Utku Varlık


Ah Güzel İstanbul – Gürdal Duyar

1969 Arnavutköy.
Soldan sağa: Edip Cansever, Kemal Yükselengil, Utku Varlık, Mustafa Yalçın, Aziz Çalışlar.

“Siz hatırlamazsınız Viyana’da köprüler vardı..” Gürdal’la bir slogan yapmıştık bu sözü, ne zaman karşılaşırsak; kim önce söylerse! Bir yaz akşamüstü Tünel’den doğru Asmalımescit, Refik’e doğru gidiyoruz. Aziz Çalışlar ve Patriyot Hayati’yle. Gürdal ve ressam Erdoğan Değer bir sokaktan çıktılar, Gürdal hemen slogan’ımızı çaktı, “ Kimse bilmez bu öyküyü Gürdal, gelin Refik’te Edip Cansever bizi bekliyor, şu öyküyü anlat, tam onun dünyası!” Erdoğan Değer: “Bizi Krepen’de bekliyorlar, uzun sürer…” Tamam ama bir gün söz, bunu senden başka kimse anlatamaz Gürdal”, Gürdal bana yaklaştı, burnuma sıkı bir şarap kokusu çarptı: “Tamam Morissss, bir gün!”

O yıllar kimse sanatta yaptığı işle yaşayamazdı; resim satılmaz, Atatürk dışında hiç bir serbest yontu siparişi verilmezdi ama yaşardık, tamam biz öğrenciydik ama Akademi’yi bitirenler bile, yani Gürdal için oradan ayrılmak katiyen olanaksızdı; ne yapacak, nasıl yaşayacak; okullarda resim öğretmeni mi! Yok, olur mu, Akademi bahçesindeki muhabbet; atölyelerin her zaman kapısı açıktı eğer çalışmak istiyorsan ve de bir kadeh içmek için karşıya Şükrü’ye gidenlere takılıp, zamanı durdurmak, bu kadar. Gürdal yalnız değildi; “parasız yatılı”, “meccani” çoktu ortalıkta, özellikle heykel bölümünden çıkanlar; en ünlüsü İrfan Alkaya: Deli İrfan diye tanınsa da biz onu ciddiye alıyorduk, elinde kırık bir mandoline, ve notalarla “bizans müziği” üstüne araştırma yapıyordu, her zaman hocaların vakit kıtlığı nedeniyle bir Atatürk büst siparişini sana da verebilirler umuduyla işte oralarda olmak!

Gürdal Duyar ve o küçük dünyamız İstanbul’da popülerdi, “her yerde olmak” prensibiyle! Küçük bar tezgahlarından, biraz snop “Kulis”e kadar en işlek mekanlar, yazar, çizer, tiyatro, sinema, entelektüel vs. beraber yaşadığımız için, Hayalet Oğuz kadar olmasa da Gürdal’ı masalarda sürekli eskiz çizerken, yine değişik gruplarla, tanımadığımız kişilerle görünce, gerçekten ağını örmüş derdim, ama nerede kaldığı meçhul!

Bir gün heykeltraş Namık Denizhan’la İstanbul ve “tehattür” üstüne konuşuyoruz: bir yaz, öğlen; bir huzurla yenilen yemekten sonra balkonda hafif bir uykunun çağrısı, radyodan gelen piyanoyla “klasik saz eserleri” seni daha da derinlere doğru çekerken, genç hizmetçi kızın: “Namık bey kahvenizi nasıl içersiniz?” Peki güzel miydi kız? Namık bıyıklarını burdu: “16 yaşındaki bir kız nasıl olabilir; Renoir var ya!..” Farkında değildik Gürdal’ın bizi dinlediğinin, yaklaştı:  “Siz hatırlamazsınız, Viyana’da köprüler vardı!” İşte ilk kez Gürdal’ın yaşamında bir geriye dönüş yapacağız; böyle ayakta olmaz, gidip bir kadeh bir şey içelim.

