Hrisa Spiropulu


Galata Cinayeti

Türkçeye çeviren: Barış Yıldırım,  Yunanca’dan çeviren: Thanos Zarangalis

 

Değerli arkadaşlarım Ayşe ile Uğurcan’a

Arkadaşım Uğurcan ısrarlı ve kesindi. Mesajlarında son zamanlarda nasıl aklına geldiyse bilinmez, Kesaria adıyla çağırmamıza ısrar eden eşim Smaragda ile beraber Istanbul’a gitmemizi iki çift beraber vakit geçirmemizi önermekteydi. Eşlerimiz birbirlerini yalnız isim olarak tanımaktaydılar ve o hafta sonu birbirleriyle tanışıp yemek tarifleri değiştirme fırsatı bulacaklardı. Eğer benimkinin, her iki halkın ilişkilerini geliştirme yönünde beraber yemek tarifleri kitabı yazmalarını teklif ettiğini duyarsam hiç de şaşırmayacağım.

Eşim her zaman her yapacağı işte yararlı ve şaşaalı bir şeyler bulur. Herhalükârda, Kesaria’mın karmaşık meseleleri meydana çıkarmakta, olaylara ışık tutmakta usta olduğunu söylemek zorundayım; Karpathos ve Leros adasında iki esrarlı araştırmanın çözülmesinde niyetimiz olmadan yardım ederek yaşadığımız olağanüstü durumlar, dost bir bayan gazeteci tarafından ‘Ege denizi esrarı’ olarak adlandırılmıştı. Yeni ismine gelince almanakı açıp gözüne hoş gelen bir adı seçmesi yetti. Kesaria mı istiyorsun? Olsun, neden olmasın? Şimdi hem Kayserili Smaragda hem Kesaria’nın yortusunu kutlayacaktık; çift yortu, ne âlâ.

Belki de isminin ata topraklarını hatırlatmasını istiyordu. Sevgilimin aklının içindekilerini kimse bilemez. Herhalükârda, madem ki bizimki kraliçe gibi bir hissiyatın içinde, neden keyfini bozayım? Bu şekilde düşünmesi benim de işime geliyor, böyle daha rahatım ve her istediğimi yapabiliyorum, ayrıca evde onun reis olduğu, evi kendisinin idare ettiği sevincini veriyorum. Başımın üstünde yeri vardır.

Son romanım yayınevinin yetkilisinin elindeydi, Kathimerini gazetesiyle çalışmam ise normal bir şekilde ilerlemekteydi, böylece çalışma ve incelemelere bir ara vermek hem zevkli hem de yararlı olacaktı. Yeni izlenimler yeni düşünceler toplayacaktım, kim bilir, bu şekilde yeni bir makale için bir fikir ya da yeni bir maceraya kaynak olabilirdi. Fikirlerimin tükendiği, bir yenileşmeye ihtiyacım olduğu hissine kapılmıştım, Kesaria’mın dediği gibi bir değişime ihtiyacım vardı.  Dostum Uğurcan’ı 2015 yılının eylül ayından beri görmemiştim. O yıl İstanbul’a gidip tanıdık yerlerde dolaşmıştım. Beyoğlu semtinin düzenlediği eski kitap festivaline köklerim dolayısıyla davetliydim.

Beni nasıl bulup konuşmacılar listesine eklediklerini anlayamamıştım, fakat artık bunun hiç de önemi yoktu, ama herşeye rağmen o dört günde yaşadıklarım unutulmaz deneyimdi. Eşim şaka yaparak davetimi ismime borçlu olduğumu söylüyordu: Periklis Anagnostu. Festival yetkilileri yazarlar katalogunu açıp A harfini seçmişlerdi, ayrıca adım kitaplara gönderme yapmaktaydı[1], Periklis ise Antik Yunanı akla getirmekteydi.

Kesaria derler buna, aklına her geleni söyleyebilirdi. O zamanlar neler görmüş neler yaşamıştım! Kitaplar, gravürler arasında dolaşmış, müzeleri ziyaret etmiş, daha çok edebiyat çevrelerinden ilginç insanlar tanımıştım, Zoğrafyon Lisesi ve Sismanoğlion Kültür Merkezinde etkinlikler izlemiştim. O günler bazen yalnız bazen Uğurcan’la birlikte Galata’nın etrafında çapkınlıklar yapmıştık. Ama öyle evliliklerimizi tehdit edecek kadar değil tabii ki, semtin cafe ve wine barlarında gezip tozmuştuk. İyi arkadaşlar edinmiştik. Arkadaşımın eşi Ayşe hanım, aile nedenleriyle doğduğu yer olan Konya’ya gitmek zorunda kalmış biz de fırsat bu fırsat demiştik. Sabaha kadar şarap ve centilmenlerin içtiği diğer içkilerden içmiş, bizim gibi olgun erkeklere göz dikmiş genç bayanlarla bar masalarında flört etmiştik.    Bizimle arkadaşlık etmelerinden, Uğurcan’ın bizim gibi yaşlı kurtları seçmelerinden hoşlanıyorduk. Cüzdanımızın mı cazibemizin mi söz konusu olduğunu bilmesem de,  hâlâ fiyakamızın geçtiğini anlıyorduk. Ama bu bizi az ilgilendiriyordu. Bense dönüş için uçağa bindiğimde herşeyi unutmuştum, bundan dolayı şaka yollu eşim çapkınlık konusundan bahsettiğinde bağırarak itiraz etmiştim. Sonunda ‘başımın tacı’nı hiçbir zaman rencide edemeyeceğimi söyleyerek konuyu kapadım. Ama birkaç gün sonra arkadaşım Uğurcan olanları bana hatırlattı çünkü genç bayanlardan biri uzun süre peşini bırakmadı, cep telefonuna yolladığı mesajlar Ayşe hanımı kuşkulandırdı, zira arkadaşımın eşi gayet zeki bir kadın. Görünüşe bakılırsa eşlerimizin ortak yanları çok, ama nedense bizimki anlamazlıktan geliyormuş pozundaydı. İki hanım beraberce bu mükemmel şehirde unutulmaz bir hafta sonu geçirmek için herşeyi programlayıp organize etmişlerdi. Biz herhangi bir öneride bulunmamış herşeyi onlara bırakmıştık zira zevklerimiz aynıydı. Bizim Kesaria yalnız Süleymaniye camisine gitmek istediğini söylemişti. Belki Hürrem Sultanın mezarını görmek istiyordu, kim bilir? İki tamamen farklı insanın aşkını hatırlayarak heyecanlanmak istiyor olabilirdi.

Kadınların psikolojisi esrarı saklı bir konu. Galata Kulesinden birkaç adım uzakta ve Haliç’e yakın Anemoni Otelinde biraz dinlendikten sonra, giriş salonuna inip arkadaşalarımızn bizi gelip almalarını bekledik. Şabancı Müzesine gidip tanınmış bir Rus sanatçısından Bach’ın çello suitlerini dinlemeye gidecektik.

Orada Uğurcan’ın iş arkadaşalarıyla buluşacaktık. Hanımlarımız kusursuz İngilizce ve Türkçe konuşmaya başladıklarında, ben arkadaşım Uğurcan’ı bir kenara çekip eşlerimizden habersiz eski maceralarımızı tekrarlayıp tekrarlayamayacağımızı sordum.   Fiyakamın hâlâ geçip geçmediğini saptamak istiyordum. Yalnız bu. “Söz veremem”, dedi, “ama yapmaya çalışırım, zor olan Ayşe hanımımın gözaltısından kaçabilmek. Yeter ki eski genç bayanların üzerine düşmeyelim, çünkü Nardıs Bar’da rastladığımız küçükhanımın peşinden ancak birkaç ay önce kurtulabildim”, dedi, ve göz kırparak devam etti, “Aklından bir türlü çıkmıyormuşum, ondan rahat bırakmıyormuş.” Durumdan gurur duyduğunu anlamak zor değildi. Benim böyle bir şansım yoktu.

Emirgân bölgesinde 19uncu yüzyılın mükemmel bir binasında barınan müzeye vardığımızda yağmur çiseliyordu, villanın yemyeşil bahçesindeki koyu bir yeşile bürünmüş ağaç ve bitkileri gök ışığı altında parıldıyorlardı. Uzakta Boğaz Köprüsünün mavi ışıkları ve karşı sahil görünmekteydi. Ay, sanki utanıyormuş gibi yavaşça sık bulutların arkasından başını göstermeye başlamıştı.

Uğurcan’ın iş arkadaşları bizi salonda bekliyorlardı; iş arkadaşlarının çoğu salondaydı çünkü programı kendileri düzenlemiş etkinliğin reklam işini üstlenmişlerdi. Uğurcan’ın iş ortağı Frank, yıllarca Türkiye’de yaşayan bir İngiliz, programın başlamısından biraz önce salona gelmiş, sekreteriyle biraz konuştuktan sonra, resitalin yapılacağı salona girmişti.

Uğurcan, giriş salonunda gülüşüp içki içen genç kız grubuna huzursuzca bir göz attı. Başımı çevirip dikkatle bakınca benim de huzurum kaçtı; kız grubundaki kızlardan birinin yüzü aşina gelmişti. Bir önceki yolculuktan görüntüler gözümün önünden geçmeye başladı. Olumsuz duygular içimi kapladı. Acaba genç kız hâlâ arkadaşımı unutmamış mıydı? Acaba ikinci bir peşine düşme turu mu başlamıştı? Belki de burada bulunuşu bir rastlantıdan ibaretti; ama o kadar milyonluk bir şehirde bu tür karşılaşmalar ne kadar rastlantı sayılabilirdi? Resital bitince bahçeye çıktık. Karanlık yollarından geçip arabaların park edildiği yere kadar yürüdük. Kalabalığın sonundaydık ve eski dost genç hanımın oralarda olmayışı içimi rahatlattı. Herhalde canı sıkılmış resital bitmeden ayrılmıştı. Zaten Bach müziğinden zevk alanlara benzemiyordu. Uğurcan’ın huzurlu bakışı düşüncemi teyit etti. Bu durumda Ayşe’nin kaldığımız otelin alt katındaki wine bar Sensus’e gitme önerisini hepimiz hoşnutlukla karşıladık.

Bu müzik şöleninden sonra herkesin kendi dertlerine dönmesini istemiyorduk. Bir bardak şarap birbirimizi daha sıkı bağlamaya yetecek, ayrılış daha rahat olacaktı.

Bara vardığımızda diğerleri yerlerine oturmuşlardı bile. Kesaria ile Uğurcan’la Ayşe’nin yanına oturduk; karşımızda reklam şirketinin ikinci sıradaki güçlü adamı Frank oturuyordu, yanında grafik sanatçısı Jason, Frank’ın yakın iş arkadaşı 90’lı yıllarda Türkiye’ye gelerek başta İzmir’de sonra İstanbul’da yaşamış, yerel toplumla bağlantı kurmuştu. Marty, A.B.D.’den gelen ama artık temelli İstanbul’a yerleşen reklamcı; Güzel Sanatlar Yüksek Okullarında grafik sanatları öğretmenleri Pınar ile Meltem hanımlar da aynı zamanda reklamcıydı. Yumuşak ışıklar duvarları kaplayan ahşap vitrinlerde sıralanmış şişeler üzerine düştükten sonra aynalara yansıyarak hafif tonlarla ışık gölge oyunları yaratıyor ve bütün bunlar etkileyici bir atmosfer meydana getiriyordu.

Yanımda bazen İngilizce bazen de iyi hatırladığım ama sık konuşamadığım Türkçe konuşuyorlardı. Bilinçaltına yazılan silinmemiş sadece bir süre uyuyakalmıştı. Kesaria’cığım rahat durmayıp diğerlerin sohbetlerine katılıyor, kendine güveni sayesinde güzel bildiği Türkçesini ortaya atıyor ve sohbetin merkezinde olmayı istiyor ya da en azından sohbetin merkezinde olanları anlamayı diliyordu. Frank’ın keyfi yerindeydi; birkaç soda damlalı votkasını içmeye başlamış daha sonra ise hepimizin yaptığı gibi Yanık Ülke şarabını yudumlamaya başlayacaktı. Alkol içmeye alışık olmasına rağmen votka onu baskıdan kurtarıp Marty ile şakalaşmaya yardım etmiş, Marty ise bir taraftan Frank’ı izlerken diğer taraftan diğerlerin konuştuklarına kulak asıyor yeni gelenleri gözden geçiriyordu. Marty’yi eskiden tanırdım ve her zaman şirketteki rolü bir de güçlü kişilik sahibi erkeklerine etkisi aklımı kurcalıyordu.

Belki de çok dil bildiği için gayriresmi danışman rolündeydi, aynı zamanda kozmopolit ve reklam ile grafik sanatlarında çok kuvvetliydi. Yanında rahat ve samimi hissetmem yönünde gayret sarfetmesine rağmen, çoğu kez sanki onu tanımıyormuşum gibi hissediyor, onun gizli ve karanlık yanlarını görmeme izin vermediğine inanıyordum. Hakkını vermek gerekirse erdemlerinden biri yan sapmaya hazır ilişkilerinde sınır koymasını bilmesidir. Bu işi nazik şekilde yaptığı da bir gerçek. Marty’yle ilgili eşime bir şeyler söylemiştim, ama kendimi dışarıda bırakarak alter ego’m Uğurcanı sokmuştum araya. Zaman içinde kendimi korumayı öğrenmiştim.

