı uğultular

büyüyen bir mantar, zehirli

giyindim gece açan çiçekleri

bekle

Edibe Şirin:

              

elimizde değil artık

bütün ellerdedir o nar!

şüphe ve hışırtıyı taneleyen o kabuk

ve insanlar

bir kibrit gibi değdi mi birbirine

evresine toplanırdı çocuklar

işte büyük bir kase nar

ve sarı ışıltılar…”

Esra Sağlık: İnsan sosyal bir varlık oluğu kadar yalnızlığından çok şey de üretebilen bir varlıktır. Kendi içine çekilen, benliğinin koridorlarında dolaşan insandan doğmuştur felsefe, edebiyat, sanat. Burdan yola çıkarak sormak istiyorum: Günümüzde gereksiz ve verimsiz bir sosyalliğin içinde miyiz? Bu durumu dil-edebiyat-sanat açısından değerlendirir misiniz?

Onur Akyıl: Efendim insanın içine çekilmesi hadisesi toplumla ne denli ilişki olduğu ile koşut değil, aksine ters orantılıdır. Yalnızlar, toplumsal hayata en çok ilgi duyan, onunla en ilgili olan şahıslardır. Yalnızlar toplum varsa yaşayabilirler, toplum olmazsa yalnız, yalnızlar körleşir. Yalnız, toplumun içinde toplumun hayaleti olandır, gölgesi değil ama. Çünkü gölgede biçim vardır ama içerik yoktur, hayalette ise biçim ve içerik vardır ama siliktir fakat bu siliklik korkutucudur. Sosyallik bu anlamda zaten yalnız açısından mümkün olan bir alan değildir, genel kabullere göre. Kendi evinizi inşa etmeden, önceden yapılmış bir eve taşınırsanız ömür boyu kiracı kalmak için yeterli nedene sahip olursunuz. Memlekette şiir kalabalığının bir başka durumu da budur. Şiir kalabalığının yüzde yetmişi kiracıdır, ondandır ev sahipleri hep yeni kiracılar arar ve çarkı döndürmek ister. İlhan Berk’in kiracıları ilk aklıma gelenler… Konu budur, mevzu budur. Sokakta yatmayan insandan şair olmaz vesselam!

Ersun Çıplak: İnsan sosyal bir varlık, evet ve yalnızlığından çok şey üretir. Muhakkak. Ancak felsefe kendi içine çekilen ve benliğinin koridorlarında dolaşan insandan doğmamıştır. İnsan, aksine çevreye, güneşe ve aya, Nil’in sularının yükselme periyotlarına yöneltmiştir dikkatini ya da yöneltmek zorunda kalmıştır. Karl Marks’ın insan bilimleri doğa bilimlerinden hesap soruyor mealinde başlığı olan bir makalesi var. Önemli! Sanat da, felsefe de pratik yaşam içinde doğmuş, ancak çok sonrasında yalnızlıkla yoldaş olmuştur. Yazıyı sessiz okumak bile kısa süre önce icat edilmiştir. Ardından Aziz Agustinus’un İtiraflar’ı gelmiştir. Walter J. Ong’a bakılabilir. Dolayısıyla bugünün hümanist, romantik ve hatta varoluşçu perspektifinden felsefenin doğuşunu anlamaya çalışmak bizi çok da doğru bir noktaya götürmez. Aksine insan çevresine ve çevresi içinde kendisine bakmak zorunda hissetmiştir kendini. Dikkat edilirse bakmak zorunda olmadığı bir çevre içinde kendisine bakabildikçe evrensel bakış açısına kavuşmuştur. Önce bunda bir hemfikir olalım. Elbette bu zorunlu değil ama genelde Sokrates’ten Witgenstein’a felsefe tarihi, özelde de Aristoteles’ten Baumgarten’e, ondan da Coolingwood ve Kagan’a estetiğin tarihi bize bunu gösteriyor. Ancak ve ancak buna bağlı olarak bireyin macerasından, benlikten ve onun kuruluşundan bahsedebiliriz. Bunu kabul ettikten sonra günümüzün gereksiz ve verimsiz bir sosyalliği dayatıp dayatmadığına gelirsek elbette tartışılabilir bir şeyler bulabiliriz. Gereksiz ve verimsiz bir sosyallik reddedilebilir bir durumdur ve sürekli kendini biçimlendiren şairin bu noktada başarısız olmak gibi bir şansı yoktur.