1940 yılları, Gürdal 7 yaşında, babası askere gitmiş, annesiyle Moda’da kiralık bir evde oturuyorlar. Bu bahçe içindeki büyük ev, harp öncesi iplik ticareti yapan David ve kardeşi Ruben Rosan’ların; harp nedeniyle fakirleşen aile bu büyük konağı altı aileye kiralamış, kira o kadar düşük ki Rosan’lar da zorlukla yaşıyorlar. Çocuklar için bir cennet burası, büyük bahçede oynuyorlar, Gürdal’ın yakın arkadaşı, onunla aynı yaştaki Moris Rosan, piyano çalıyor ve Fransızca konuşuyor. Gürdal çok mutlu, yalnız değil, bu çok değişik insanları izliyor, özellikle iki yıl önce ölen Ruban’nın bahçeye bakan koltuğunun dokunulmazlığı. David, kardeşinin anısına bu koltuğa kimseyi oturtmuyor ama Moris ona kafayı takmış, sağı solu kollayıp, amcasının koltuğuna oturuyor, bir kez Gürdal kontrolde; baba kapıdan gelebilir! Moris koltukta ama bu kez David pencereden onu kıstırıyor: “Morissss biliyorsun bu koltuk oncle Jojo’nundur, kendisi burada olmasa bile ruhu rahatsız olur!” İşte Gürdal’ın harika oyunculuğu, buna özgü duyduğu tüm diyalogları bana anlatırdı! Yalnız Rosan Ailesi’nin öyküsü burada bitmiyor, Stella Rosan’nın kardeşi Deni de bu evde yaşıyordu, ailenin iyi günlerinde okumak üzere gittiği Viyana’da kafayı kaçırmıştı, bilinmez nasıl oldu, nedeni meçhul ama zararsız bir kaçkınlık; bir idee-fixe’e saplanmış, sanki geçmiş donmuştu belleğinde! Gürdal ilk kez karşılaştığında Moris’le köşe kapmaca oynarlarken, saklandığı kapıdan biri bastonuyla ona dokundu. Zayıf, uzun boylu, saçları uzun, ince bıyıkları üstte dikkatle burulmuş; ilk kez böyle bir tip görüyordu, biraz korktu! “Siz hatırlamazsınız, Viyana’da köprüler vardı”, Gürdal şaşırmıştı, ne diyeceğini şaşırdı, ama Deni güldü ve gümüş bastonuyla tekrar ona dokundu “geceleri lambalar yanan”, evet efendim dedi, o sürede Moris geldi – “..c’est mon oncle, pardon ‘dayım’, arkadaşım Gürdal’la, oynuyoruz, istersen sen de katıl!” Deni duymamıştı, uzaklara bakarak bahçenin öbür tarafına yürüdü; sanki yanında birisi varmış gibi jestler yaparak!

İrfan Alkaya, yuvarlak kafasında saçlarını makasla kendi kestiği için öyle, sakal her zaman 15 günlük, gözlükleri telle tutturulmuş, ağzındaki sigara belki iki gün önce sönmüş ve unutulmuş, dudağına yapışmış, boynundan postalına kadar çok uzun bir asker kaputu, bir kolu askıda ve bu kolunda tuttuğu bozuk bir mandolin, şeker hastası olduğu için yaralı parmaklarındaki sargılar pis ve kopuk! Öteki elinde karalanmış kağıtlar onun Bizans müzik araştırmasının notaları olması gerekiyordu. İşte İrfan’da Akademi heykel bölümünü bitirip burada kalanlardan, daha niceleri!

Bir gün atölyede Gürdal çamurla büst çalışıyor biz de Kürt Necati’yle onu konuşturmaya çalışıyoruz. Atölyeye İrfan girdi, aynen anlattığım gibi; gelmişken ona projemi açmak istedim. “İrfan sana bir teklifim var, tiyatroda oynar mısın? İrfan acı güldü, – “Öyle mi tiyatro, böyle mi tiyatro?”, “Yok gerçekten ciddi İrfan, sana çok güzel uyacak bir oyun buldum: Wolfgang Borchert’in ‘Kapıların Dışında’ oyunu!” Gürdal birden uyandı: “ Yahu nasıl ezberler?”, “Yok ezberlemeyecek, tekst’i birisi okuyacak ama İrfan sahnede dolaşacak. Cepheden dönen bir Alman askerinin dramatik bir iç diyaloğu, hiç bir aktörü İrfan kadar ona benzetemezsin, işte sanki İrfan şu anda sahnede!” İrfan bir şey anlamamıştı ama bana dönüp, “Herkes beni şiirlerimle tanıyor ama oyunlarım da var!”, “Tamam İrfan seninkileri de sahneye koyarız, ama önce bu oyuna ne diyorsun?” Birşey söylemedi sırtını dönüp çıktı! Kantine döndüğümüzde bana “İrfan bir oyun yazmış duydun mu?” diye sorular yöneltiyorlar; “Yazdığı oyunun adı: ‘Kapıların Dışında’ymış ve sen oynayacakmışsın!” Uzun bir süredir kafamı kurcalayan soru: İrfan, “şizofren” olmasın? Gürdal’a açtım, bana onun yakın dostu, ruh doktoru Fikret Ürgüp’e soralım dedi, o günlerde bir de kitabı yayınlanmış “Şizofreni” diye, duymamıştım! O yıllar insanları yalnız meyhanelerde tanıyabilirdiniz; Fikret Ürgüp’ü başka kişilerle çok görmüştüm, ama aynı masada olmamıştık. Sonuçta bir sergi açılışı çıkışında topluca Lefter’e gittik, ne yazık o masadan bir fotoğraf yok! Sait Faik’in en yakın arkadaşı, anlattığı öykülere bayıldım: Sait bir gün kabinesine gelir, dış görünüm hiç iyi değil;  “Bak Sait! Kendine acımıyorsan bizlere acı. Böyle devam edersen öleceksin!” Sait: “Ölürsem ölürüm lan! Senin gibi de yaşanır mı?”

