Bahadır Bayrıl

TÜY AĞIRLIĞI

Birden elimi, eline alıyor. Dönüp bakıyorum. Kocaman gözlük çerçeveleri içinde sanki küçülmüş gibi iki göz. Korku ama daha çok merak içinde. Bana “ben sana aşığım” diyor. Yeni Dalga Fransız yönetmenlerinden birinin kendiliğindenliği yahut varoluşa açılan o tekinsizliği çağrıştıran filminden birinde, kendini tekrar eden bir sahnenin içindeyiz sanki.

Akademi’nin yola bakan ön bahçesi… Nazmi Ziya’nın onlarca yıl önce Paris’ten getirip bahçeye diktiği atkestanesinin yaprakları güneş ışığı içinde. Eylül ışıkları hâlâ keskin. Diri. Yaz sürüyor. En azından yaz duygusu.

Elimi yumuşak bir biçimde çekiyorum. Sigaramın dumanını aldırmaz bir tavırla savurup duygusuz bir ses tonuyla “ben de seni seviyorum” diyorum… Biliyorum ki, bir hafta sonra bir sokak kedisine, tuvaldeki bir resme, yahut aynadaki yansımasına da aynı şeyi, aynı biçimde söyleyecek… Yani, küçük bir kız edâsıyla. Küçük bir kız mahcupluğuyla. Küçük bir kız merakıyla.

Sami ilk şair arkadaşımdı. Kendi yaşıtım olan. Resim bölümünde okurdu. Nasıl arkadaş olmuştuk? Herhalde bir başkasının aracılığıyla yahut aynı ortamda bulunup, sonradan karşılaştıkça konuşa konuşa. Doğrusu hatırlamıyorum. Önemli de değil zaten. O ilk şiirlerini Beyaz dergisinde yayınladı. Ben Üç Çiçek’te. Ama daha 1982’de, bir söyleşide Hilmi Yavuz ikimizin de adını vermişti. Henüz hiç şiirimiz yayınlanmamıştı… Büyük moral olmuştu… Fakat o zaman genç şairlik öyle bir şeydi. Şiirin dergilerde yayınlanmadan da arkadaşlarının arasında şair olabilirdin… Herkes birbiriyle yazdığı şiiri paylaşırdı. Fikir belirtirdi… Elden ele geçebilir, çoğaltılabilirdi, ortamlarda okuyabilirdi…

Dönem sergileri, bölüm sergileri, sanat bayramı, okulun yıldönümü, açılışlar yahut kokteyller, yabancı sergiler, sempozyumlar velhasıl hareketli bir yerdi 80’lerin başlarında Akademi… Dahası mimarlık dışında birçok bölüme yetenek sınavıyla öğrenci alınırdı. Bu nedenle hem iyi kötü bir eleme olur hem de atölye sayısı, mekan darlığı gibi nedenlerle kontenjanlar son derece sınırlıydı. Her dönemin farklı farklı bölümlerindeki az sayıda öğrenci birbirini tanır, en azından göz aşinalığına sahip olurdu.

Bizim bölüm kapsamı gereği disiplinlerarası olduğundan resim, heykel, seramik, endüstriyel tasarım ve mimarlık bölümlerinden bir sürü arkadaşım olmuştu daha ikinci yılın başında. Özellikle resim bölümündeki arkadaşlarım benden yaşça büyüktüler… Çoğu son sınıftaydı… En az on senedir okuldaydılar ve mezun olmak konusunda öyle hiç de acele eder bir halleri yoktu.

En eğlenceli kesim de onlardı. Yaşlarından dolayı ve bir önceki kuşaktan olmanın verdiği rahatlıkla herkesi ve herşeyi tanıyor, biliyorlardı. Sanatsal aktarım her zaman derste ve eğitimle olmaz. Böyle ahbaplıklarla daha da kolay geçişkenlik sağlanır. Bugünün kimi ünlü ressamları o zamanın henüz birkaç resim satmış yahut birkaç karma sergiye katılmış genç ressamlarıydı. Hayat ve sanat kavgasının daha çok ama çok başlarındaydılar.

Benim tanıdığım ressamlar genelde şamatacılardı. İçerler, birbirlerine sataşırlar, ağız dalaşı ve olmadık şakalar yaparlar, birbirlerini hem sever hem kıskanırlar ama tutkuyla tuval boyarlardı.