Gözlerimi Marty’den çekerek Pınar ve Meltem’e çevirdim, daima aklımı kurcalayan, anlamaya çalıştığım iki kadındı. Yakın dostlardı ve har zaman beraberdiler. Kendi özel anları olup olmadığı, sevgilileriyle – onları erkek eşliğinde nedense hiç görmemiştim-  nerede ve ne zaman buluştuklarını merak ediyordum. Çekici ve güzel iki kadın için bu da başka bir esrardı. Ayşe, elinde cep telefonu bazen Kesaria’ya fotoğraf gösteriyor bazen de selfie çekiyordu. Masanın başında oturan Uğurcan,  peynir ve mezelerin servis edildiği tabağın üzerine eğilmiş sürekli atıştırıyordu. Sanki kendi dünyasındaymış gibiydi. Peynirlere olan düşkünlüğünü biliyordum, ama bunun o anda başka bir şey sakladığından kuşkulanıyordum. Belki de bana ilk andan beri söz ettiği stresini kontrol altına almak için olablilirdi.

Müziğin sesi birdenbire yükseldi ve Eta James’in etkileyici sesi düşüncelerime son verdi. Kadehime biraz şarap daha koydum ve sonra Kesaria’ya sarıldım, ancak o benden uzaklaşarak hoşnutsuzluğunu gösterdi. Orta yerde duygularını göstermeyi hiç sevmezdi. Ama zaten ne zaman hoşlanırdı ki? Eşim biraz acayip bir kadındı, erdemleri ve zayıflıklarıyla, ama huylarını öğrenmiş ve şimdiye kadar idare etmeyi başarmıştım. Uğurcan da o 2015 yazının özel günlerinde Bebek ve etraflarında gezerek  bir bardan çıkıp ötekisine girerken yanımda öğrencilik yapmıştı.

Masada herkes küçük gruplar halinde sohbet ederek vakit geçirirken yalnız ben şarabımı yudumlayarak etrafımdakileri izleyerek müzik dinliyordum. Kadınların sohbetinden çıkan uğultu beni ilgilendirmiyordu. Uğurcan cep telefonuyla biri ile konuşuyor, Frank  ise Marty ile tartışıyordu.

Birden hava değişti. Aralarında bir gerginliğin varolduğunu sezinledim. Tartışmalarında kullandıkları bazı İngilizce ve Türkçe sözcükleri kapıyordum. Sanırım son projelerinden birinde başarılı olamadıkları için genel müdür suçu piyasada ün salmış grafikerine yüklüyordu.

“Yarın ofiste konuşursunuz” dedi Jason; sesi titrek çıkmıştı demek yalnız iki kadehle yetinmemişti. Bol içki içiyordu, kanımca Bach suitlerini dinlemeye gitmeden önce kadehleri boşaltmaya başlamıştı. Alkolü sevdiği gibi Bach’ı da severdi, eserini çok iyi biliyordu.

Kadınlarla ilişkileri konusunda ise pek çok bilmiyordum. Dedikodular epeyceydi, ama ben pek önem vermiyordum. Eşini hiçbir zaman toplantılara getirmezdi, biz de biçok şey düşünüyorduk. Sonunda boşandığını öğrendik. Ama o zaman bile geç saatlere kadar süren içki sofralarına katılmıyor,  ofiste kendini işine vermiş yazıp çiziyor işverenin projelerini gerçekleştirmeye çalışıyor bazen sabahlara kadar ofisten ayrılmıyordu. Ayşe’nin dedikodulara dayanan bilgisine göre bir kez evlenmiş boşanmaları ise olaylı geçmişti.

Marty umursuzca baktı Frank ise Jason’un müdahalesine önem vermeden  konuşmasına devam etti. Kravatını gevşetti gömleğinin ilk düğmesini açtı.

Önümdeki sahnede sürekli kıpırdamalar olmaktaydı, ben bir taraftan hülyalarıma dalmışken öte taraftan gruptaki arkadaşların yer değiştirmeleriyle beraber ruhsal değişmelerin de yer aldığını dalgınlığıma rağmen saptayabiliyordum. Son zamanlarda zor günler geçirmekteydim çünkü akşamları bilgisayarın önünde oturduğumda, beyaz sayfanın önünde çaresizce ekrana bakakalıyordum. Zaten  İstanbul’a yeni imge ve izlenimler edinmek, hayal gücümdeki bu tıkanıklığı geçiştirmek umuduyla gelmiştim. Önümde oturan ve varlıkları beni ilgisiz bırakmayan bayanlara, Pınar ve Meltem’e bir göz attım. Yarının neler getireceği belli değil ama benim hareket serbestliğim yoktu ve dikkati çekmeden bakıyordum zira av köpeği eşimin Ayşe’yle sohbet etmesine rağmen beni göz kontrolü altında tuttuğunu biliyordum.

“Periklis, sen ne dersin? Yarın Ayşe’nin önerdiği gibi Heybeli Adaya gidelim mi?” diye sordu serüvenlere her zaman “evet” diyen eşim.

“Bilmem” diye dalgınca cevap verdim, Uğurcan’la bir yere gitmeyi karalaştırdığımızı ekledim.

“Evet ama o da gelecek” diye heyecanla cevap verdi Kesaria. Sesinde şaşırdığını gösteren bir tını sezdim.

Bakışlarımı yardım istercesine arkadaşıma çevirdim. Uğurcan, zor durumumu anlamasına rağmen Jason’a dönüp Frank’ın nereye gittiğini sordu. O zaman ben de büyük patronun ortada görünmediğini anladım. Pınar ile Meltem şimdi Marty ile sohbet ediyorlardı, anladığım kadarıyla hoş bir şeyden bahsediyorlardı çünkü kibar bayanlara uyan gülümseme ve nazik gülüşler sürekliydi. Meltem, bir ara cep telefonunu çıkarıp fotoğraf çekmeye başladı.

“Frank’ı da bekle” diye bağırdı Ayşe, “Ama nerede kaldı? O kadar zaman hâlâ tuvalette mi? Biri telefon etsin ya da gidip bir göz atsın.”

Birazdan beyaz peçetenin altında kalmış Frank’ın cep telefonunun sesini duyduk. Tuvalete bir göz atmaya daha kimse gitmemişti.

Kaygılı sesleri duyunca hepimiz ayağa fırladık. Sanki kötü haberi bekliyormuşuz gibiydik.

Otel memuru sarihti. Biri Frank’ı yerde baygın bulmuştu, hemen ambülans çağırmışlardı.

Uğurcan tuvalette doğru yürümeye başlarken bana dönüp onu takip etmemi istedi. Diğer arkadaşlara yerlerinde oturup beklemeleri söyledi. “Acaba polislere haber versek mi?” diye sordum. “Neden çağıralım? Herhalde fazlaca içitiği şarap dokanmıştır. İlk yardımı bekleyeceğiz, geç kalmaz birazdan gelir. Şarapla votkayı karıştırdığını görmiştüm.”

“Ama ne zaman tuvalete gitti? Hiç haberim olmamıştı.”

“Bilmiyorum. Eşinle konuşuyordum. Herhalde o zaman olmuştur.”

Tuvaletin kapısını açtığımızda tanıdık bir koku burnuma geldi. İlk anda neyi anımsattığını çıkaramadım. Koridorun duvarındaki likör resmi, Kesaria’nın son yıllarda sıkça yaptığı acıbadem likörünü hatırlattı. Bağırışlarımızdan sonra toplanan meraklı kalabalığını dağıttıktan sonra sinirli şekilde dar mekânda gidip gelen arkadaşıma karşın soğukkanlılığımı korumak istedim.

Frank’a yaklaşıp üzerine eğildim; başlangıçtaki kuşkularımı yalanlayan ya da teyit eden bir işaret aradım.

Arkadaşımızın bayıldığını söyleyen kişi büyük bir yanlışlık yapmıştı, ya da bize masal anlatmak istemişti. Arkadaşımız çoktan ölmüştü ve bu uzaktan bile anlaşılacak kadar açıktı. Yüzü maviye bürünmüştü bu da kandaki oksijen eksikliğine işaretti. Bunu adli tıp doktoru arkadaşımdan öğrenmiştim; onunla buluşup yazdığım senaryolar ve gelecekte yazacağım öykülerde karşılaşacağım bazı karanlık konuları aydınlatmakta bana yardımcı oluyordu. Biraz daha eğilip lacivert renk alan dudaklarına dikkatlice baktım.

Kuşkularım sürekli doğrulanıyordu. Uğurcan’a baktığımda sinirli halinin zaman ilerledikçe arttığını gözledim. Şaşırmış görünüyordu, ağzını açıp tek kelime söyleyemiyordu; duyduğu dehşet yalnız gözlerinden belli oluyordu. Kuşkularım yerindeyse zavallı Frank’ın dehşet dolu son dakikalarını tahmin edebiliyordum.

Buraya kadar gelebilmesine şaşırdım, çünkü böyle durumlarda ölümün aniden geldiğini biliyordum. Maktul nefes alamaz duruma gelir ve kısa sürede can verir. Bir taraftan iyi sayılbilir zira aksi takdirde maktul can çekişir. Nefes alamamak insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri. Başağrısı, kasılma ve mide bulantısını eklersek cehennemin ta kendisi olur.

Daha erken bulmuş olsaydık ve siyanürle zehirlenmiş olduğunu bilseydik eminim hayatını kurtarabilecektik. Böyle durumlarda amil nitrat ampülleri bile bir işe yaramayacaktı çünkü karşımızda son derece etkili ve insan vücuduna hızla zarar veren bir düşmanla karşı karşıyaydık. Artık yalnız morgda kuşkularım teyit edilecek ya da yalanlanacaktı. Ancak o zaman nasıl öldüğünün bir önemi olmayacaktı.

“Uğurcan, sanırım biri Frank’a kötülük yapmışsa polisi çağırıp delillerin kaybolmasını engellemeliyiz. Eminim barın yetkilisi  yalnızca ilk yardımı çağırmakla yetinmiştir. Derisinin rengine bakılırsa zehirlenmeden şüphelenmemek mümkün değil” dedim kesin olarak. Romanlarımda kullandığım zehirlerle ilgili araştırmam etkileyiciydi. Bilgi ve hayal gücümü zenginleştirmişti.  Arkadaşım cevap vermedi, sadece ne düşündüğünü belirtmeyen, bazen samimiyet mesajları bazen erişilemsi güç ve karanlık, bütün duygusal tezat ve gerginlikleri taşıyan bakışıyla bana baktı. Cebinden cep telefonunu çıkarıp bir numara tuşladı. Sinaşi ismini duyduğumda kime telefon ettiğini anladım.

Sinaşi, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde polis müdürü ve Uğurcan’ın çocukluk arkadaşıydı, Pontus’ta, eski adı Kotiora olan Ordu’da doğmuşlardı. Sinaşi, Karadeniz şehirlerinde eski eser kaçakçılığı ve kaçak avcılıkla ilgili davaları çözmüş, İstanbul’da ise Başkomiser İliu ile bayan Komiser Georgiu ile işbirliği yaparak benzer davaların faillerini yakalamışlardı.

Biraz sonra polis arabalarının sirenlerini duyunca rahatladım. Birkaç dakika sonra daha önceki İstanbul ziyaretlerimde kendisiyle birkaç kadeh sarap içitiğim Sinaşi’nin uzun ve zayıf siluetinin yaklaştığını gördüm.

Bizi selamlarken umursamaz göründü, çevresine bir göz atıp onu izleyen iki yardımcısına dönerek başıyla işaret etti. Yardımcılarından biri otuz, otuz beş yaşlarında bir erkek ile göz alıcı, uzun boylu ve zayıf vücudu ile daha çok bir mankeni hatırlatan  genç bir kadındı. Erkeklerin çoğunlukta olduğu polis teşkilatında nasıl çalışmayı becerebildiğini düşündüm. Dar pantolonla beyaz bluz dişiliğini vurgulamaktaydı.

“Burada ne olmuş?” diye sordu ve Frank’ın cansız bedeni üzerine eğildi. “Ne olmuş buna?” Sonra Uğurcan’a dönerek “Ortağın değil mi?” diye sordu; soru gereksizdi zira Frank’ı çok iyi tanıyordu. Hiç birimiz cevap vermeyince devam etti. “Rengi hiç hoşuma gitmiyor. Adli tıp doktorunu çağırıp otopsi yaptırmamız gerekecek sonra hemen morga taşımalı. Ahmet, yaklaş da etrafa bir göz at. Ha, kırmızı şeridi de çekmeyi unutma. Sıkı kontrolün bitmesine kadar cinayet mahaline girmek şu andan itibaren yasak. Herşeyi kılı kırk yararak kontrolden geçirin. Hiç bir şey gözünüzden kaçmasın. Giriş kapısını kilitleyin kimse çıkmasın, ayrıca bara yeni müşterilerin girmesini engelleyin. Emine soruşturmayı yürütecek. Emine, not almayı unutma. Ama ilk önce masada Frank’ın elinin değdiği herşeyi al. İçki içtiği kadehi, içinde bulunlarıyla beraber tabağını, çatal ve bıçağı. Biraz acele et, garsonlar toplamasın, bir de masanın etrafındakilerini topla” dedi genç hanıma bakmadan. Bunu ben yapamayacaktım çünkü gözlerimi üzerinde tutmaktan zevk alıyordum. Acaba ona yardım etmeyi önerebilir miydim?