Duygu Kankaytsın: Dijitalleşme belirli oranda önemli. Hayatın ya da dünyanın devamlılığı açısından bir aşama. Ancak sizi esir almaya başlarsa sıkıntı. Gereksiz ve verimsiz durumlar sizi esir aldığında ortaya çıkar. Kitap-lık dergisinde bir söyleşide şöyle demiştim: Özellikle dijital alanlar bazında bireyin elinde sıklıkla kullandığı bir mikrofon ve kamera var. Bu minvalde toplum-birey çatışmasındaki gerilim bahis edilecekse bence içe odaklı bir yerden dışa açılma çok daha önemli. İçte terennüm etmeden, kefaret ödemeden, sağaltmadan mikrofona ve kameraya yönelik sürekli söz söylemek acıyı ya da sevinci var kılmadığı gibi bireyin duygu dünyasını zayıflatabilir. Zayıflayan duygularla birey doyumsuzluğa, yerli yersiz isteklere meyledebilir. Bu da – hafıza biriktirmek şöyle dursun- hafıza kaybına neden olabilir.

Öte taraftan sanal mekanizmaları topyekûn bir kenarı itmemeli diye düşünüyorum. Bunların kullanım biçimleri ile vaatleri arasında bir karar sesi oluşturmak gerekli. Mesela tweetlerle yazılmış oyun örnekleri biliyorum. Üç beş kişi bir araya gelip Beckett’in Vladimir ile Estragon’unu güncelleyip Twitter üzerinden yazışıyorlar. İnanıyorum da tweetlerin bir araya getirilmesinden iyi metinler çıkacağına. Bu da bir parantez olarak durabilir.

Cuma Duymaz: Gereksiz olduğunu söyleyemem ama verimsiz olduğu muhakkak. Benliğinin koridorlarında dolaşan insandan felsefenin de sanatın da çıkacağını sanmıyorum. Günümüzdeki verimsiz sosyalliğin karşıtı benliğin koridorları olmasa gerek. İşin aslını söyleyeyim mi: İnsan, yalnızlığından yalnızlık bile üretemez.

 

Çağla Meknuze: Kesinlikle! Özellikle de dijital sosyallik açısından… Sürekli ‘online’ olma isteği, hatta neredeyse zorunluluğu kendi kafa sesimizi bile duymamıza engel oluyor. ‘Zorunluluğu’ diyorum çünkü her birimizin adeta birer haber ajansı gibi hareket etmesi bekleniyor. Türkiye gibi acısız, felaketsiz bir gün geçiremediğimiz bir ülkede her bir haber için yorum ya da paylaşım yapmamızın beklenmesini anlamsız buluyorum. Dahası buna ayıracak ‘mesai’ bulabilenlerin kendi üretim süreçlerine nasıl zaman ayırabildiklerini merak ediyorum. Bence bu çağda en büyük lükslerden biri telefonu, interneti kapayabilmek. Konuyu dil-edebiyat-sanat açısından değerlendirince kopyala-yapıştır metinlerin, şaşırtmayan işlerin enflasyonu her şeyi anlatıyor… Özgünlüğü kaybediyoruz.

