Enver Topaloğlu

Sami Baydar ve ‘pür’ şiir

Sami Baydar şairdir, ressamdır, öykücüdür, ama onda hiçbiri diğerinin önüne geçmez, hiçbiri diğerinin rolünü çalmaz… Üç farklı sanat alanıyla ilgili uğraşısını kendi aralarında denge kuracak biçimde ayırmayı başarmıştır. Beyaz dergisini yayımlayan ve Baydar’ın yakın arkadaşlarından biri olan ressam, müzisyen Mehmet Güreli de aynı düşüncededir. Güreli, şairin yaşamını yitirmesinden sonra Taraf gazetesinde, “Şiiriyle resmi arasında müthiş bir denge kurmuştu” diye yazmıştır.

Baydar, 1980’den sonra şiir yazıp yayımlamaya başlayan yeni kuşağın gençleri arasında “hızla” şair olabilmiş bir isimdir. Son otuz beş kırk yılı içeren dönemde şiirlerinin “kendine has” oluşuyla dikkat çeken şairlerinden biridir. Şiirlerinin özellikle genç kuşaklarca bilinmesi modern Türkçe şiirin gelişimi açısından önemlidir. Baydar’ın bir başka özelliği de hem bir on dokuzuncu yüzyıl hem de yirminci yüzyıl şairi olarak dikkat çekmesidir. Şiirin kaynağında modern lirik şiirin en saf şairlerinin etkilerinin yanı sıra Japon şiirine ait özellikle haiku tarzından izler vardır. Şiirlerinde ortaya çıkan doğa, hayat ve dünya karşısındaki postoral tutumu, tavrı “modern lirik şiirin saflık evresi” olan on dokuzuncu yüzyıla ait duygu, duyuş, düşünüş tarzıyla benzerlikler gösterir. Ancak bu benzerlik yirminci yüzyılın son çeyreğinde yaşıyor olmanın bilinciyle güncellenerek aşılır. Onun şiirleri “lirik şiir”in nasıl bir dönüşümle güncellenebileceğini, değiştirilerek yenilenebileceğini de örnekler. Baydar’ın dönüşüme, değişime uğratarak güncellediği ve bizim “pür şiir” olarak tanımladığımız, artık “saf şiir” değil “salt şiir”dir. Onun kazandırdığı yeni niteliklerle ince, duygulu, kırılgan ve doğaya yaslanan şiir dilini “saf şiir” değil de “pür şiir” olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Sami Baydar, “pür şiir” dediğimiz çizginin, yani şiir dilinin araçsallaşmadan, yalnızca amaç olarak kaldığı deneyimin seksenlerden sonraki örnek gösterilecek temsilcilerinden biri olmuştur.

Baydar’ın, bugün unutulan şairler antolojisinde değil, günümüzün yaşayan şairlerin arasında ön sıralarda yer alması için birçok neden gösterilebilir. Yirminci yüzyılın son çeyreği sayılacak bir dönemde başlayan şairlik serüveniyle modern Türkçe şiirde saflık, masumiyet gibi değerleri estetik bir boyuta taşımış olması kayda değerdir. Bakışlarını kendi üzerine çevirerek sözcüklerle otoportresini yaptığı şiirinde de bunu görürüz. “Göz” başlıklı o şiiri okuyalım:

Bir adam
çiçeklere, kelebeklere
benzeyen.

 

Ressam
kitabı
şapkası
çeşitli imzaları var.
Kelebekler suluboya resimleri
uyuyan kedi resmi.

 

Uyuyan ressam
ufukta yükselen yüzler.
Rüya
aralanan kitaplar
ve çiçekten maskeli.

 

Göz

atlarındır gökyüzü de
imzalı.