Sinaşi daha sözünü bitirmeden Emine bir yardımcısıyla beraber hemen ortadan yok oldular. Onu takip edip hizmetine girmeye kararlıydım. Bir taşla iki kuş vuracaktım. Bu şartlar altında da olsa hem yanında bulunmanın zevkini tadacak hem de gelişmeleri izleyecektim. Dikkatli bakışımın sayesinde esrarlarının aydınlatılmasında katkım olduğu polis davalarına takıntılı olmuştum.   Metodik eski polis kurdu Sinaşi doğduğu küçük kenti, Ordu’yu terkederek büyük şehrin usta polisleri ve karanlık labirentlerinde dolaşan tehlikeli tipleriyle boy ölçüşmeye gelmişti.  Sonuçlara bakılırsa hiç de kötü gitmediği, yetenek sahibi, marifetli olduğu anlaşılıyordu. Çetrefilli olayları aydınlatmakta gösterdiği başarı sonucu hemen terfi olması da aynı gerçeği gösteriyordu. Bu olaylardan bazılarını Whatsapp’la konuştuğumuzda Ayşe üşenmeden bana anlatmaktaydı.  Tuvalete giden koridora girdiğinde Sinaşi bana biraz yorgun göründü. Gözleri etrafındaki çizgiler onun yüz ifadesini vurguluyordu, eşim Kesaria’nın dediği gibi kır saçları ise daha cazibeli kılıyordu. Beşinci on yılına girmesine rağmen, spor yaptığından atletik yapısı onu daha genç gösteriyordu. Bıyığının seyrekleşmeye başlamasına rağmen hâlâ siyahtı. Buna belki de erkek ve kadınların gençliklerinden birşeyler kalmasına yardım eden yeni speylerin de katkısı olabilirdi. Sinaşi’nin yanında sesiz ve kımıldamadan duran Uğurcan’a yaklaşarak kulağına Başkomiserin yardımcısına soruşturmada yardımcı olmayı istediğimi fısıldadım. “Burada öyle şeyler olmaz” dedi kesin bir tavırla. “Arkadaş olmasına rağmen Sinaşi böyle bir şeye izin vermez.”

“Her halukârda sormazsak öğrenemeyiz” dedim ve Başkomisere döndüm.

Gözünden hiçbir şey kaçmayan Sinaşi “Ne var?” diye sordu. Antenleri her zaman hazır bekler durumda ve menzilleri de genişti. Ezeli dostumuz Arnavutköy’deki balıkçı meyhanesinde rakımızı yudumlarken her zaman tetikteydi, etraftakileri gözlüyor ara sıra sohbet ediyordu. Sanırım emekli olunca yazmaya başlayacak. Şimdiden kendisini bu işe hazırlamak maksadıyla yerli ve yabancı polisiye romanlar okuduğunu biliyordum.

İsteğimi mırılandıktan sonra “Neden olmasın?” dedi. İlk anda kulaklarıma inanamadım. Uğurcan da şakınlıkla karşıladı. O zaman Uğurcan’ın yapmış olduğu ve ofisteki masasının arkasındaki duvara astığı reklamı hatırladım: no guts no glory.

“Zaman herşeyi değiştiriyor, dostum. Hiçbir zaman kesin ve emin olmamalısın. Bizimki yeni gelişmelere uydu” dedim yeni yardımcısını ima ederek. Herşeyi bilen pozunda olmak istemediğimden lafı hemen kestim.

Ancak heyecanımı kontrol altına almalıydım. Bir taraftan çok güzel bir kızın yanında olacak öte taraftan soruya çekilenleri bir yandan dinleyip öte yandan göz kontorlünde tutacaktım. Başkomiserin kararını değiştirmesinden korkarak hemen uzaklaştım. Tabii ki arkadaşlarımızdan birinin başka bir kimsenin kararıyla hayatını kaybettiği sürekli aklımdaydı. Ayrıca hem benim hem Uğurcan’ın soruşturmadan geçeceğimiz kesindi, ama önce Frank’ın yanında oturanlar soruşturmadan geçecekti yani Marty, Pınar, Meltem ve Jason. Sonra karşısında oturanlar, Ayşe, Kesaria, Uğurcan ve ben.

Barın salonunda derin sessizlik hüküm sürüyordu. Herkes bıraktığım gibi yerinde oturuyor ve iki kişilik gruplar halinde aralarında konuşuyordu. Salondakiler, Emine, onun yardımcısı ve benim varlığımı anladıklarında salonda soğuk rüzgar esmeye başladı.

Kesaria koluyla Ayşe’yi dürttü ve başıyla bizi gösterdi, Ayşe cep telefonuyla uğraştığı için yakın gözlükleri gözlerinden çekerek bizim tarafa baktı. Diğer arkadaşlara bir göz attığımda Jason’un bakışının anlamını çıkaramadım, belki de şaşkınlıkla ironi arası birşeydi.  Parmaklarıyla yeni oluşmaya başlayan dazlak kafasını parmak uçlarıyla okşamaya başlamıştı, bu bildiğim kadarıyla ne yapacağını bilememek ve korku işaretiydi. Pınar ve Meltem kendi aralarında birşeyler mırıldanıyordu; yüzlerinde donmuş bir ifade vardı, duygularını anlamak imkânsızdı. Zaten şimdiye kadar bunların ikisi benim gözümde esrar dolu iki kadındı.

Açık bir kitap gibi hiçbir şey gizlemeyen diğer arkadaşların tersine hiçbir zaman istediklerinden fazla görmeme izin vermemişlerdi. Geçmiş hakkında ya da aileyle ilgili konulardan bahsetmekten kaçınıyorlardı ve daima beraberlerdi. Biriyle konuşmaya kalktığımda diğeri de hemen yanımıza geliyordu. Herşeye rağmen kabiliyetli olduklarını kabul etmek gerekir zira eserleri yerel ve uluslararası yarışmalarda ödül kazanmışlardı. Beraber çalıştıkları, birinin eserinde arkadaşının unsurlarının varlığından söz ediliyordu fakat bu durum olumsuz şekilde yorumlanmıyordu. Diğer grafikerlerin eserlerini kopya ettikleri dedikodusu pek kaale alınmamış zira kadınlar hayal gücü ve özgüven sahibi olduklarını ispat etmişlerdi. Aleyhlerine söylenenlere aldırış etmeden çalışmaya devam etmişlerdi.

Soruşturma başlamadan önce Emine yeleğinin büyük cebinden plastik eldivenler ve şeffaf naylon torba çıkardı, eldivenleri taktıktan sonra Frank’ın masasından topladıklarını naylon torbada saklamaya başladı, daha sonra Frank’ın oturduğu yanın tozlarını aldığını gördüm.  Bütün topladıklarını onu yakından takip eden yardımcısının eline veriyordu. Herşeyi özgüven ve zarafetle yaptığına dikkat ettim. Zaman zaman uzun parmaklarıyla yüzüne düşen saçlarını itiyor ara sıra cep telefonuna göz atıyordu. Sanırım birinin onu aramasını bekliyordu. Acaba teşkilattan mı yoksa sevgilisinden miydi? Çünkü bu kızın güzel gözleri için erkeklerin diz çökerek yalvaracaklarına inanıyordum. Örneğin bizim Kesaria’nın eline düşeceğim tehlikesine rağmen ben de yapardım. Şarap şişeleri üzerindeki etiketlere bakıyormuş gibi yaparak, zarif endamını gösteren dar blucini seyrediyordum. ‘Ah, keşke gençliğimi bir daha yaşayabilsem’ diye düşündüm. Herşeye rağmen dış görünüşüm hâlâ ilgi çekiyordu, son yıllarda genç kızların olgun erkekleri kolladığı bir gerçekti. Sanki genç erkeklerin odak noktası artık kadınlar değildi. Farklı zamanlar farklı adetler…

Toplama faslı tamamlandıktan sonra bizim masaya yakın yuvarlak bir masaya geçtik; Emine, not tutabilmek için dizüstü bilgisayarını açtı. Amirinin direktiflerine uyacaktı. Bakışıyla etrafı taradıktan sonra gözü tam karşısında duvarın içine yerleştirilmiş aynaya ilişti.

Benim bakışım da o yöne yöneldiği zaman sokağa bakan penceredeki yansımayı gördüm. İki kedi camın önünde poz alarak salonda oturanları seyrediyordu. Hiç olmazsa bana öyle geldi. Kedilere olan merakım biraz da bizim Kesaria’dan geliyordu; bizimki kaldığımız yerin hayvanseverler derneğinde ücretsiz çalışmaktaydı.

Emine zarif bir hareketle ufak teybi çalıştırıp Jason’dan gelip ifade vermesini, gördüklerini, dikkatini çeken herşeyi anlatmasını istedi. Bu tür olaylarda ilk dakikalar hatta saatler çok önemliydi.

Soruşturmadan geçecek kimselerin adını içeren listeye hızlı bir göz attım; garson hatta bar sorumlusunun bile adları yazılıydı. Bizim arkadaş grubu yandaki masalarda oturanlarla ön sıradaydık, daha sonra barın şefiyle içeceklerden sorumlu kişi de sıralarını alacaklardı.

Barda çalışanlarla başlaması gerektiğini düşündüm. Acaba Frank’ı tanıyorlar mıydı? Kim olduklarını, Frank’la ilişkileri olup olmadığını öğrenmek ilginç sonuçlar verebilirdi. Aklım sürekli çalışıyor çeşitli senaryolar inceliyordu. Bizim Kesaria’ya bir göz attım, ama o kendi dünyasındaydı, Ayşe ise cep telefonuyla uğraşmaya devam ediyordu.

Yandaki masada oturan iki çiftin yüzlerinde donuk bir ifade vardı; yüzlerindeki sabit şaşkınlıktan onları şüpheli listesinden çıkarmaya yeterdi. ‘Acele etme’ diye söylendim ve Emine’nin notlarına bir göz attım. Allahım! Kargacık burgacık yazısından hiçbirşey anlayamıyordum. Kendine ait  yazı kodları uygulamaktaydı; kesik sözcükler, yarıda bırakılmış cümleler.   Marty’nin adını duymayı beklerken asık suratlı Jason gelip karşımıza oturdu.

“Kimsiniz? Maktulle ne ilişkiniz vardı?”

“On yıldan beri Frank’la beraber çalışıyorum. İngilizim ve yirmi yıldır İstanbul’da yaşıyorum. İş için gelmiştim ama kentin cazibesi beni esir aldı. Rum bir bayana aşık olup onunla evlendim. Beni terketti ama Heybeli adasındaki eviyle kedilerini bıraktı. Yorgun olduğum zaman adaya gitmiyor burada Anemoni otelinde kalıyorum. Sensus barı hoşuma gidiyor, bazen tek başıma bazen arkadaşlarla geliyorum. Frank, şirketimin organize ettiği bir kongreye çağrılmıştı, orada tanıştıktan sonra beraber çalışmaya başladık.”

“Buraya geldiğinizde nasıldı? Tuhaf bir şey dikkatinizi çekti mi? Bir hastalık işareti gördünüz mü? Yanında oturuyordunuz, belki birşey görmüşsünüzdür. O iki bayanın yayındaydı. Bir şikâyeti olmuş muydu?”

“Hayır. Her zamanki Frank’tı. Marty’ye karşı biraz kavgacı tavrı vardı, ama Frank her zaman öyleydi. Biriyle kavga etmek için daima bir neden bulurdu en iyi iş arkadaşı olsa bile. Bu özellikle yorgun olduğu zaman olurdu. Bu şekilde içini boşaltıyordu, yani bir neden bulup birisine saldırmaktan hoşlanırdı. Artık benim dönemim geçti. Dediğim gibi Marty ile kavga ettiğini duydum. Marty yakın iş arkadaşı ve işine çok değer verirdi. Ama Frank çok kolay görüş değiştiren bir tipti, biri çıkar Marty’nin işinin bir değeri olmadığını söylerse, Frank hemen inanabilirdi.  Bu kadar akıllı bir insan için tuhaf bir tutum. İyi ki bu sinir krizleri pek uzun sürmez, yani sürmezdi demek istedim. Anladığınız gibi hâlâ öldüğüne inanamıyorum.”

“Eşinin, eski eşinin demek istedim, Frank’la ilişkileri nasıldı?” diye Emine’nin sert bakışı altında sordum. Bakışımı diğer yana çevirdiğimde Uğurcan’ın Ayşe ile Kesaria’ya yaklaştığını gördüm. Eğilip eşinin kulağına birşeyler fısıldadı sonra bana dönüp anlam dolu bir bakışla baktı. Neden öyle baktığını kestiremedim.

Jason sanki benden bu soruyu bekliyormuş gibiydi, zira eskiden beri aramızda açığa vurulmamış bir hoşnutsuzluk vardı. Ben bile kulaklarıma inanamıyordum, bu soruyu soracak cesareti nerede bulmuştum? Gerçi bu söylentiyi eskiden duymuştum. Her halukârda olan olmuştu bir kere. Eski iş arkadaşından o olay için intikam alma düşüncesi aklıma takılmıştı. Zaten intikamın soğuk yenilen bir tabak olduğu söylenir. Öyle değil mi? İçimden bir ses beni sakin tutuyordu.