Edibe Şirin: Gerekli mi olmalı mı veya verimli mi? Diğer bir yandan gereksiz ve verimsiz olduğunda bu bizi benliğimizden, ilgilendiğimiz alandan, (bu edebiyattır, felsefedir vs.) geriye atar mı? Bunu açmak gerekir tabii ki… Açıkçası ben, gereksiz bir sosyallik içinde olduğumuzu düşünmüyorum. Aldığımız kültürle, edinilmiş bilgilerle, yükümlülüklerle, bugüne kadar kazandığımız görgünün içinde nasıl sosyalleşemediğimizi düşünüyorum. Sosyalleşmek bildiğim kadarıyla, büyüdüğün toplumun bir parçası olabilmeyi, değerler sisteminde kendi yaşantımızı oluştururken benliği zedelemeden aldığın kararlarla ahlak alanını daha net kavrayabilmeyi de gerektirir. Farklı kuşaklar arasında da olsa bu etkileşim ve iletişim, bir insanla- insanlarla ilişki kurmanın, kendi içinde denetimini üstlenebilmiş midir ki bu toplum, bir sosyallikten bahsettiğimizde, verimli veya verimsiz diyebilelim.

Üstelik bunu sanatla ve edebiyatla değerlendirdiğimizde, sosyalleşmenin günlük pratik sorunlarını çözmeyi bir sorumluluk olarak almadığımız yerde bilgiye, görgüye, değerler sisteminin içinde duyusal, duygusal bilince kültürel saygımızın olduğunu söyleyebilir miyiz?   Henüz sosyalleşmenin donanımına ve bir nitelik kazanmasına çok da varmış değiliz gibi gözüküyor.Güncelinden bakacak olursak ve bizi siyasal yaşamlarıyla engelleyen ülke gündeminden, yapılan paylaşımlardan, insanların yerlerini, bir statü endişesiyle yaşadığı ve konumunu sosyal medyadan izlediği- izlediğimiz bir toplumla tüketme çağının içinde olduğumuz gerçeğini bir kenara koyarsak, diğer kenarından da, kadın cinayetleri çocuk tacizleri hayvan katliamları, bitmeyen savaşlar, ülkenin ekonomik durumu ve insanın farklı boyutlarda açlık sefalet mücadelesi için ayırırsak, gereksiz sosyalleşmeye, sistemin hastalığından geçen bulaşıcı bir virüs de dememiz gerekir. Sanırım biz bu virüsü yaşıyoruz. Özetlemek gerekirse – acaba ‘gerek ’sizmiş gibi gördüğümüz her şeyin tam da bir gereklilik ihmalinden doğmuş olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Esra Sağlık: Gabriel Garcia Marquez, nasıl yazdığını soran bir gazeteciye şu cevabı veriyor: “Vazgeçerek”. Cahit Sıtkı da şiirde sözcük fazlalığının ifadeye gevşeklik verdiğini düşünüyor ve şu ilginç benzetmeyi yapıyor: “Bir kadın bacağında bizi çeken, çileden çıkartan şey, çorabın gevşekliği değil, gerginliğidir.” Bu ifadelerden yola çıkarak sormak istiyorum: Şiirde ya da edebi bir metinde sözcük fazlalığı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Onur Akyıl: Rahmetli Cahit Sıtkı Bey günümüzde yaşasaydı, gevşek kadın çoraplarının günümüz açısından çok daha delirtici olduğunu onaylamak durumunda kalırdı. Bakınız kimi sitelerde bunun için başlık bile açılmış, alan oluşturulmuş. Ne demek bu? Şu demek:Hele ki sanat işinde toplumun değişmesine koşut bir algı gelişmiyorsa, iş zaten bitmiştir. Mesela, habire siteler yapılıyor, şahane dairler, ne alabilen var ne oturabilen. E, bak hastayım dedim dedim, ne oldu şimdi? En güzel siteler, en güzel ormanların üzerine yapılıyor.E, o, mühim ama başka konu. Öyleyse ağdalı bir toplum izlenirken sözcüklerin sayısı belirleyici bir gerginlik sağlamayabilir. Hatta 7mm bir tabancaya 9 mm mermi koyup namluyu patlatmak dahi icab edebilir.