 

Yaşama vedasından sonra onun hakkında yazan şair ve yazar arkadaşları şiirlerine yansıyan anlama arzusuna, dünyaya, hayata yönelik büyük merakına da değinmişlerdir. Baydar’ın yaşamını yitirmesinden kısa bir süre sonra “Dünya İnancı” adlı toplu şiirlerini içeren kitabı yayımlanır. Bu vesilesiyle Haydar Ergülen Cumhuriyet’te şunları yazar: “Dünyaya bir kâğıt inceliğinde geldi, dünyayı bir kâğıt, kendini de harf bildi, hem dünyaya hem kâğıda hem de tenine ve ruhuna o harfleri döktü, işledi, oydu, kazıdı, yazdı. Sonra da hepsini ‘Dünya İnancı’ başlıklı bir harfler kitabına topladı, gitti.”

Sami Baydar’ın şiirlerinde varlık ve varoluş dünyaya, hayata anlam arama, boşluğa değer biçme, tanımlama, hiçliği, yokluğu anlama gayretiyle birlikte sorunsallaşır. Şairin dünyaya, hayata yönelik soruları da varlığa, varoluşa ilişkin sorunlarla ilgili tutumu da daha çok dışavurumcudur. Sorunların çözümünü ve yanıtları, soruları yönelttiği yerde arar. Sorunları muhatabıyla çözmekten yanadır. Bu tavrı onu, seksen sonrasında ortaya çıkan, kendi kendisini didikleyen şair ve şiir tarzından ayırır. Çatışma, arıza, dengelerin bozulması durumunda sorunun giderilmesine yönelik tutumu genellikle masumiyete sığınmaktan yanadır. Masumiyetin dilini konuşan şiirlerle yol almaya, önünü açmaya çalışmıştır. Kimsenin masum kalamadığı bir çağda masumiyete varlık alanı oluşturma çabası da denebilir onun şiirlerinde yer alan duyarlılık ve anlam bulan tavır için. Ama bunun aynı zamanda kutsanan, yüceltilen bir masumiyet olduğunu da belirtmek gerekir.

Her şiir politiktir. Sami Baydar’ın şiirleri de politiktir. Onun şiirlerinin politik etkileşimden uzak olduğu iddiası, ancak yüzeysel bir okumayla mümkündür. Çünkü şiirlerinde açık ya da dolaylı biçimde, 12 Eylül sürecinin karanlık ve yıkıcı ortamından genç bir birey olarak onun da etkilendiği görülür. Doğrudan hedef olmasa bile yaşanan, tanık olunan 12 Eylül’ün zalimliklerden etkilenen birinin ruh hali yapıtlarına yansır. Her şeyden önce dünyaya ve hayata karşı kayıtsız değildir. Şiirlerini örnek göstererek onun dünya ve hayat karşısındaki duyarlılığını, 12 Eylül’ün yoğun baskı ve şiddet döneminin daha da derinleştirip kırılganlaştırmış olabileceğini söylemek mümkün. Şairin biyografisi de bu tezi destekleyecek yöndedir. Sami Baydar’ın, 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği dönemde üniversite öğrencisi şair, ressam ve öykücü bir genç olması gerekli açıklamayı yapmaya yeter. Bu niteliklerle o yıllarda kısıtlanmış bir hayat ve karartılmış bir dünyada var olmanın bedeli herkes için ağırdır ve öyle de olmuştur. 12 Eylül’de yaralanmayan genç pek azdır. Sami Baydar da 12 Eylül darbesinin topluma yaşattığı kâbustan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenenler arasındadır. Bu etkinin izleri şiirlerine de yansımış olması doğaldır. Kaldı ki onun gibi mizaç olarak kırılgan duyarlılığa sahip birinin 12 Eylül’ün yol açtığı ağır travmatik ortamdan etkilenmemiş olması düşünülemez.

Sami Baydar’ın ilk kitabı “Dünya Efendileri”nde (1987) yer alan “Hız Çizgisi” adlı şiirinden kısa bir bölüm okuyarak devam edelim:

Şimdi adam duvara dönük
bize bakık
ne yaptığını göremiyoruz
daha içeriye dönüyoruz
söyleşemiyoruz ama onlar
sözediyor çok şeyden.