“Bir Rum kadınla, Evgenia ile evliydim” diye başladı konuşmaya. Adını söylediğinde göz kapakları sinirli şekilde açılıp kapandı, ağzı da kurumuş gibiydi.

“Yıllar önce beni terketti, ne zamandı hatılamıyorum bile” diye ekledi ağırlaşan havayı hafifletmek için, “Heybeli adadaki babadan kalma evi bana ve kedilerine bıraktı. Genel olarak orada yaşıyorum, ancak yorgun olduğum ya da arkadaşlarla eğlenmeye çıktığımda burada, Otel Anemoni’de kalıyorum. Bugün de bunu yapmayı planıyorum.”

“Güzel de bunlar konumuza pek yardım etmiyor” dedi Emine. “Biraz önce de söylediniz. Eski eşinizin Frank’la ilişkileri nasıldı?”

“Farklı aşamalardan geçti. İlişkileri olduğu söylenmesine rağmen kendisi bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Beni terkettiğinde genç bir Yunanlıyla Selânik’e yaşamaya gitti. Onlar için burada yaşamak zordu. Genç Yunanlı ondan çok gençti.”

“Ya Frank’la durum nasıldı?” diye üsteledi Emine.

“Sanırım eski eşim ondan hoşlanmıyordu çünkü avucunun içine alamıyordu. Yunanlı gençle Heybeli adasındaki bir kilisenin avlusunda tanışıp onunla kaçtı. Bırakmış olduğu notu çerçeveledim. Çok ilginç!”

Emine anlam dolu bir bakışla bana baktı, sanki intikam olasılığını ciddi saymıyordu. Gözleriyle sanki ‘Karısı onu terketmiş da ne olmuş? Karısının eski aşığını öldürüp de ne kazananacaktı’ diyordu.

Ben de makul görmeye başladım. Emine’nin kısa sessizliği soruların yönünü değiştireceğini gösteriyordu. Öyle de oldu.

“Buraya geldiğinizde maktulun psikolojik durumu nasıldı?”

“Herzamanki gibi bir an neşeliydi öbür an sinirli. Tanıdığımız Frank. Niyeti bilinmeyen Frank.”

“Bir olayın yıldönümünü mü kutluyordunuz yoksa bir arkadaş ve iş arkadaşı toplantısı mıydı?” diye araya girdim çünkü uzun süre ağzımı kapalı tutamıyordum.

“Sanırım bir arkadaş önerdi, önem vermedim, kim olduğunu hatırlamıyorum. Resitalden sonra arkadaşlarla bir içki içmek için geldik.”

“Masadakilerle ilişkileri nasıldı?”

“Sanırım iyi. Pek çok ayrıntı bilemiyorum çünkü Frank kendine kapanık bir insandı. Bence bu en büyük kusuruydu. Şirketin gizli saklı taraflarını yanına alıp götürdü. Bazı olayları kaydetmiş olması olası, çünkü bütün olan biteni bir USB’ye geçirdiğinden kuşkulanıyorum. Günlük ya da aniden hayatını kaybetmesi durumunda bir vasiyetname gibi bir şey. Herşeyi öngörmek alışkanlığı vardı, ölümünden sonra kendisi hakkında söylenecekler onu çok ilgilendiriyordu.”

“Bir şeyden korkuyor, tehdit alıyor muydu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

“Hayır, bana öyle bir şey söylemedi. Ama dediğim gibi Frank pek konuşmazdı”.

Hemen atıldım “Bu günlüğün, USB’nin nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum Emine’nin sözünü keserek.

“Hiç fikrim yok” dedi kapalı cep telefonuna bakarak. Galiba söyleyeceklerinin bundan ibaret olduğunu şimdi başka şeyler yapmak istediğini göstermek istiyordu.

Emine derin bir nefes alarak iyi bir öğrencinin dikkatiyle soruşturmayı takip eden yardımcısına baktı. Genç yardımcı küçük teybin ‘off’ düğmesine basarak kapattı. Bana dönerek bakışıyla birkaç dakika dinlenmek istediğini gösterdi. Ayağa kalkıp bayanların yanında oturan Uğurcan’a yaklaştım.

“Sinaşi nerede? Burada olacağını sanıyordum. Neden kayboldu?”

“Adli tıp doktorunu bekliyordu. Adamlar cesedi alır almaz buraya gelecek. Aman Allahım bu ne dert! Şirketimize vurulmuş büyük bir darbe.”

Şaşkınlıkla baktım; yakın iş arkadaşı hayatını kaybetmişti halbuki o şirketine vurulan darbeden bahsediyordu, borsada tahvil fiyatlarının düşeceğinden, dedikoduların, karanlık işlerin ortaya çıkacağından dem vuruyordu.

“Öyle bakma” dedi, “Bunun benim ve iş arkadaşlarım için ne anlama geldiğini bilemezsin. Neyse, bu iş nasıl olur da tam burnumuzun dibinde olur, anlayamıyorum.”

“Sinaşi birşey söyledi mi? Frank’ın neden birden yıkıldığını açıklayabildi mi? Adli tıp doktoru ne dedi? Acaba doğru tahmin etmiş miyim?” diye sordum.

“İlk değerlendirmesini duyabildim ancak. Frank’ın derisinin renginden, ölümün birdenbire gelmesinden, yardım için vakit bulamamasından zehirlenme olduğu kanısında. İyi tahmin etmişsin. Otopsiden, laboratuvar sonuçlarını aldıktan, toksik analizlerin yapılmasından sonra daha iyi bileceğini söyledi. Yani birkaç gün sonra. Ama ellerinden geldiğince işleri hızlı yürüteceklermiş. Ama sonuçların çıkması zaman alır, bunu sende bilirsin. Şansa bak, işte Sinaşi burada” dedi ve başıyla kapının önünde heybetle duran Sinaşi’yi gösterdi. Başkomiser meslektaşlarına doğru yürüdü ve Emine’nin yanında oturarak yardımcısının yaptıklarından kısa bir özet istedi. Emine’nin yardımcısının not defterine bir göz gezdirdi.

“Devam edin” dedi.  “Sıra kimde?” Başını çevirince beni gördü, bakışı beni tedirgin etti, soruşturma  masasında benim yerim olmadığını düşünmesinden korktum.

Bana doğru eğilip eğer birşeyin dikkatimi çekip çekmediğini, duyduklarımla bir değerlendirme yapıp yapmadığımı sorunca çok şaşırdım.

“Diğerlerin de ifadelerini duyduktan sonra görüşürüz” dedim kendimden emin bir şekilde. Acele edip sonradan beni zor duruma düşürecek bir şey söylemek istemiyordum. Zaten o zamana kadar önemli bir şey dikkatimi çekmemişti.

Marty gelip ifadesiz bir yüzle oturan Sinaşi’nin yanına oturdu. Epeyce heyecanlıydı, bu da normal bir şeydi çünkü bütün akşam Frank’la sohbet ediyordu, ayrıca son yıllarda gelişen ilişkilerinden herkes haberdardı. Şirketin temel direklerindendi; bilgileri, hayal gücü, kozmopolit karakteri ve yeni fikirleriyle şirkete yeni müşteriler ve kazanç getiriyordu.

Çok dil bilir, reklamcılar ve gerek Türkiye gerek yurt dışında işadamları çevrelerinde tanıdıkları vardı. New York’ta bir üniversitede dizayn ve grafik sanatlar eğitimi almıştı. Anne ve babası 70’li yıllarda hükümet aleyhtarı olarak Prag’dan kaçıp Amerika’ya sığınmıştı. Babası bir kolejde edebiyat öğretmenliği yapmıştı, Marty ise kitap ve sanat eserleri dolu bir evde büyümüştü. İstanbul’a 90’li yılların sonlarında İngilizce tedrisat yapan bir özel üniversite tarafından Uluslararası Hukuk öğretmek için davet edilen Amerikalı eşini takip ederek gelmişti.

Şaşkın ve üzgün mavi gözleriyle bize bakarak beklemeye başladı. Jason’un tersine olay dolayısıyla duyduğu hisleri gizlemeye çalışmıyordu. Kişisel nedenlerden üzüldüğünü anlıyordum, kendisini bütün ülkeye tanıtan şirketin olumsuz reklamdan etkilenmesi galiba onu ilgilendirmiyordu. Televizyondaki kadınların önleyici tedbir olarak sağlık muayenesinin önemi ve enerji tasarrufu spotu ona şöhret kazandırmış ve tanıdık kişi yapmıştı. Frank değerini tanıyor ve parasal isteklerini karşılamakla kalmıyor şirketin Uğurcan’dan sonra ‘number one’ elemanı yapıyordu.

Emine, Sinaşi’nin söze başlamasını bekledi, onun ifadesiz şekilde suskun oturduğunu gördükten sonra, kendisi sormaya başladı:

“Maktulle ilişkiniz nasıldı?”

“İş arkadaşıydık. Frank işimi bir gazetede görmüş ve benimle tanışmak istemişti. Bu yıllar önceydi. O zamandan beri birbirimize çok yakındık. Ailecek yurt içi ve yurtdışı seyahatlere bile çıkıyorduk.”

“Burada yanyana oturuyordunuz. Size şimdi değerlendirebileceğimiz birşey söyledi mi? Belki o an size önemsiz gelmiştir. Tavrında tuhaf birşeye dikkate ettiniz mi?”

“Tuhaf… Zannetmiyorum…” Duraksadı. Bana doğru sanki duygularımı anlamak istermiş gibi baktı. Ben ifadesiz kalmaya devam ettim. Aklımdan geçenleri göstermek istemiyordum.

Birkaç dakikanın geçmesini bekledikten sonra müdahale etmenin zamanının geldiğini düşündüm.

“Hangi konuyu tartışıyordunuz? Neden tartışmanız gergin bir havadaydı? Yüz ifadeniz neden gergindi? Frank korkuyormuş gibi göründü” diye gözlerine bakmaktan kaçınarak sertçe sordum.

Neden acaba? Ona ait gizli bir şeyi açıkladığım için suçlu mu hissediyordum? Bu tartışmada, bu basit fikir ayrılığında esaslı şeylerin belki de motivasyonun saklı olduğunu sezinliyordum. Marty’nin üzgün gözlerini gördüğümde bu soruyu sorduğuma pişman oldum. Ama artık çok geçti, Emine ile Sinaşi bakışıp iskemlede kımıldadılar.

Duruşlarından ikinci ve belirleyici turun başlayacağını anlıyordum. Ve öyle oldu. Sinaşi soruşturmayı üstüne aldı; Marty’yi köşeye sıkıştırması an meselesiydi. O daha yüksek rütbeliydi. Sinaşi yalnız görünüşüyle etrafındakilerine otoritesini kabul ettiriyordu. İçine işleyen bakışı insana kaçma yolu bırakmıyordu.

Marty toparlandı; gözlerinde hayal kırıklığını, teslimiyetini görmemek imkânsızdı. Kendini bırakıp hikâyesini anlatmaya başladı. Sonunda anlaşıldı ki en hafif ama aynı zamanda hassas konulardan bahsetmeye başlamştı.

“İlk başta şaka yaptığını sanmıştım. Yani içinde salvia bitkisi olan bir saksı ve üstünde ‘I Think of you’ ve imzamın bulunduğu bir not aldığını söyledi. ‘Bunlar matrak şeyler’ diye cevap verip üstelemedim çünkü sarhoş olduğunu sandım. Fakat o aynı tonda devam etti. Ama en önemlisi biraz sonraydı.  Ünlü Hacıosman ailesi için reklam kampanyası yapma fikrini rakiplerimize satmakla suçladı beni. Olacak şey değil! Alef reklam şirketinde çalışan bir yakını, Frank’a ellerinde tasarımlar olduğunu söylemiş. Onların ellerine nasıl geçtiğine dair herhangi bir fikrim yoktu, ama Frank laftan anlamaz bir haldeydi.

Benimle çalışmaya son vermekle tehdit etti. Ne yapabilirdim? Konuşmamaya karar verdim çünkü devam etmekte bir anlam yoktu. Tabii ki onunla çalışmak benim için önemliydi, gerçeğin ortaya çıkması da aynı derecede önemliydi, ama o an devam etmekle bir sonuca varılamayacağı ortadaydı. Frank kendi dünyasındaydı, beni dinlemiyordu. İncinmiştim, ama Frank’ın, Farika şirketinin kudretli adamının bir kötülüğe uğramasını dilemek aklımın bir kenarından bile geçmedi. Bana söyledikleri hoşuma gitmezse bile ben ona kötülük yapmazdım. Sorumluyu başka yerde aramalısınız” diye ekledi ve cebinden mendilini çıkrıp alnındaki teri silmeye başladı. Onu anlıyordum. Derin gerginlik sinirlerini alt üst etmişti, ter bunun neticesiydi.

Sinaşi kendiyle konuşmak istermiş gibi gözlerini yere dikti ve birkaç saniye sonra dudaklarından sade bir “Evet” döküldü ve Marty’ye gidebileceğini söyledi. Emine’yle kısa süren konuşmasında benim ve Uğurcan’ın adının geçtiğini duydum.

Uğurcan’a başıyla işaret etti, o da gelip yanıma oturdu. Gözlerindeki ifade gibi karanlık gergin bir gülümseme vardı dudaklarında. Anlaşılması güç arkadaşım olmuştu gene. Bu anlarda değişmeyeceği doğaldı.