 

Ersun Çıplak:Her şeyden önce kadın bacağı ve naylon çorap örneği çok iç gıcıklayıcı. Hoş, çorabın naylon olduğunu Cahit Sıtkı söylemiyor, çekiniyor belki de; ama Nâzım Hikmet çekinmeden belirtiyor. Bunu onun büyüklüğüne sayalım. Şunu söylemek istiyorum aslında: Kadın bacağı güzeldir, şiirden öte güzeldir. Fakat bu, iki şey arasında bir benzerlik kurmamı gerektirmiyor. Yani dize kurarken böyle bir güzellik gelmiyor gözlerimin önüne; hatta bu güzellik zihnimi meşgul ederken de aklıma hiç şiir gelmiyor. Her zaman gergin çorap değil, bazen de ayak bileklerine amaçsızca yığılmış çorap ilgi çekici olabilir. Hatta soket çorap da… Cahit Sıtkı fanteziyi kısıtlamış. Bu nedenle şiiri düşünürken bu ifadelerinizden yola çıkamıyorum. Ha, sözcük fazlalığı elbette önemli bir konu… Fazlalık tabi ki olmamalı… Kristalleşmeli anlatım, ta ki çok kelimeyle ya da kelime fazlalığıyla anlatım estetik bir zorunluluk olana dek. Orhan Veli, Behçet Necatigil ve Asaf Halet Çelebi net bir şekilde bunu örneklendirmemiş midir biraz da.

Duygu Kankaytsın: Modern şiir için bu benzetmelerdeki durumu elbette tartışabiliriz. Şiirde sözcük fazlalığı hem biçim hem içerik açısından bilinç-biçimli değilse deformasyona sebep verebilir. Bugünse şiirde sözcük fazlalığı şunu yapar demek ne kadar doğru… Sözcük fazlalığı bir tercih, üslup ya da arayış olabilir. Şiire reçete yazmak olur bu.

Cuma Duymaz: Şiirde ya da edebi metinde sözcük fazlalığı olmaz.

Çağla Meknuze: Sözcük fazlalığı, her şeyi dümdüz anlatma çabası o şiiri okumaktan dahi soğutuyor beni. Çoğu zaman yarıda bırakıp, bir sabır nefesi çekip tamamlıyorum. Bence şiirin, edebiyatın açık kapıları olmalı. O kapılar okuyucuya nefes aldırmalı. Ancak bu şekilde ufuk açıcı olabileceğini düşünüyorum. Metni kurgulayan da okuyan da zihin egzersizi yapabilmeli… Kendi adıma sanatın her dalında bunu arıyorum.

Edibe Şirin: Yahya Kemal,”Duyuşun deyiş olmasıdır.” demiş şiir için ve duyduğunu ifade edebilmeyi de önemsemiştir.

“Duymak yetmez, duyurmak gerekli hem de adamakıllı duyurmak gerekli” diyerek Paul Valery, Yahya Kemal’le aynı çizgi üzerinde birleşmiştir.

Gülten Akın, “Roman seçerek çoğaltır, şiir seçerek azaltır.’”derken Charles Baudelaire: “Şiirin ilkesi insanın üstün bir güzelliği aramasıdır. ”demiş.

Tabii bu örnekleri ters argümanlarla da çoğaltmak mümkün ama şiir hakkında bugüne değin yapılan bütün tarifler, şiiri hem tarifli hem de tarifsiz bırakmıştır.

Bense, “geçmiş ”in sesini sıkı bir lirizme ulaştırma çabası olmadan, şiire varılamayacağını ama şaire her daim varılacağını güncelinden okuyarak da görebiliyorum- görebiliyoruz zannediyorum. Bizim bugüne değin yenilik olarak, doğa ve doğal olanla iç içe yaşadığımız, her söz her kelime zaten eskidir. Sanatçı da bu eskiliğin yeni biçemidir. Burada önemli olan törenleri görmek ama töreninin içinde kalmayarak, şiire “geçmiş-yeni” bir biçem kazandırmanın ancak ayak seslerini duyabileceğimize inanıyorum.

Diğer bir deyişle Yahya Kemali’n de dediği gibi duyuşun deyiş olması, ifadesinden yola çıkacak olursak duygu, fikir, dil ve hayal üzerinde duyduğumuz her şeyi kâğıda geçirmek duymak değil duymamakla ancak ifade edilebilir. Bir sözcüğün varoluş arkasında nice deneyimler vardır ki onları da duymamış olmaktır biraz da dilin ekonomik kullanılmaması.

