Elçin Sevgi Suçin


 Ausgang: Sınırlar, Sanrılar ve Çıkış Ekseninde Bir Roman

Serkan Türk’ün,  2020 Mart ayında Yitik Ülke Yayınlarından çıkan ilk romanı Ausgang, sıklıkla romanın adının Almanca anlamı olan “çıkış” ile örtüştürülüyor ve kitap hakkında yazılan tanıtım, değerlendirme yazılarında da bu özelliğe vurgu yapılıyor.

 

Konu, mekân, izlek ve kahramanları anlamında oldukça hareketli bir kurguya sahip olan roman olaylar dizisini izleyebilmesi, birbirine bağlayabilmesi ve buradan bir sonuca belki de bir çıkışa varabilmesi için okurundan dikkatli bir okuma talep ediyor. Romanın dili, romanın sen dili anlatıcısı ve asıl kahramanı olan Hami Pazarlı’nın yaşadığı kayıplar, geçmişi, acıları, kıstırılmış hissettiği sınırlar ve bütün bunların içinde varlık nedenini anlama, anlamlandırma çabaları ekseninde sık sık şimdi, geçmiş ve romanın ben dili anlatıcısı olan yan kahraman Onnik Efendi’nin yaşamı arasında bilinç akışları ve makas değiştirmelerle kuruluyor.

 

Romanın kurgusal yapısı ve dilinde dikkat çeken bir diğer özellik ise sesler. Radyodan, televizyondan, bir şarkıdan ya da sokaktan öylesine bir şeymiş gibi insanların hayatına, düşüncelerine, düşlerine eklemlenen sesler bu sefer romana eklemleniyor. Romanın adı “ausgang”da buna dâhil. Bunda yazarın radyo, televizyon programları yapmasının ve sunmasının payı var kuşkusuz. Çocukken babası Almanya’ya giden bir kız çocuğu taşıyor bu sesi romana. İlk zamanlar ailesiyle haberleşen, para gönderen ama ilerleyen yıllarda ortadan kaybolan gurbetçi bir babanın kızı olan Hacer, bir sabah programında babasını aramaktadır. Babanın, Almanya’da bir kaza sonucu hafızasını kaybetmesinin ardından ailesini hatırlamadığını ve Almanya’da yeniden evlenip aile kurduğunu sonradan öğreniyoruz.

Elçin Sevgi Suçin   Ausgang: Sınırlar, Sanrılar ve Çıkış Ekseninde Bir Roman

Serkan Türk

Yazarın ve okurun hayatına ilk dâhil olan şey “ausgang” kelimesidir. Yani kelimeyi telaffuz eden Hacer’in sesi. Ses dikkatimizi çektikten sonra Hacer’e, sesin kaynağına yöneliriz. Yani önce ses, kelime daha sonra anlam ve en son olay girer kadraja. Kovulduğu evde annesiyle birlikte hizmetçilik yapmakta olan Hacer, babasının Almanca yazılışıyla “ausgang”ı yani “çıkış”ı bulamadığı için eve dönemediğini düşünmektedir. Bu nedenle programı aramış, hem kendisi hem de babası için çıkışı bulma çabasına girmiştir. Zaten çalıştığı işten de bu kelime yüzünden kovulmuştur. Evin kızının Almanca sözlüğünü odasına götürdüğü için hırsızlıkla suçlamıştır onu ev sahibi. Oysa tek istediği “ausgang”ı yani çıkışı bulmaktır. Bu önemli arayıştır. Varoluş nedenini ve varoluş sürecinde olup bitmekte olan şeyleri ve anlamlarını yüzyıllardır felsefe, matematik, uzay, tıp ve daha birçok bilimsel yöntemlerle sorgulayan insanlık, asıl kahraman Hami Pazarlı kimliğinde hemen eklenir bu arayışa.

 

Tam da bu noktada alttan alta sessizce büyümekte olan ve kahramanlar dâhil hepimizi kuşatmakta olan sınırları fark ediyoruz. Öyle ya, sınırlar çizilmese, bir yerlerle sınırlanmasak, ne olduğumuza kim olduğumuza bağlı olarak hepimize birer Daidalos tayin edilmese; çıkışı da aramamıza gerek olmazdı değil mi? Yaşam da, ölümle sınırlanmamıştır zaten. Romanın sınırları içinde kendi sınırlarını sorgulayan kahramanlar da böyle hissediyor olsalar gerek ki, sınırlardan gelen şiddet ve ölümlerin neden olduğu travmalardan kaynaklanan iç yolculuklara çıkarlar ve iz sürerler. Bu anlamda “sınır” kavramı, hem soyut hem de somut anlamda romanın laytmotifidir demek mümkündür.

 

Buradaki sınır kavramı yalnızca günlük insan ilişkilerindeki sınırlar değildir. İnsanları toprak, ülke, renk, millet, dil gibi birbirinden ayıran, ayrıştıran tüm sınırlardır. Sınırlar, her anlamda sorunları ve sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. Romanın sen dili anlatıcısı Hami Pazarlı ile romanın ben dili anlatıcısı Onnik Efendi’nin hayatını kesiştiren de budur. Başka milletten olan ve olmaması gereken sınırlar içinde bulunan Onnik Efendi’nin başına gelenler bunun kanıtıdır.

Ulus-devlet akımının yaygınlaştığı bir dönemde yaşanan ülkesel çatışma süreçlerinin birinde ailesini kaybeden Onnik Efendi’yi bir Türk aile sahiplenir ve kendi çocuklarıyla birlikte büyütür. Yine bu süreçler içinde sevdiği kadını da kaybeden Onnik Efendi, kayıplar içinde geçen ömrünü de kaybetmemek için günlük tutar. Kendini büyüten ailenin kızı olan ve kardeşi gibi yakın olduğu Sıdıka dışında pek kimsesi yoktur. Ailesini sınırdan gelen bir top saldırısında kaybeden, sevdiği kadını da kaybeden ve bu kayıpların ardından içine kapanarak Ada’ya giden ve kendi iç dünyasına yolculuklara çıkan Hami Pazarlı’nın hayatında da müzisyen arkadaşları hariç pek kimseler yoktur. Bir günlükle kesişen bu iki hayatın paralel akışı, ana olay örgüsünü oluşturur. Bu süreçte önemli önemsiz pek çok durum ve kahramanlar da girer çıkar romana. Biraz hayat gibidir her şey. Öngörülenler ve öngörülemeyenler. Düzenli, düzensiz bazen de rastgele. Hem her şeyin bir amacı ve önemi vardır hem de hiçbir bir şeyin bir amacı ve önemi yoktur.

 

Şair, öykücü, televizyon ve radyo programı yapımcısı-sunucusu ve aynı zamanda Sadece Şiir dergisinin editörü olan yazarın, çok yönlü bakış açısını ve birikimini yansıtan roman, bir ilk roman olarak oldukça başarılı. Sınırlar içinde sıkışmış hisseden ve değişik mecralarda çıkışı aramakta olan günümüz insanını hareketli, gizemli, romantik, insani bir yolculuğa çıkarmaya aday.

 

Temmuz, 2020 Merkezefendi