Emine beklenen soruları sormaya başladı. Nerede? Ne zaman? Kim? Nerede oturduğunu sorduğunda, Uğurcan başıyla beni gösterip o önemli anlarda beraber oturduğumuzu ima etti. Ben gecikmesiz teyit ettim. Beraber sohbet ediyorduk. Uğurcan yanımdan hiç ayrılmamıştı.

“Ortak ve yakın iş arkadaşısınız. Aranızda anlaşmazlıklar var mıydı? Ekonomik konularda anlaşmazlıklardan söz ediyorum.”

“Ortağımla herhangi bir anlaşmazlığım yoktu. Basit bir neden yüzünden. İkimiz de başarmak ve paylaşacağımız kazancı çıkarmak istiyorduk. Sonuçta birbirimize ihtiyacımız vardı, her ikimiz de şirketin başarısı için emek sarfediyorduk. Onun güçlü hayal gücü vardı, ben çizim ve sentezde iyiydim. Düşündükleri kalemimle et ve kemik oluyordu. Ayrıca, o kadar yıldır beraber çalışıyoruz, onu özleyeceğim kesin” diye samimiyetle ama biraz da soğukça ekledi. Sanki söylemek zorundaymış gibi bir hali vardı.

“Aranızda kara bulutlar yok muydu? Hukuki ihtilâflar?” diye üsteledi Emine. “Bir zamanlar bir dergide aranızda birtakım uyuşmazlıkların meydana geldiği konusunu okumuştum. En azından bir söyleşide Frank bunu ima ediyordu” diye ekledi.

“Hangi konudan bahsettiğinizi anlayamıyorum. Bildiğiniz gibi bütün insanlar farklı görüşlere sahiptir. Anlaşmazlıklar da her zaman vardır. Bizim bu kuralın dışında kalmamız imkânsız. Fakat anlaşmazlık başka, birini yok etmek başka. Frank benim için çok değerliydi ve onu özleyeceğim kesin, ayrıca bürodaki gerginliklerimizi de özleyeceğim.   Çünkü bürodan ayrıldıktan sonra herşeyi bir kenara bırakıp unutuyorduk. Bunu hem şirkete hem de bize yararlı olacağından yapıyorduk.” Bir bardak su istedi ve sessiz kaldı. Sözlerinin etkisini anlamak için Emine’ye baktı. Sinaşi’ye bakmaktan kaçınıyordu.

“Ortağınızın ölümünden kârlı çıkacak birini ya da birilerini tanıyor musunuz?”

“Hiçbir fikrim yok. Şu an kafam son derece karışmış durumda. Hiçbirşey düşünemeyecek haldeyim. Çok üzgünüm. Bundan sonra şirketimiz aynı olamayacak.”

“Siz bay Anagnostu, ekleyecek birşeyiniz var mı? Masaya oturalı tuhaf bir şey gördünüz mü?”

“Sanmıyorum, herşey normal görünüyordu. Herşey büyük hızla gelişti, bu yüzden bir şey bilemiyorum.  Ayrıca yabancıyım, maktulun iş arkadaşlarıyla olan ilişkileri hakkında bir şey bilmiyorum. Buraya her gelişimde buluşuyorduk. Arkadaştık. Aynı şey Frank Atina’ya gelince oluyordu.” Doğaldır ki, cazibesiyle beni büyülemesine rağmen Frank’la arkadaşımın arasındaki gizli rekabetten söz edemezdim. Ona gölge düşürme hatasını hiçbir zaman yapmayacaktım. Diğer yandan Uğurcan’ın bir karıncaya bile kötülük yapmayacağından emindim. İhtiraslı olmak başka katil olmak başka. Sinaşi ‘yabancıyım demek işine geliyor’ anlamında bir bakışla baktı ama sessiz kaldı; anlamlı bir sessizlik. Her halukârda ben de rolümü oynamalıydım.

“Acaba Frank intihar etmiş olmasın?” dedim yüzümde masum bir ifadeyle.

Böyle bir ihtimale pek inanmıyordum çünkü Frank gibi tipleri iyi bilirdim, ama kuşkuları başka yöne yönlendirmek, Sinaşi’nin arkadaşımı rahat bırakmasını sağlamak istiyordum. Emine hanım başka yerlere gidip baksın. Bu yerler bize aitti ve buna izin vermeyecektim.

Bir gürültü ve ardından kedi miyavlaması duyuldu. Bar sahibi hanımın kedisi kaçıp masa ve iskemler arasında dolaşmaya başlamıştı. Güzel bir kediydi, sık siyah beyaz tüylüydü. Püsküllü kuyruğu sağa sola sallanıyordu. Kapının yanındaki diğer masalarda oturan bazı hanımlar çığlık atmaya başladılar herhalde dört ayaklı canlılarla birlikte aynı mekânda barınamıyorlardı. Eşim Kesaria’yı kediyi alıp kucaklamaya hazırlandığını gördüm. Kedi zarif bir hareketle uzaklaşıp eşimi sap gibi ortada bıraktı. Kesaria şoka uğradı, bir dört ayaklı ona sırtını çevirip gitmişti.

Retorik soruma boşuna cevap bekliyordum. Kimse cevap vermeye tenezzül etmedi. Aksine, Emine’ye daha ileri gitmesine yol açmış oldum. Bu arada bir cep telefonunun sesi duyuldu. Sinaşi birtakım anlaşılmaz sözlerle cevap verdi. Anladığım kadarıyla adli tıp doktoru onu ofisine çağırıyordu. Morga gidecekti. Herhalde birşeyler bulunmuştu. Sinaşi, Emine’ye bir iki direktif verdikten sonra sessizce ayağa kalkıp uzaklaştı.

Pınar yanımıza oturunca önemli birşey öğrenmeyeceğimizi anladık. Yakından dikkatlice bakarken bana gördüğüm en sıkıcı yüz gibi göründü. Birşey bilmiyorum, birşey görmedim diyerek başladı.

Emine başını eğmiş bir şeyler düşünüyormuş gibiydi. Galiba isteyerek kadını rahat bırakıyordu. Acaba benim göremediğim bir şey mi görüyordu? Acaba Sinaşi gitmeden önce kulağına bir şey mi fısıldamıştı? Bir stratejisi olup olmadığı anlaşılmıyordu.

“Frank ya da başka bir arkadaşınızın tuhaf bir hareketine dikkat ettiniz mi?”

Pınar karşısındakileri daha iyi görebilmek için gözlerini araladı. Herhalde göze tutturulan mercekleri takmamıştı, bu durumda ne görebilir ki zavallı. Miyop olduğunu, gözlüksüz pek iyi göremediğini biliyordum. Her halukârda kendisi ve Meltem’in Frank’la çok iyi ilişkileri olduğunu, şirketle işbirliği perspektiflerinin çok iyi göründüğünü söyledi. Hatta Frank’la anlaşmaya vardıklarını ve Frank’ın yakında anlaşmalarını iş arkadaşlarına açıklamayı planladığını da ekledi. Eğer Uğurcan, Frank’ın ona danışmadan iş çevirdiğini öğrenmiş olsaydı küplere binerdi. İçimde bir ses beni tedirgin etti.  Acaba? Hayır, imkânsız, rekabet yakın arkadaşımın böyle bir eyleme girişmesine yol açamazdı.  Onu için ‘Benimle olmayan karşımdadır ve her yolla yok olmalıdır’ kuralı geçerli değildi. Bazen sinirlerine hakim olamadığını biliyordum, ama o kadar. Şamatacıydı katil değil. Ortağını ya da bir başkasını yok etmeyi düşünemezdi. Kesin olan Meltem ile Pınar’dan hiç hoşlanmadığıydı.

“Tuhaf bir şey görmedim. Aramızda konuşuyorduk. Birinin Frank’a zarar verebilecek bir hareket yaptığını görmedim. Hayatını kaybetmeden biraz önce ofisindeki bazı bitkilerin ne tür bir özen istediklerini anlatıyordum. Son zamanlarda yetiştirdiğim salvialardan bahsettim. O zaman Frank bunlarla ilgili sorular sormaya başladı zira biri son zamanlarda ona salvia göndemeye başlamıştı. Frank’ın ses tonu biraz tuhaf gelmişti. Birden sıcak davranmayı bırakarak soğuk bir atmosfere girdi.”

“Güzel. Teşekkür ederiz. Lütfen arkadaşınıza gelmesini söyler misiniz?” dedi Emine not defterine bir göz atarak. Başını Meltem’e doğru çevirerek gözleriyle yaklaşmasını işaret etti. Dikkatle baktım. Her zamanki gibi dar pantolon giyiyordu, saçları kabarıktı. Bileğinde bir dövmenin olduğunu gördüm, Çin ejderhası gibi bir şey. Gerilmiş dudakları inatçı bir kişiliğin işaretiydi, yukarı çekilmiş omuzlar ise kibir ve kararlılık gösteriyordu. Bir gün Ayşe’ye ‘Bir şeyi başarmak istediğinde bir bacaya girmekten bile çekinmez’ demiştim. Karşımıza geçip oturdu, bakışı yana çektiğimiz içinde horozibiği çiçeği olan cam vazoya takılmıştı.

“Maktulün yanında otururken bir şey dikkatinizi çeldi mi?”

Bakışını vazodan çekti ama soru soran Emine’ye değil barın derinliklerine bakmaya başladı. Parmakları ayaklarını yanında bıraktığı çantasının kayışını yokluyordu.

“Her şey normaldi” dedi “ilgimi çekecek bir şey olmadı. Zaten ben sürekli Pınar’la, Frank da Marty ile konuşuyordu. En iyisi ona sorun.” Ses tonu, küçükken arkadaşlarımın yaramazlık yapan çocuğu ispiyonladıklarında aldıkları ses tonunu hatırlattı. Bana çok savunmasız, karıncaya bile zarar vermeyecek biri olarak göründü. Aklım Marty’ye takılmıştı çünkü sürekli Frank’ın yanında oturuyordu ve kesinlikle gerekli zehir dozunu verebilecek fırsatı bulabilirdi. Zaten, bilmediğimiz bir neden yüzünden masada tartışıyorlardı.

“En iyisi Marty’ye sorun. Galiba Marty’ye bazı fikirlerini rakiplerine verdiğini söylüyordu. Marty ile işbirliğine son vermeyi mi düşünüyordu?”

Evet. Bunu beklemiyorduk. Tartışmalarının bazı ayrıntılarını biliyordu. Emine’ye baktım; o renk vermeden daha fazlasını öğrenmek için soru sormaya başladı. Sık sık “başka birşey, önemli birşey bilmiyorum” cümlesini tekrarlıyordu. Meltem kendisine kapanmış, kabuğuna çekilmiş konuşmaktan kaçınıyordu. Biz bekliyorduk ama sıranın Ayşe ile benim Kesaria’ya geldiğini anlıyordum.

Ayşe alnına düşen sarı perçemini geriye iterek yanımıza rahatça oturdu. Herhalde korkacak bir şeyi olmadığını göstermek istiyordu. Alnı açık yüzü paktı. Uğurcan’ın Frank’la ne kadar yakın ne kadar birbirlerine bağlı olduklarını söylemekle başladı. Film festivalleri ve resim sergileri izlemek için beraberce sayısız Avrupa seyahati yapmışlardı. Frank’ın öldüğüne, şirketin koridorlarında, ofislerinde arkadaşını tekrar göremiyeceğine  inanamıyordu. Frank’ın Marty ile çok gergin bir tartışması olduğunu teyit etti, ama bu Frank için alışılmış bir şey olduğunu da ekledi.

“Eğer bu tavrı karşındakinin öldürme dürtüsünü uyandırsaydı, çoktan öldürülmüştü” diye ekledi dudaklarına alaycı bir gülümseme alarak.

Marty’nin Frank’la bazı ciddi uyuşmazlıkları olduğunu bilip bilmediğini sordum. Fazla düşünmeden Marty’nin Frank’a ait bir fikri rakiplerine verdiğini ve son hafta her sabah Frank’ın üzerinde ‘I think of you’ yazan bir notla içinde salvia bitkisi    olan bir saksı aldığını duymuştu. Marty’nin yolladığını nereden bildiğini sorduğumda, notun sonunda sade bir M harfinin olduğunu söyledi. Eski ilişkilerinin varlığı dolayısıyla, Frank Ayşe’ye saksıyı Marty’nin yolladığından şüphelendiğini söylemişti. Ona bütün bunları kim söylemişti? Aklım birine gidiyordu, ama emin değildim. Ama ne zaman vakit bulup da söyleyebildi?

“Söyleyeceklerim bu kadar” dedi sonunda kesin bir tavırla ve gitmek için hazırlandı. Ayşe, hemen dersten bıkıp okul avlusuna çıkmak isteyen yaramaz öğrencilerin izlenimini verdi bana. Neşeli yüzü gölgelendi, gitmek üzereydi. Bize pek hareket serbestliği bırakmıyordu. Söylemek istediklerini söyleyip gitmek istedi. Başka ekleyecek bir şeyi olmadığını kesin şekilde gösterdi. Karşımda bildiğim Ayşe duruyordu. Uğurcan bu kadını sevmişti. Zayıflıkları bile meziyete çevirme kabiliyetine hayrandım. Ben birşey söylemiyordum, olacakları beklemeye başladım. Daha ileri gidecektik.