Eskilerin bir deyişiyle bağlamak gerekirse: “Söz dokuz boğumdur. Sekizini yutmalı, birini söylemeli…”

Esra Sağlık: “Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/ Halbuki hayattayız hepimiz” demişti Melih Cevdet. Şeylerin, kelimelerin ve duyguların karşılığı hep farklı olmuştur şairlerde. Eski bir fotoğrafın karşılığı nedir sizde?

Onur Akyıl: Kim geçirdi geçmişi bu geçmiş günlerden böyle?

Ersun Çıplak: Şairin geleceği öngörmesi ve gelecekten, her şeyin olup bittiği andan bugüne bakabilmesi…

Kendi hissettiği duyguyu, başkasının da hissedebileceği şekilde sözcüklere döken bir şairin, böyle bir yeterliği olmadığı anda başarısız bir şair olacağı aşikâr değil mi? Alaylıların bir sözü geldi aklıma: “Bir yalan söyleyeceksen önce kendini inandır!” Şair, kendine anlatamadığı bir sözle başkasını nasıl ikna etsin.

Dolayısıyla şair yaşamadan da yaşanacakları hissettirebilen biridir diyebiliriz. Melih Cevdet’in bu dizelerinde geleceği tasavvur edip, buna ileriye sıçrama da diyebiliriz, orada durduktan sonra geriye, yaşanmamış şimdiye bakan şairi kastettiğini düşünüyorum. Kaldı ki Melih Cevdet mitolojiden beslenen şiirlerinde geriye sıçradıktan sonra şimdiye bakmayı da başarmıştır. Ama burada asıl konu bu değil. Geri dönelim bu nedenle. Yani bu hiç de şaşırtıcı değil. Çevrenizde belki vardır, bilemiyorum, annesinin yıkık hali gözlerinin önüne geldiği için intihardan vazgeçen birileri. Size göre de benzer değil mi? Aynı mantık silsilesi iş başında değil midir burada da… Bu, şiirin, şairin travmasıyla ne kadar ilişkili olduğunu gösteren bir örnek de sayılabilir. Aksi takdirde insan olmak, empati kurmak nasıl mümkün olurdu? Yapacağımız bir davranışın şu anda yarattığı etkiyi geleceğe gidip zihnimizde canlandırmasaydık, hayal etmeseydik nasıl insan olurduk? Mihail Bahtin’in de önemsediği bir konudur bu. İsterseniz Sanat ve Sorumluluk: İlk Felsefi Denemeler’e bakabilirsiniz. Sanırım, sanırım yeterli… Teşekkür ederim.

Duygu Kankaytsın: Eski ne kadar eskimişse o kadar eskir bende.

Cuma Duymaz: Eski fotoğraflar, eskiden okunmuş kitaplar gibi gelir bana bazen. Eskiden okuduğum dünya klasiklerinin bazılarını yeniden okuyorum; erken okumuşum onları, daha çocukken. Erken çekilmiş fotoğraflar da var albümümün bazı sayfalarında. Ne yapmalıyım, bilemiyorum.

Çağla Meknuze: İnsan neden gülümser kameraya? Durup durup bunu düşünüyorum bu çılgın fotoğraf çağında. Şayet içten bir gülümseme değilse nedeni birilerine mutlu olduğunu kanıtlamak mı? Yoksa fotoğrafa dönüp baktığında mutlu olduğunu sanmak mı? Fotoğrafların en çok habersiz, pozsuz çekilenlerini seviyorum. Evimi paylaşmak gibi o anlar, makyajsız, pijamalı halimi sanki… Dönüp baktığımda ise ‘yaşamışız’ diyorum. Yaşamışız neyse ki…

Edibe Şirin: Bir daha gelmeyecek olan o anların sonsuza kadar benimle canlı kalması diyebilirim. Her şeyin bir kerecik tanıklığına…