Devrim Altıkulaç


Balkon

Balkon

Balkondan martılar gözüküyordu. Önünde uzanan çatıların kiremitlerinde, çatıların ötesinde denizin üstünde, hep bağırtılarıyla. Hep martılar, onlar da olmasaydı… Alıştığı yalnızlığının fon sesleri.

Uzun zamandır çıkmamıştı balkona. Yukarı baktı, gökyüzünün mavi olduğunu, sonsuzluğunu ayırt ettiği o sıcak öğle sonrasını hatırladı. O öğleden sonra çocukluğun bilinmez hangi dürtüsüyle kafasını kaldırıp küçük bir bulut dışında hiçbir şeyin olmadığı gökyüzüne ilk kez görüyormuş gibi bakmıştı. Uzun süre düşündükten sonra “Hayır boş değil, orada mavi var, bir de küçük bulut.” diye mırıldanmıştı. Bu “mutlak an” idi. Hayatı boyunca az sayıda yaşayacağı mutlak anların ilki.

O gün, açık çivit mavisi gökyüzü ve güneş ışıklarının üstünü pırıl pırıl aydınlattığı küçük bulut yer etmişti belleğine. Bu görüntüyü asala unutamayacağını henüz bilmiyordu elbette.

Kadın toparlanıp gittikten birkaç hafta sonra, yıllardır çıkmadığı balkona çıkmıştı o gün. Varlığını yeniden hatırlamış, bakımsızlığına iç geçirmişti. “Niye seni bunca zaman unuttum?” dedi. Çalışma odası o balkona açılıyordu. O yıllarda gün doğumundan batımına ışığın tüm oyunlarını odasından izlemişti. Ancak balkon farklıydı, oradan iç denizin büyük bölümünü, karşısında tarihi yarım adayı, şehrin eski kulesini, ve kendi yakasındaki tren garını görebiliyordu. Haliç ve eski güzel köprü gözükmüyor, tarihi yarım adanın arkasında kalıyordu. Ancak oradaydılar biliyordu.

Gemiler vardı o denizde, uzaklara demir atmış yük gemileri. Adalara gidip gelen yolcu gemileri. Geceleri ışıl ışıl.

İki yıl öncesinin Ege yolculuğunun görüntüleri düştü anılardan. İş için oradaydı. Öğle sıralarıydı. Sarı, sıcak bir öğle. Bilmediği bir bara girmiş, bira istemişti. Yüksek, yuvarlak küçük bir masaya dayanmış, ahşap taburede oturuyordu. İleride yine yüksek masanın yanında, ayakta renkli içkilerini içen iki genç kız dışında bar boştu. Tatil mevsimi henüz başlamamıştı.

Deniz tarafı camla kaplıydı. İçerisi güneş ile yıkanıyor, ışık ahşap zemine ulaşmadan havada tozu ve sigarasının dumanını yakalıyordu. Bir süre sonra başlayan müzik ile beraber kızlar dans etmeye başladı. Birbirlerine dönük, birbirlerini umursamadan öylece salınıyorlardı.

Birasını içerek onları izliyor, ışığı, kızları ve tek başınalığı yaşıyordu. Dans bitip kızlar masalarına dönerken onları hafifçe alkışlamış, onlar da gülümseyerek cevap vermişlerdi.

Anılarını bırakıp balkona döndü.  Denize ve martılara bir daha baktı orada olduklarından emin olmak istermişçesine. Düşündü: “ Akşam dışarı çıkayım, bar, bira… Belki iyi gelir. Hem hayat bu, belli mi olur?”

Barın küçük ahşap kapısından girip, zemine ulaşmak için basamakları inerken kararını vermişti, bahçeye açılan kapının yanında en dipteki masaya oturacaktı. İçeri ilerledikçe artan kalabalığa karıştı. Barmene selam vermek için soluna baktığı an, yüksek tabureden birisi atlayıp boynuna sarıldı. Mavi saçlı bir

kız. Daha önce konuşmamış olsa da tanıyor gibiydi. Mavi saçlı yüksek müziğe rağmen kulağına alçak sesle konuştu: “Nerelerdesin? Günlerdir seni bekliyorum.” Hafif geri çekilerek kadına bir daha baktı, hayır, ayıktı.

Ertesi sabah evden beraber çıkarken adam nasıl devam edeceklerini bilmese de kadın biliyordu. Adama döndü: “Akşam tam burada, saat yedide.” dedi ve cevabını beklemeden kayboldu. Apartmanın önünde bir müddet öylece durdu adam. Sağa sola bakındı, henüz tam ısınmamıştı ortalık. Sonra yukarı, eve çıktı. Birkaç bira içti. Uyudu.

Akşam zamanında aşağı indi. Kapıya. Kadın az sonra geldi, elinde taşıdığı filede yeşillikler ve başka paketlerle. Sarışın gülümsemesiyle öptü adamı. Hemen konuştu: “Sen şimdi git biraz dolaş, bir saat kadar. Dönerken rakı, beyaz peynir de al. Sonra eve gel.” Dedi. Boşta kalan eliyle belirsiz yönleri gösteriyordu. Devam etti: Ama hava kararmadan gel, bu arada evin anahtarını verirsen…” Anahtarı veren adam nerede dolaşacağını bilemeden uzaklaştı.

Döndüğünde zili çalarak eve girmeyi yadırgasa da bunu hemen unuttu. Kadın ona bakıyordu. Sormadığı soruya cevap bekler gibiydi. Balkonu yıkamış, temizlemiş, küçük katlanır masayı açıp üzerine serdiği örtüye çilingir sofrasını kumuştu. Güneş karşıda eski kentin üzerinden batmaya başlıyordu.

Akşam sofradaydılar. Neler konuştular, nelere güldüler. Evlerin ışıkları yandı, uzaklarda o gemilerin. Belki son ada vapuru geçti fark etmediler. Geceye döndü ortalık. Hep o anlarda olduğu gibi sanki ara verilmişti olmadık hayata.

Bir ara kadın susmuştu. Adam düşündü: “Üç, beş saat sonra sabah olacak. Önce gece yitip gidecek., güvenilir, karanlık senin olan serin gece. Sonra sabah olacak. Ne yaparsan yap. Kalan sabahlarından kim bilir kaçıncısı. Ve oradan bakacaksın ki, şu an sadece bir anı.