Birkaç dakika süren sessizlikten sonra Emine neşeli ve iyi niyetli arkadaşımızdan bir netice çıkmayacağını anlamış ve bana dönerek Kesaria’nın Türkçe konuşup konuşamayacağını sordu. Benim kadar iyi değilse bile eşimin konuşabileceğini, Atina’daki İstanbullular Cemiyetinde aldığı dersler sayesinde sorulanları anlayabileceğini ve cevap verebileceğini söyledim. Evde dedeleri kendi aralarında Türkçe konuştukları çocukluk yıllarından Türkçe bildiğini söylemeyi ihmal ettim. Herhalukârda zor durumlarda çeviri yapabileceğimi ekledim.

Eşim biraz önceye kadar İstanbul’da ne kadar güzel vakit geçirdiğimizi söyleyerek başladı konuşmaya. Bir cinayete tanık olabileceği hiç aklından geçmemişti. Tanık kelimesini vurgulayınca dildeki gelişmesine şaşırdım. Türk dizi filmleri çok etkiliydi, onlar sayesinde Kesaria öğretmeninden öğrendiklerinin pratiğini yapıyordu.

Youtube’de takip ettiği ‘Küçük Cinayetler’ kelime haznesini zenginleştirmişti. Çevirmek zorunda olmayışım hoşuma gitti, böylece eşimin baskısından kurtulmuş oldum.

Emine, eşimin sözünü keserek Frank’ın kalkıp tuvalete gitmesine kadarki zaman süresinde tuhaf bir şey görüp görmediğini sordu.

“Hayır, hiçbirşey görmedim. Ancak bir an yere düşeceğini sandım. Kayık gibi sağa sola gidip geliyordu. Durumu çok şarap içmekle açıkladım. Aklım başka birşeye gitmedi” diye ekledi masum bir yüz ifadesiyle. Zaten nasıl gidebilirdi ki? Her zaman hikâye uyduran ufak aklı… Frank’ın kalktığında sendelediğini kimse farketmemişti.

“Evet. Başka birşey?”

“Şimdi konuşurken başka birşey düşündüm, ama söylemeye değer mi, bilmiyorum.”

“Tabii ki” diye cesaretlendirdi Emine. “Herşey faydalıdır. Bir sineğin Frank’ın yanında uçtuğu bile.”

Başını kaldırıp gözlerini bana dikti. Önemli saydığı bir noktayı açıklayacağını anladım. Nefesimi tutup bekledim.

“Birşey görmedim.  Sadece Frank yerinden kalktığı zaman sarhoş gibi yürüyordu.” Durdu. Ciğerlerindeki havayı boşalttı ve önemli noktayı açıkladı.

“Herşeyi göremezdim, çünkü maktulun kalkmasından biraz önce ışıklar söndü. Birkaç saniye içinde çok şey olabilir.”

Kendinden memnun bana anlamlı bir bakışla baktı, ben ise Emine’ye döndüm. Bakışlarımız buluştu. Daha önce hiçbirimiz elektrik kesilmesini düşünmemişti, acaba ışığın sönmesi mahsus yapılan bir hareket miydi? Emine’nin bakışında şaşkınlık vardı, onun için derhal hayranı olduğum eşimin sözlerini teyit ettim. Sık olaylar birbirini takip ederken bir anlık elektrik kesilmesini unutmuştum. Benim gibi diğerleri de önemli sayıp ondan bahsetmeyi gerekli görmemişlerdi. Zaten önem verilecek birşey değildi ki… Büyükleri arıyorduk, halbuki bizim Kesaria küçüklere ve detaylara dikkat ediyordu.

 

Küçük bir aradan sonra barda çalışanların sorgusu yapıldı ama önemli birşey çıkmadı. Herkes işinin başındaydı, Frank’ı tanımadıklarını söylediler. Bunun gerçek olduğunu anlamak için Emine’nin adamları işe başlamalıydı.

Şef şüpheleri üzerine çekemezdi zira Samsun’dan yeni gelmişti. Daha insanları ve şehri tanıyabilecek zamanı bulamamıştı. Buna rağmen Emine belki geçmişinde karanlık bir nokta olabilir düşüncesiyle geçmişinin ayıklanması yönünde direktif verdi. Birşey bulacağından hiç emin değildim ama gene de herşey olabilir.

Belki buradan biri şefi satın almıştı. Bu senaryo hoşuma gitmedi, zayıf bir ihtimal sayıyordum, çünkü işinde başarılı bir kimsenin birkaç dolar için katil olabileceğine inanmıyordum, motivasyonun daha güçlü daha kişisel olmalıydı.

Sinaşi, Emine ve yardımcılarının birçok şey aramaları, bağdaştırmaları gerekiyordu. Örneğin Frank’ın geçmişten tanıdıkları, siyanür gibi kuvvetli zehirleri bulabilecek kişiler. Çünkü adli tıp doktoru, arkadaşımızın maviye dönüşen cildini gördüğümde uyanan şüphelerimi teyit etmişti.

Salvia bitkisi ve saksıdaki not Marty ile Pınar’ı düşündürüyordu, ama Sinaşi dikkatliydi ve şimdilik birşey söylemiyor birşeyler yapmıyordu. Her iki iş arkadaşım bilgi toplama yarışına girişmişlerdi.

 

Ben sık sık Emine’ye telefon edip gelişmeleri soruyordum. İyi ki benim gibi her yere burnunu sokan bir yabancıyı başından savmayı düşünmedi. Her zaman işi başından aşkın Sinaşi telefonla aramalarıma cevap vermiyordu; böyle zamanlarda içine kapandığını biliyordum, ama herhalde Emine’ye benimle konuşmasını tembih etmişti çünkü Leros ve Karpatos adalarındaki esrarın çözülmesinde katkım büyük olmuştu.  Sanırım göstermemesine rağmen bile benimle gurur duyuyordu.

 

Eşlerimiz gelecek Cumartesi için Nişantaşı’ndaki Cafe Symbol’de buluşmaya karar vermişlerdi. Uğurcan’la ben onların takı arayışlarına katılıp katılmayacağımıza daha karar vermemiştik.

Eşim Kesaria, küpe ve bilezik gibi birkaç takı almadan İstanbul’dan ayrılmak istemiyordu. Bu sefer Kapalıçarşı’ya gitmeye tenezzül etmedi, pek alışılmış geliyordu ona, çünkü artık –Atina’nın Kolonaki’si dediği- Nişantaşı gibi şık bir yer tanımıştı.

Ama sonunda planlar değişti çünkü Uğurcan bazı smartphones görmek istediğini hatırladı, böylece eşimin isteklerine boyun eğdim. Daha kolayca kabullenmek için iyi bir amaç uğruna gittiğime kendimi inandırmaya çalıştım.

Alacağı takılar hakkında vereceğim tavsiyeler dışında, yanında olmamın bir başka nedeni alacağı takılar sayısına bir fren koymak yönüdeydi.

Buradaki bolluğun ve çeşitliliğin eşimin gözlerini kamaştıracağına emindim. Çünkü eşim Kesaria ekonomik krizin ne demek olduğunu ya anlamıyor ya da anlamak istemiyordu. Türk lirasının dolara karşı değeri düştüğünden herşeyi alabileceğine inanıyordu.

Bileziklere olan aşırı sevgisini hepimiz biliyorduk, bu bir kusurdu, çünkü mücevherat çarşılarında  günlerimizde kaba saba görünen takılara çok para harcıyordu. Eşimin bu kötü huyunu değiştiremediğimden kendime kızıyordum.

İlk tanıştığımızda akraba ve dostlarla buluştuğumuz zaman sıkıntı duyuyordum, zira kollarını Anadolulu ninesinden kalma altın bileziklerle dolduruyordu. ‘Rafta saklı kalacaklarına…’ diye söyleniyordu. O zamanlar bu tavrı beni sinirlendiriyordu, ama şimdi tatlı buluyorum. Beraber yaşamanın getirdikleri…

“Cep telefonun çalıyor, duymuyor musun?” Eşimin sesinde azarlayan bir ton vardı. Telefona cevap vermekte geç kalıyordum.

Bir köşede durup kadınların kuyumcu dükkanına doğru yürümelerini takip ettim. Önümden güzel genç kızlar, şık giyinmiş olgun hanımlar geçmekteydi.

Kadınlar burada uzun boylu, mükemmel ince bedenli, çarpıcı badem gözlü, çıkık elmacık kemikliydi, içimdeki ava çıkmak isteyen erkeği uyandırıyordu.  Ama Uğurcan’ı dinledikten sonra çok üzüldüm çünkü verdiği haber bana son günlerde yaşadığımız kötü anları hatırlattı. Sinaşi, Uğurcan’a telefon etmiş toksik analizlerin Frank’ın kanında siyanür olduğunu gösterdiğini söylemişti. Üç yüz mg/m3 ölmesi için yeterdi. Siyanür iyonları hücrelerin nefes almasını engellediğini çünkü mitokondria enzimini yok ettiğini anlattı. Kimyaya olan sevgisini biliyordum. Ancak o anda bu konudaki bilgilerini sergilemesini beklemiyordum. Zavallı Frank’ın derisinin mavi renge bürünmesinin ve dudaklarının şişmesinin nedeni buydu. ‘Size dememiş miydim?’ diyecektim ki kendimi tuttum. Ahmakça konuşmanın sırası değildi.

“Ya bardağı? O da kontrol edildi mi?” diye heyecanla sordum.

“Onda da siyanür izleri bulundu, ama parmak izleri kendisinin” diye cevap verdi Uğurcan. “Daha önlerinde çok iş var; herhalde daha dikkatli bir soruşturma için bizi Emniyet’e çağıracaklar. Sizi de çağıracaklarına göre bilet tarihlerinizi değiştirmelisiniz” diye ekledi.

“Ha, evet” dedim heyecandan çok çaresizlikten. Bir yandan İstanbul’a kalacağımdan hoşnuttum; arkadaşlarla güzel vakit geçiriyor, lezzetli yemeklerin tadını çıkarıyor, çeşitli güzel yerleri ziyaret ediyordum. Diğer yandan soruşturma ve cinayet araştırmasının sonunun belli olmamasını tedirginliği vardı üzerimde.

Bazı gerçeklerin su yüzüne çıkması, kesin bildiğimiz şeylerin yıkılması beni üzüyordu. Evet, bir taraftan olaylar bana yeni fikirler verebilirdi, ama öte yandan o kadar bencilce düşünmemek gerektiğini de biliyordum. Bir arkadaşın ölümü söz konusuydu.

Diğer taraftan katilin öfkesi Frank’ın ölümüyle yok olup olmadığını düşünüyordum. Belki de evet. Ama işler öyle değilse acaba sıra kimdeydi? Uğurcan mı? Şu an şirketin büyük patronu kendisi. İş arkadaşlarıyla, son zamanlarda işlerine son verdiği çalışanlarla ilişkilerine bir göz atmalıydık. Son günlerde küskünlükler artmıştı.

Belki biri kötü patronları cezalandırma işini üstlenmişti. Frank’ın zehirlenmiş olabileceği konusunda kuşkularımı Uğurcan’a söylediğimde, bana yaptığı açıklamaları hatırladım. Cildinin rengi ile şişkin dudakları siyanür gösteriyordu. Bu işaretlerden dolayı cesedin bulunduğu mekânda acıbadem kokusunu belli belirsiz hissetmiştim.

Yakın iş arkadaşının bir gün içinde siyanür olan küçük bir şişeyle gelmesi tuhafına kaçmıştı. Bu aylar önceydi. Uğurcan şişenin içindekini parfüm sanmıştı, ama Frank dokanmamasını tehlikeli olduğunu söylemişti. Kasasında saklayacaktı.

Nerede bulduğunu sorduğunda metal kaplamalarla uğraşan bir dostunun verdiğini söyledi. Ne yapacağını soruğunda ise kısaca:

“Şimdilik bilmiyorum, belki gelecekte lazım olur” diye cevap vermişti. Zehirlenmesinin bu şişeden alınan zehirle yapılması durumunda, kendi ölümüne yol açacağını nerden bilebilirdi. Ama hayat böyle, diye düşündüm. Siyanürün nereden geldiği hiç önemli değildi.

O gün Uğurcan’ın sözlerine pek önem vermemiştim, ama şimdi tuhaf bir şekilde bütün bunların bir anlamı olabileceğini, Frank’ın esrarlı ölümünün çözüm bulmasında katkısı olabileceğini düşünmeye başladım.

Acaba kendisi mi hayatına son vermişti? Ama bu dünyadan mantıksızca ayrılışı Frank’ın kişiliğine uymuyordu. Gene de insanların baskı altında bulunduklarında nasıl tepki verecekleri bilinmez. Acaba Marty’nin bütün bunlarda rolü neydi?

 

İki kadına yaklaştığımda ünlü kuyumcu dükkânı Gasia’nın vitrinlerindeki daha çok Osmanlı dönemini hatırlatan yarımaylı madalyon ve bileziklere baktıklarını gördüm. Gözlerim vitrinin bir köşesine zarifçe yerleştirilmiş afişe kaydı. Sara Jessica Parker’in boynundaki altın toplu gerdanlıktan siyah bedenini beyaz taşlar süsleyen kanatlı bir balık asılıydı.