Gürdal’ın yaşamındaki karanlık noktalar, onun kendine özgü bir yalnızlığı, değişik çevrelerle ilişkileri olmasıydı.Yüzündeki kırmızı lekelerin çoğalıp azalması kendisiyle bir barışın grafiği, göstergesiydi! Bir noterin eşiyle, üçüncü sınıf bir otel odasında basıldığında, gazetelerin birinci sayfasında fotoğrafları çıkmıştı ve de Gürdal’ın meşhur sözüyle: “Aramızda yastık vardı!” Yılın sözü oldu bu! Biz İlhan hanımı iyi tanıyorduk, sergilere gelirdi onunla ama kim olduğundan haberimiz yoktu; noter kocasının, özel dedektif tutup, onları izlediği, masraf ettiğini duyunca, “Noter keşke Gürdal’a bir büstünü ısmarlasaydı” diyenler oldu!

Akademi Heykel Bölümü profesörleri, büyük kentleri içeren Atatürk’e özgü ne yapılacaksa onların yönetimini, konkur ya da devletin ön gördüğü projeleri denetler, jüriyi yine kendilerinden seçer, pay önemliyse sırayla paylaşırlardı. gerçek bir anıt, büyük boyut bir heykel, bir konkur ellerinden kaçtı; belki bilerek verdiler: Gürdal Duyar’ın Uşak kentine yaptığı Atatürk anıtı. Gürdal’ın umurunda değildi ama çevrede herkes onun önemli bir yontucu olduğunu konuşurdu. Dönüp dolaşıp tüm söylentiler onun kulağına gittiğinde, bunu kanılamak için daha da fazla alkole verirdi kendisini; yani bohemin geçerli olduğu yıllar. İşte o sırada açılan Uşak kenti Atatürk anıt projesi konkurunu Gürdal’ın alacağı da başından konuşulmaya başlandı, biz de bunu hızlandırdık; slogan: “Atatürk kimsenin monopolünde değildir!” Aldı demiyorum, sonunda verdiler. Öğretim üyesi olmadığı için boş bir atölye bulmak yine profesörlerin onayıyla olacaktı, kanımca artık yorulmuşlardı, o da gerçekleşti ve Gürdal çalışmaya başladı. Neco’yla yüreklendiriyoruz, çalışmasını izliyoruz, akşama doğru getirdiğimiz Güzel Marmara şaraplarıyla sulayıp, tartışmayı uzatarak, anıt ve şehircilik giderek bronzun albenisi, daha uzatarak sanatın anlamı; böylece günler geçti. O sıralarda çektiğimiz bir film nedeniyle heykelin son halini izleyemedik; bir gün merakla atölyeye girdiğimizde ne görelim: devasa bir siluet; pelerini havalarda bir Atatürk, ağzımdan çıkan ilk söz.. “Hudini” oldu. Neco’yla inanamıyoruz; dik bir figür, pelerinini havalarda, kolu bedeninden çıkıp gidecekmiş gibi. Gürdal ortalıkta yok, gittik şarap aldık, konkura ve Gürdal’a inanan bulduğumuz bir kaç kişiyle anıt- heykele iyice bakacağız! Baktıkca heykel daha da absürtleşiyor, havada uçuşan peleriniyle Atatürk’ün dışında her şey olabileceği, ama asıl paradoks; portre, yüz, büst alışagelmiş somut Atatürk, belki Zati Sungur’un mezarına daha da yakışacağı ve de Uşaklıların bunu nasıl yorumluyacağı? Bir ara Neco kayboldu, şarap almaya gitti diye düşündük ama biraz sonra heykeli bronza dökecek olan N. Usta ile geldi, o da bahçede Gürdal’ı bekliyormuş, bizi görünce sevindi, Neco çaktırmadan gülüyor: “Size ustanın bir süprizi var!” N. cebinden bir paket çıkardı. “Biraz zulam var isterseniz beraber içelim!” Pakette yeterlice “sarı kız – esrar -“ vardı, ve de o yıllar Türkiye’de haşhaş tarımının son yılları, taksilerde satılırdı ama hiç bir zaman onu alacak paramız olmadı, Neco bulurdu nedense paylaşmak isteyenleri! N. bir sigara sardı, dolaştırdık, ikinci nefeste heykel daha da soyutladı kendini ve de bronz ustasının çenesi açıldı, karısı kaçmış çok mutsuzmuş, Neco onu yatıştırıyor : “Merak etme sana Akademi’den bir kız buluruz!” İkinci sigarada gülmeye başladık; biliyorum esrarın en büyük özelliği. Güldürücü ya da ağlatıcı! Ama kafam büyük illüzyonist Hudini’de ve bir ara dökümcü: “ Abiler bu heykel Zati Sungar’a benzemiyor mu?” Gülmeye başladık adam bize anlatıyor: “Yahu bu pelerini nasıl dökeceğim, olacak iş değil!” Gülmekten ağlıyoruz!