Sami onlardan farklıydı. Dünyada varolduğuna kendinizi inandırmanız gerekirdi. Elbette önce onu. Sokulgan, kolay iletişim kuran biri değildi. Bir arkadaş ortamına geldiğinde kenara ilişir, orada dinlemeye başlardı sizi. Çok fazla söze karışmazdı. Sessiz, sakin oturur… Eğer bir espri yapılmış ve herkes gülmüşse o da yüzünde mahcup bir ifadeyle gülerdi.

Zamanla ve size güveni geliştikçe açılırdı Sami. Bir gün bana şizofrenisinin nasıl başladığını anlattı mesela. Şizofreniyle yaşamak, hayata ve gerçekliğe tutunmak bedel ödeten bir şeydi. Bunu anlamak için Sami’yi tanımam gerekmişti. Doğası gereği sanatsal çalışma zaten sizin verili gerçekle boğuşmanızı gerektiren bir şeydir, buna bir de bölünmüş bir psyche’nin algılama dünyasından bakıyorsanız farklı türde bir dizi enerjiye sahip olmanız gerekirdi…

Şiir, resim ve öyküler… Aslında iki ayrı dünya demek daha doğru. Dil’in dünyası, resimlerin dünyası… Nasıl ayrı? Dil eklemlidir. Anlamlı bir birim ortaya koyabilmeniz için anlamlandırma zincirini kullanmanız gerekir. Yani cümleler birbirinin ardı sıra gelir, gelmelidir. Anlamın oluşması için eklenecek kelimeleri beklemeniz gerekir. Resim öyle değildir. İki boyutlu bir nesne ve herşeyi aynı anda algılarsınız… Zamansallık yoktur. Oradadır. O anda ve orada. Neyse, bunlar teorik şeyler, dönelim kırık dökük hafızamdaki Sami imgesine…

Sami, Dil ile imgenin dünyası içinde gezindi hep. Bu nedenle eserleri birbirini tamamlar. Resmi şiirini besler, şiiri resmini dönüştürür, öyküleri ise her ikisi arasında geçişim sağlar… Dil ile görsel imge arasında bir tür geçişkenlik eşiği sağlar. Yaptıklarına, yazdıklarına bütün bu alanlardaki total etkiyle birlikte bakmak lazımdır. Ama bunu yapacak yetkinlikten uzağız bugün… Eğer bir gün bir Sami Baydar retrospektifi yapılabilirse, bir kayıp yahut esrarengiz ada olarak Sami Baydar’a çoktan hakettiği değeri, itibarı ancak o zaman iade edebileceğiz.

Sami’nin reel, gündelik dünya ile ilişkilerini dedesi sağlardı. Sami’nin taşradan kalkıp Akademi’ye girip, okuması da dedesinin bu üstün gayreti ve fedakarlığıyla varoluyordu. Sami ile samimi bir müslüman olan dedesi arasında bizlerin kolay kolay açıklayamayacağı, kavrayamayacağı bir ilişki vardı. Modern tıbbın yardımları yanı sıra dedesinin de geleneksel yöntemle destekleri kimi zaman hoş çelişkiler, hikayeler yaratırdı. Sami zaman zaman bunları anlatırdı. Bazen şaşkınlık ve kaygıyla, bazen neşeli bir umursamazlıkla.

Dedesi ölünce Sami korunmasız ve savunmasız kaldı. Sevenlerinin içten çabaları da yetersizdi. Herkes yeni bir hayat kuruyordu, hiç kimse o kadar güçlü değildi. Birkaç sergi, birkaç başka girişimden sonra dönmek zorunda kaldı Merzifon’a… Arada bir tanıdıktan gelen üç beş kırık dökük haber. Kilo almış, evdeki odasından çıkmıyormuş, ekleyerek sigara üstüne sigara içiyormuş, resim yapmıyormuş, vs, vs, vs… Zoraki yapılmış bir röportajdan ne dediği anlaşılmayan cümleler… Bizim kıyılara vuranlar bunlardı. Kendisine ulaşamıyorduk ayrıca ulaşabilecek enerjimiz de yoktu o günlerde üzerimizden silindir gibi geçen metropol yaşantısından dolayı.

Haberi geldiğinde Seyhan öleli, birkaç ay olmuştu. Seyhan 49, Sami 50… Göğ şimdi buradan daha şenlikli!