“Ne fısıldaşıyorsunuz? Aleyhimde mi konuşuyorsunuz?” dedim espri yaparak varlığımı hissetirmek için.

“Tabii ki hayır. Sen dünyamın merkezi değilsin sevgilim” dedi Kesaria Türkçe konuşarak Ayşe’nin de anlayabilmesi için

“O zaman?”

“Bir önceki kuyumcu dükkânında Meltem’i gördük. Herhalde müşteri değildi zira hiçbir zaman takı taktığını görmedim. Kendine büyük özgüveni var; gün boyunca bıraktığı açık renk rujdan başka bir şey kullanmaz. Dükkân sahibi olduğu görünen adamla ise bir hayli samimiydi.”

“Tuhaflık bunun neresinde?” diye sordum masum bir ifadeyle. İki kadın birbirlerine bakarak gülüştüler.

“Sinaşi’ye söyleyeceğim” diye atıldı benimki.

“Sinaşi’nin işi çok, öyle boş şeylerle uğraştırma adamı” dedim umursamaz bir ifadeyle.

İlk başta düşündüklerini neden bana açıklamıyorlar diye şaşırdım, ama Kesaria’nın ketumluğu belki bütün başarının kendisine ait olmasını, tebriklerin tamamıyle kendisine yönelmesini istediğindendir diye düşündüm. Herhalukârda eşim taktiğini değiştirmişti çünkü Leros adasında her düşündüğünü bana açıklıyor, görüşümü alıyordu.

Şimdi Ayşe’yle cephe kurmuşlardı. Biz kadınlar bir tarafta, siz erkekler öteki tarafta. Bu da eşimin oyunlarından biriydi. Önemli değil, bir kez daha onu tatmin edebilirdim. Dükkandan ayrılacağımız zamanı iple çekmeye başladım. Vakit geçirmek maksadıyla takıların fiyatlarını kontrol ediyordum. Birden kalbim duracak sandım. Bu dükkân bizim cüzdanımız için değildi. Soğukkanlılığımı koruyup konuşmamaya karar verdim.  Gücümü daha sonraya saklıyordum.  Seçimlerinin beni korkuttuğunu göstermek istemiyordum. Eğer ben ipi bu tarafa gerersem, o öteki tarafa doğru çekecekti. En iyisi ekonomik açıdan rahat bir kadın görüntüsünü bozmamalıydım. Son gülen iyi güler derdi annem. Bir bilezik bir aylık maaş değerindeydi. Ödeme zamanı geldiğinde aklı başına gelecekti. Ve öyle oldu. Eşimi iyi tanıyordum.

Bir hafta önce Sensus wine barında o gece orada bulunanlar, şimdi Fatih’te, Kapalıçarşı ve Sahaflar’a çok yakın Emniyet Müdülüğünün beşinci katındaki salonunda oturuyorduk. Hiç kimse konuşmuyordu.

Uğurcan koridorda bir aşağı bir yukarı gergin bir şekilde gidip geliyor ya da camlardan dışarıya, yola bakıyordu. Bense, sırtımı duvara yaşlamış karşımda yan yana oturan arkadaşlara bakıyordum. Yan ofislerden ellerinde dosyalarla memurlar çıkıp giriyordu. Sinaşi’nin ofisine ilk giren Marty oldu. Çıktığında bana eski ifadesine yeni birşey eklemediğini söyledi.

Tasarımları rakiplerine kimin verdiğini, Frank’a salvia bitkisini kimin yolladığını bilmediğini ekledi. Konuşurken üzgün ve yorgundu. Çay almak için yanımdan ayrılınca not defterimi çıkarıp kendim hazırladığım şüpheliler listesinde adını karaladım. Marty yıkılmış görünüyordu. Marty’yi Pınar, Meltem, Ata çifti, o gece orada olmayan ama işvereni hakkında çok şey bilen Frank’ın sekreteri, Kesaria ve ben takip ettik. Sinaşi’yi beni son olarak davet etmesine ikna etmiştim. Yeniden değerlendirme yapmak istiyordum. Başkomiserin düşündeklerini söylemesini beklemiyordum, ama en ufak bir bilgilendirme senaryomu tazelelendirmeye yetecekti.

Meltem hakkında bana sorduğu bir soru beni düşünmeye yöneltti. Benim Nişantaşı’ndaki dükkânda onu görüp görmediğimi sordu. Evet diye cevap verdim, eşim ve Ayşe’nin de onu görüp yorumlar yaptıklarını söyledim, ama ben pek önemsemedim, Meltem pahalı dükkânları severdi. Belki de almasına imkan olmadığı takılara bakıp vakit geçirmesi hoşuna gidiyordu. Biz de New York’un 5’inci Caddesindeki Tiffany’ye gitmiş ama birşey almamıştık. Eşime şaka yollu bu işi gelecek yolculuğumuzda bitireceğimizi söylemiştim.

Cesaretimi toplayıp neden sorduğunu sordum, ama o cevap yerine yeni bir soru sordu. Bu soru bir öncekinden daha tuhaftı.

“Barda ışıklar söndüğünde herhangi bir hareket gözüne ilişti mi?”

“Hayır, çünkü kısa anlık karanlık beni şaşırttı” dedim ve o an başkomiserin neyi ima ettiğini anladım. Bir şimşek çakıp beni karanlıklardan çıkardı. Bunlar ne biçim sorulardı? Neden kısa anlık elektrik kesilmesi hakkında sorular soruyordu? Ben o anı aklımdan silmiştim, ama demek bazıları unutmamıştı. Acaba o anda birşeyler mi olmuştu? Bunu neden daha önce düşünmemiştim?

 

Dışarı çıktığımda eşim Kesaria, Ata çifti ile sohbet ediyordu. Ayaklarımda bir ağırlık hissediyordum, eşimi neşeli ve çevreye uymuş bir halde görünce sinirlendim. ‘Sakın kıskanıyor olmayasın, Anagnostu?’ diye kendi kendime sordum. Bu yaşta kıskanmak olur mu?

Jason, kendini iyi hissetmediğini ve Heybeli adaya gidip eve kapanacağını söyledi. Birkaç gün yalnız kalmak, bisikletle dolaşmak, okumak istediğini sırtının arkasında yapılan entrikaları unutmaya çalışacağını ekledi. Soruşturma süreci biter bitmez kendine bir Londra seyahati ikram edecekti. Diğerlerimizin birbirimize ihtiyacımız vardı ve ayrılmayı düşünmüyorduk. Ata ve Anagnostu’lar birbirlerine bağlıydılar, ailelerimizin eskiden gelen arkadaşlıklarından başka şimdi ortak bir arkadaşın esrarlı ölüm anına katılmıştık.

 

İki gün sonra güneş dolu bir Pazar, boş geçen bir günden sonra –eşimin çeşitli çarşılarda keyifle gezmeleri hariç- Sinaşi ve Ata çiftiyle Ordu kentinin eski adını alan Kotiora restoranında buluştuk. Restoran sahibi benim ailemin de doğduğu yer olan Karadeniz sahillerinde doğmuştu.

Yemekleri çocukluk yıllarımı hatırlattı zira anne ile büyükannemin yemekleri o bölgenin tatlarını taşıyordu. Orada evimdeymişim gibi hissediyordum. Restoran sahibi orta yaşlı, uzun boylu heybetli, bembeyaz saçlı, kostüm ve kravatlı, son derece dikkatli giyinmiş olarak bizi girişte karşılayıp diğer masalardan biraz uzak sakin bir köşeye yerleştirilmiş masaya oturttu. Duvarlarda Ordu’dan manzaralar gösteren resim ve fotoğraflar asılıydı. Bir köşede fındık bazlı Ordu ürünleri sergilenmişti.

Hepimiz yerimize oturup Sinaşi’nin bize anlatacaklarını merakla dinlemeye koyulduk. Kesaria’nın keyfi yerindeydi, sürekli özgüvenle hayranlarını bekleyen bir sinema yıldızı gibi gülümsüyordu. Ufak aklından geçenleri merak etmeme rağmen anlaşmazlığa düşmemek için sustum. Diğer yandan herhalde çaresizlikten Ata çifti yemek listesinin sayfalarını çeviriyordu. Bense gizemli Sinaşi’yi anlamaya çalışıyordum. Sessiz, yüzünde ciddi bir ifadeyle daha doğrusu sert bir bakışla otururken ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Kendine kapanmıştı. Eşinin başının ağrıdığı bahanesiyle gene tek başına gelmişti. Her sefer aynı şarkıyı söylüyordu. Biz onu dinliyor ama ağzımızı açıp birşey söylemiyorduk, ama aramızda sık sık bu konuyu tartışıyorduk. Aralarında bir sıkıntı olmalıydı ama dostumuz konuşmak istemiyordu. Zaten ketumluğu ile ünlüydü; bu tavrını anlıyordum çünkü benim ailem de öyleydi. Frank’ın ölümü konusunda da aynı ketumluğu göstermemesini umuyordum.

Yemeğimize ısırganotu çorbası ve ayranla başladık fakat Sinaşi olayları açıklamak arkadaşlarıyla yaptıkları araştırmaların sonucunu paylaşmak istemiyordu. Sohbeti o tarafa götürmek istedimse de o kaytarmayı çok iyi biliyordu. Eşimin doğrudan Sinaşi’ye hitap ederek araştırmanın başından beri kendisinin ve yardımcılarının başarılı olacaklarından emin olduğunu söyleyince neredeyse kalbim duracaktı.

“Suçluya nasıl vardınız, söyler misin Sinaşi? Sonunda tutuklamalar yaptınız öyle değil mi? Hepimiz Marty’nin yaptığına, yani Frank’ı zehirlediğine inanıyorduk” diye ekledi benimki. Ben şaşkınlıkla bakarken o umursamaz göründü.

Sanki büyü çözülmüş başkomiserin dili açılmıştı. “İlk anda bizde öyle düşündük. Marty heyecanlıydı, öldürme nedeni ve fırsatı vardı. Sensus’teki yemek sırasındaki tartışmaları onu şüphelilerin liste başına götürüyordu. Tabii ki masum olduğunu söyledi ama heyecanı Frank’la ilgili birşeyler saklamak istediğini gösteriyordu. Dahası, salvia bitkisiyle tuhaf notları kendisinin yolladığına inanıyordum, ancak sonunda Kesaria ile Ayşe’nin dikkatli bakışı bizi başka yöne bakmaya yöneltti. Pınar bu bitkiyi kendisinin yetiştirdiğini söylemişti, dolayısıyla yakın dostu Meltem’le bağdaştırmak zor olmadı.  Fakat bu nokta ne yeterli ne de delil oluşturucuydu. Böylece ikinci soruşturmada yemek sırasında elektrik kesilmesinin olduğunu öğrendiğimizde, Frank’ın yanında oturanlardan biri bundan faydalanıp Frank’ın bardağına birkaç damla siyanür damlatabileceğini düşündük. Ama kimdi bunu yapan? Bunu yapabilecek olanlar üç kişiydi, Marty, Meltem ve Pınar. Belki de Jason. Buna rağmen maktulün bardağında ne parmak izi ne de katili gösterecek başka bir işaret bulabildik. Sonunda bize verilen bir bilgi ile laboratuvarda yapılan incelemeden sonra bize katile ulaşma yolunu açtı.”

Nefes almak için ara verdi. Yüzü hâlâ ifadesizdi. Durmasını fırsat sayıp sormak istediğim soruyu sordum. Diğerleri suskun kararsız, ismi içerecek son açıklamayı bekliyorlardı, sanki suç kendi başlarına düşecekmiş gibi görünüyorlardı.

“Ama arkadaşlarımızdan biri böyle bir zehiri nasıl ve nereden tedarik edebilirdi? Eczahanede bulamazsın, eski evdeki fareleri yok etmek gibi bahaneler para etmez.”

Ayşe’yle Kesaria’nın bakıştıklarını gördüm ve hemen anladım. İki arkadaş el ele verip birşeyler yapmıştı. Birşey görmüş ya da duymuş ve hemen Sinaşi’yi bulup söylemişlerdi. Uğurcan’la ben hiçbirşey bilmiyorduk.

“Geçen gün sen de Nişantaşı’ndaydın, değil mi, hani Meltem’i kuyumcu dükkânında görmüştünüz…”

“Evet, ne olmuş?” diye sordum masum bir ifadeyle.

“Ayşe telefon edip söylediğinde pek önemsememiştik, ama Emine bu zehirin kuyumcu atölyelerinde kullanıldığını biliyordu. Yaptığımız araştırma sonucunda Gasia kuyumcu dükkânının Meltem’in ailesine ve özellikle kardeşine ait olduğunu öğrendik. ”

Babası Türk annesi Rumdu, kuyumcu dükkânını babasının dedesi açmıştı. Pınar, salvia bitkisini yetiştirdiğini ve arkadaşına verdiğini söylemişti; bu şekilde daha dikkatli olup gözlemlerimizi başka tarafa çevirdik.  Frank’ın Meltem’le olan ilişkisini araştırdık.

Frank’ın sekreteri, Meltem’in Frank’la ilişkisi olduğunu söylemişti ve görünüşe bakılırsa Marty’nin projelerini kabul ettiği için kızmıştı çünkü Mart’yi rakip sayıyordu. Dolayısıyla tasarımları kimin rakip şirkette sattığını öğrenmemiz gerekiyordu. Frank’ın suçladığı gibi bundan Marty mi sorumluydu? Araştırmamızdan Meltem’in bunları Frank’ın masası üzerinde görüp cep telefonuyla fotoğrafını çektikten sonra rakip firmaya sattığını öğrendik.”