Ve de yargılarımızdan kimseye söz etmemek üzere çıktık; biliyorum düşlerime girecekti Huduni! Gece nasıl bitti, anımsamıyorum! Gürdal konkuru kazandı, heykel bronza döküldü. Çağrılı olmamıza rağmen gitmedik, törende hadise çıkmasın diye!

Ben 70 yılında gidince, kısa dönüşlerimde çok az karşılaştık; bu dönemde yaptığı İstanbul nü’sünün saldırıya uğraması, basında çok önemli bir aktüalite olurken, o dönem İstanbul’a konacak 20 heykel projesi kadar absürt bir kurgu duymamıştım; hanki kent, hanki heykel? 80 yılları Fransa’da sosyalistler başa geçince Paris’e 50 heykel siparişi yapılmıştı, eşe dosta verilen bu proje önemli bir skandal yarattı; o güzel parkları enayice heykelleriyle pislettiler, sonuçta yapanların aldıkları para ceplerinde kaldı, o çarpık heykeller de kaldırıldı.

1965 Amerikan Haberler Merkezi, Ben and Abbey Vakfı – Çağdaş Türk Ressamları Sergisi.
Ben Neco’nun “Kral Korkuyor” resmini anlatıyorum.
Soldan sağa: Gürdal Duyar, Necati Ayden, Hale Ayhan, Utku Varlık, Ernur Tüzün ve İlhan Hanım

Bir kez geldiğimde Abdi İpekçi Caddesi’nde yine ona küçük bir anıt yapmıştı Gürdal, malzeme olarak alçıya dökmüşler ve sergilemişler; Abdi İpekci’nin yürekler acısı bir büstü ve çevresinde figürler! İstanbul’a gidip geldikçe oradan geçerken izliyordum, anıt hızla yıpranmaya; alçılar dökülmeye, içinde onu tutan metal teller, ahşap sırıtmaya başladı, büst giderek bir zombiye benziyor ama Türkiye’nin en şık caddesinde kimse aldırmıyor! İşte gerçek: çünkü kimse onun farkında değil, bunu hiç düşünemedik! Kurgunun çirkinliği yeni bir sapma değil, ülkemizde heykel ve anıt’ın sefaletini yazdım, Harbiye sapağında bir Uğur Mumcu anıtı var, ağlarsınız. Daha niceleri, vaktim olsa bir envanter yapacağım ama beni çok güldüren başka bir mekan var: Beşiktaş “Şairler Parkı”; işte hepsini tek tek gösterdim bir kez ama bayıldığım yine Gürdal’ın “şairler toplu halde” adlı eseri, olamaz bu kadar zulüm!

Kimsenin suçu değildi bu çarpık estetik,” körle yatan şaşı kalkar”, ne kadar iyi niyetli de olsa Akademi’de öğretibilen buydu, desenden yoksun, teknikten yoksun; özellikle o günlerde bir lüks olan “kültür”den yoksun!

2000 yıllarında bir kez Asmalımescit Yakup’a uğradım, tanıdık kalmamıştı, zaman temizlemişti eşi dostu ve o akşam üstü meyhane de boştu, cam kenarındaki masadayım; al sana “hüzün”! Gelen geçene bakarken karşıdaki Pelikan Oteli’ni üçüncü katındaki bir pencerede kimi göreyim: Gürdal! Üstünde pijamalar o da sokağa bakıyor, garsonu çağırdım: “Yanlış görmüyorum şu karşıdaki penceredeki Gürdal değil mi?”, “Evet Gürdal bey efendim, kendisine içki yasak, hasta!”

“Anlamadım bu otelde ne yapıyor (otel Rus kadınlarını işletirdi), üstelik pjamajla?”, “Onu yerleştirdiler, arkadaşları. Belki ucuz, belki de hiç olmazsa sevdiği bir mahallede olsun!”

Evet. Önce “güzellik” başını alıp gitmişti bu ülkeden!