 

12 Eylül’ün şairin ruh halini; duygusunu, duyuşunu, düşünüşünü nasıl etkilediğini örneklemek için yine ilk kitaptan “Biri Kırık Dökük Diğeri” başlıklı şiire bakabiliriz:

Biri kırık dökük diğeri
olmakla olmamak arası orada
iki kapı
Kimseyi beklemiyorum
zamanın geçtiği

İkisinden sırayla geçiyorum
geçmişten şimdiye dek

Değişiklikler:

Geceyi bir el feneri gibi bize tutan korku
bir de geceyi yansıttığını söyleyenler

 

Diyelim ki ben bir odadayım
İşte bu odada
tüm dekor gökyüzü
kapılarsa duvarları çoktan aşmış
bir yanıyor ve diğeri
ondan çıkmak üzere: Anlatması çok zor

Bir ayrım yeri gerekiyor
üstteki iki dize gibi

alttaysa şuna benzer:

sana bütün kapıları gösteriyorum
depremde altında duracağın kapıları
içinden çıkamayacağın kapıları

Sami Baydar’ın yapıtlarında dünyanın karanlık gecelerinin ve gündüzlerinin şiirle ışıyacağına, hayatın neden olduğu bazı yaraların iyileşmese bile acılarının şiirle dindirilebileceğine ilişkin inanç (ki bu masumiyete olan inançtır) da dikkat çeker. Aslında bu, onun insana ve yaşama olan inancıyla ilgilidir. Saflığı “inanacağı bir tanrı” olarak gördüğünü dile getirmesinin nedeni de budur.

Şairin 1991’de yayımlanan ikinci kitabı “Yeşil Alev”in adını aldığı şiirin ilk iki betiğini okuyalım:

Şimdi kime elimi sürsem kayar
bozar yapılarını
üstüne gitmemeliyim
duyulmaz çağrıların.

Senin gözlerin yeşil
bana söyleyeceğin bir şey
yok mu
dışındaki dairede?

Şiirlerinde dili kederli, hatta melankoliktir, ama dünyadaki varlığını boşluk, hayattaki varoluşunu hiçlik olarak duyumsayanlardan olduğu söylenemez. Yüceyle sıradan olan arasında da bir denge kurmuş gibidir. Şiir dilinin doğallığı ve söz söyleyiş dengesi onun yapıtlarında öne çıkan önemli özelliklerden biridir. Baydar’ın dikkat çeken bir başka özelliği de her şeye yayılmış olan anlam arayışıdır. Denebilir ki şair sezgisi hayatın ve dünyanın hızla anlam kaybettiğini erken bir zamanda yakalamıştır. 1995’te yayımlanan üçüncü kitabı “Dünya Bana Aynısını Anlatacak”tan “Albert Samaın ve Yaz Saatleri” başlıklı şiirin son bölümüne bakalım:

 

Çiçek yaprakları yağıyor.
Seni gözlerimle anlayabiliyorum, onunla sahibim sana
ve gözlerim muhtaç ağlamaya.

Güller ölüyor, birer birer ve hepsi
ben bir şey demiyorum.
Aşk ağır – Ruhum yorgun …
Nedir sevgilim ikimizin üstünden
geçen bu sessizliğin kanadı?

Büyüsünü kaybetmiş bir dünyayı yeniden büyülemeye çalışmaz, ama sanki bütün gayreti, uğraşısı şiirinin derdi, masumiyetini yitiren dünyaya masumiyetin önemini, gerekliliğini hatırlatmak, bu vasfı yeniden kazandırmak içindir. Bunu da şiirin diliyle, “saf şiirin” diliyle gerçekleştirmeyi denemiş ve arkasında bu uğraşın ürünü olarak yedi kitap bırakmıştır.