“Ama neden?” diye sinirli şekilde atıldı Uğurcan.

“Meltem, Frank’a kızmış oduğunu çünkü Frank Marty’nin işini tercih ettiğini söyledi. Meltem, Marty’yi yok etmek istiyordu. Saplantı, delilik gibi birşey, nasıl izah edebileceğimi bilmiyorum. Marty’nin eskiden Frank’la ilşkisi olduğundan onu özellikle kıskanmaktaydı. Frank’tan onu şirketten kovmasını onunla görüşmemesini bile istemişti. Ama Frank’ın Marty’nin işine itimadı vardı ve Meltem’in taleplerine kulak asmıyordu.”

“Ama neden Marty’nin yerine Frank zehirlenmiş?” diye sabırsızca sordum.

“Meltem bardakları karıştırdı. Önceden iyi planlamış, yapacağını prova etmişti. Hareketlerinde alışkanlık sahibi olsun diye eldiveni birçok kez giyip çıkarmış. Ayrıca zehiri her an yanında bulunduruyormuş uygun zamanda kullanabilmek için. Ama heyecandan ve birkaç anlık karanlıktan faydalanabilmenin verdiği sabırsızlıktan hata yapmış. Zehir Marty için hazırlanmıştı. Sonuçta Frank şansızmış” diye yanıtladı Sinaşi. Uğurcan’a baktım; afallanmış şekilde, karanlık, mesafeli  arkadaşımızı dinliyordu.

“Başka birşey buldunuz mu?” diye kurnazca eşim Kesaria sordu. Yanıtı sanki biliyormuş gibiydi, evet, gerçekten de öyleymiş.

“Eldiven. Herhalde bunu kastediyorsun, Kesaria” diye hemen cevap verdi başkomiser. Aralarındaki samimiyetten olacak başım dönmeye başladı. Bunlar ne zaman yakın arkadaş olmuşlardı?

“Evet.”

“Toksik analizlerin sonuçları hariç pek birşey beklemiyorduk. Bunlar vardığımız kanıları doğrulamaya yarayacaktı. Sonunda birdenbire tepeden inme bir şey ellerimizin ve düşüncelerimizin bağlarını çözdü. Emine’yle çalışarak kuşkularımızı bir sıraya dizdik.” Bana döndü. “Periklis, eşin çok akıllı. Ona burada kalıp bizimle çalışmasını önerdik” dedi ilk defa geniş bir gülümsemeyle. Cesedin bulunmasından sonra ilk dakakikalarda biz hatta siz bile olay ve araştırmayla meşgulken Kesaria masanın altından bir eldiven topladı, sol ele giren tek eldiven. Çantasına koyup orada unuttu ta ki ofisime gelmenize kadar. Hemen yapılan parmak izleri incelenmesi, eldivenin Meltem’e ait olduğunu hatta işaret paramağında küçük bir miktar zehir bulundu. Şimdi Meltem’in wine barda bir yardımcısı ve elektrik kesintisinin rastlantısal olup olmadığını araştırıyoruz. Cep telefonunu inceledikten sonra anlayacağız. Elektrik dağıtım tablosunda parmak izine rastlamadık. Bu daha kuşkularımızı arttırıyor. Araştırıyoruz.”

Kesaria’nın çantasını kaybetmek korkusuyla nereye bırakacağını bilememesini şimdi anlıyorum. Ve neden ikinci soruşturmadan sonra gidip çöp tenekesine attığını.

Mikroplardan, zehirlerden, trafik kazalarından ve birçok daha şeyden korkan evhamlı Smaragda uyanmıştı. Belki ufak aklından çantasındaki ıvır zıvırların zehip kapıp sonra kendisini zehirleyecekleri geçmiştir. Belki de bunda haksız değildi ama her yaptığını abartmalı ve tiyatro rolü oynuyormuş gibi yapıyordu.

“Ayşe, bütün bunları biliyor muydun” diye eşine soran Uğurcan’ı duydum.

“Sence biliyor muydum?” diye cevap verdi Ayşe.

“Neden birşey söylemedin? Kesaria ile telefonda konuşmaların nedeni şimdi anlaşılıyor” dedi ve bana dönerek ekledi “Aranızda bir gerginliğin olduğunu sanmıştım, Kesaria’nın Ayşe’yle dertleşmek ve görüşünü almak istediğini düşündüm”.

“Biz eski kurtlardanız” diye cevap verdim umursamaz görünmeye çalışarak. Aslında eşimin bu oyunu hiç hoşuma gitmemişti.

Uğurcan “Eldiveni neden topladın, Kesaria” diye sordu.

Kesaria alnına düşen perçemini tutup kulağının arkasına yerleştirdi. Bu zaman kazanmak için sıkça yaptığı hereketti.

“Keşke bilsem! Belki de bulduğum şeyleri toplama alışkanlığından” dedi. “Her zaman çantama koymam, yanlış anlamayın” diye ekledi, “ama o dakikaların heyecanıyla hareketlerim bilinçsizce oldu. Soruşturma devam ederken gördüm, kimse istemeyince bardaki sorumluya vermeyi unuttum. Kötü şekilde çocuk yetiştirmeye örnek olarak Ayşe’nin Meltem’in solak olduğunu, anne babasının sağ elle yazması için onu cezalandırdığını söylemesine kadar aklıma gelmemişti. Gazete okurken yaptığım bir yorumdan başladı bu konuşmamız. O zaman aklıma eldiven geldi ve Ayşe ile konuyu tartışmaya başladık. Ayşe’nin de görüşünü aldıktan sonra Başkomisere telefon emeye karar verdim” diye Kesaria Sinaşi’ye hayranlıkla bakarak ekledi.

“İyi ki telefona cevap verip eldiveni hemen ona vermemin gerekli olduğunu söyledi. Hemen götürüp teslim ettim. Başkomiser delil ararken ben eline verdim, ancak son ana kadar kuşkularım vardı. Bütün bu düşündüklerimin güçlü hayal gücümün bir neticesi olmasından, masum insanların başına dert açmaktan korkuyordum. Ama sonuçta esrarın çözülmesinde benim de katkım oldu” dedi yapmacıklı bir alçakgönüllülükle. “Marty boşu boşuna suçlu sayılacaktı Frank’la güya tasarımları başkasına sattığı için tartışıyor göründüğünden.”

Evet. Eşim Kesaria şimdi iyi niyetli insan rolünü üstlenmişti. İnsanın yanından geçtiğinde hiç dikkat etmediği bu kadın beni her zaman şaşırtıyordu. Silik bir kişilik gösterdiği için etrafındakilere olumsuz duygu ya da düşünce uyandırmıyor ve bu özelliği Karpatos ile Leros adalarında ve şimdi burada istemeyerek bulaştığımız bu esrarlı olayların çözülmesinde rol oynuyordu. Böylece o öğleden sonra eşimi neden otelin her yerinde aramama rağmen neden bulamadığımı anladım. Akşam erkenden karşıma çıktığında hanım arkadaşlarıyla bizim otelden pek uzak olmayan Pera Palas Otelinin  kafesinde sohbet ettiğini söylemişti. Ayşe belki de Sinaşi’yle sırtımın arkasında ne dolaplar çevirdiğini nasıl anlayabilirdim?

Uğurcan “Meltem yaptığını nasıl açıkladı?” diye sordu. “Herhalde herşeyi hemen itiraf etmedi” diye ekledi.

“Başta birçok saçma sapan laflar etti. Güya ailesine ait kuyumcu atölyesinden edindiği siyanürün ne kadar zararlı olduğunu denemek istemiş. O kadar az miktarın bu kadar zararlı etkisi olabileceğini düşünmemiş. Ama kim dinler! Böyle bahanelere çocuklar bile inamaz. Daha sonra kaza olduğunu ışıklar sönünce Frank şarabına soda ekleyeceğine yanlışlıkla siyanür şişesini aldığını iddia etti” diye Sinaşi açıkladı.

“İyi ki zavallı Frank herkesin önünde yere yıkılmadı” diye atıldı Kesaria. “Boğulduğunu hissetti ve tuvalete koştu. Oraya kadar nasıl vardığına şaşırıyorum.”

O anda Uğurcan’ın telefonu çaldı. Jason, Heybeli adasından telefon ediyordu. Arkadaşımın yüzüne gölge düştüğünü gördüm. Kim bilir neler duymuştu; Jason olayların etkisine dayanamadığı için adaya çıkmıştı. Adanın sakinliği herhalde ona iyi gelmişti. Herkes Jason’un neler söylediğini öğrenmek için merakla bekledi.

Uğurcan öğrendiklerini şöyle açıkladı: “Dizüstü bilgisayarına gelen zaman darlığından şimdiye kadar okuyamadığı bazı eski mesajları okuduğunu söyledi. Bunların arasında Frank’tan da bir mesaj vardı. Ciddi bir hastalığa tutulmuş olduğunu yazıyordu. Aynı mesajda başbaşa olduklarında söylemektense mesajla bildirmeyi seçtiğini ekliyordu. Jason’un ona acıdığını görmek istemiyordu. Kimseye söylememesini rica ediyordu. Vakti geldiğinde arkadaşlara açıklayacaktı. ‘Bana acımanızı istemiyorum’ cümlesiyle mesajına son veriyordu.”

“Acaba sonunu tek başına planlayıp Meltem’i alet olarak kullanmış olmasın?” diye atıldı benimki. “Frank her zaman cesur ve hayal gücü kuvvetli biriydi. Benimsediği motosu hâlâ aklımda ‘no guts, no glory’.”

Kimse cevap vermedi. Keyfimiz kaçmıştı. Masa üzerindeki peynirle yumurta dolu büyük pide mideme ağır gelmişti. Bu tür yemekler kolisterinimi havaya uçuracaktı. Tatlı ile çaylar getiriliğinde hava değişti. “Hayat devam ediyor” diye mırıldandım. “Frank bu dünyadan ayrıldı bir kere, kendisi planlamış ya da planlamamış ve farkı var?”

Eşim sanki aklımdakileri okumuş gibi “Ama eğer durum böyleyse basit bir rastlantı değilse Meltem’i suçlamış oluyor.”

“Doğru tahmin ettin, ben de bunu söylemek istiyordum.”

“Belki de onu sürükleyip intikam almak istiyordu, böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı” diye sözümü kesti hazırcavap eşim. Yenilgiyi hissediyordum ama buna paralel olarak ona bulaşmamamı tavsiye eden yakınlarıma rağmen eşimle gurur duyuyordum.

“Anlamsız” diye Kesaria üsteledi. Meseleleriyle beni rahat bırakmayacağından korkuyordum. Bu yüzden akşamleyin kulak tıkaçlarını koyacaktım. Çayımın tazelenmesini istedikten sonra Ordu’nun ünlü kuru yemişlerine bir göz atmaya gittim. Kesaria’nın sesi güçlendi şimdi her istediğini söyleyebileceğini sanıyordu. Bende birkaç dakikalığına huzur bulacaktım. Zaten çok ihtiyacım vardı.

[1] Anagnostu okuyucu demek


Ευχαριστίες

Η νουβέλα Έγκλημα στον Γαλατά γράφτηκε το 2018, αμέσως μετά την επίσκεψή μου στην Ίστανμπουλ, όπου με είχαν προσκαλέσει  η Αϋσέ και ο ΟυγουρτζάνΑτάογλου, αγαπημένοι μου φίλοι, για να περάσουμε μαζί λίγες ημέρες μετά την απώλεια του πατέρα μου. Όταν επέστρεψα στην Αθήνα, έγραψα τη νουβέλα αυτή ως ελάχιστο αντίδωρο στη γενναιοδωρία των φίλων μου. Τους είμαι ευγνώμων. Οφείλω τις ευχαριστίες μου, όμως, και σε δυο ακόμα φίλους. Την Ματίλντε Ουόλ Γκοκάϋ και τον Γιασίν Ισίκ, συνοδοιπόρους στις περιπλανήσεις μας στον Βόσπορο, οι οποίοι μου δάνεισαν και τα ονόματά τους στην ιστορία. Τα μέρη που αναφέρονται  αποτελούν κομμάτι εκείνης της επίσκεψης, ενώ όλα τα άλλα είναι φανταστικά.

Ευχαριστώ πολύ τον μεταφραστή Θάνο Ζαράγκαλη, αλλά και τον ποιητή ΤοζάνΑλκάν. Εκείνος ξέρει το γιατί.

 

Galata Cinayeti öyküsü 2018’de yazıldı. O tarihte sevgili dostlarım Ayşe ile Uğurcan Ataoğlu babamın ölümünden sonra beraber birkaç gün geçirmek için beni İstanbul’a davet etmişlerdi. Atina’ya döndükten sonra arkadaşlarımın cömertliğine karşılık olarak bu öyküyü yazmıştım. Onlara minnettarım. Aynı zamanda iki arkadaşa daha teşekkür borçluyum. Bunlar Boğaziçi’nde beraber gezdiğimiz ve öyküde adlarını andığım Matilde Wol Gokay ve Yasin Işık. Öyküde sözü edilen yerler o gezide ziyaret edilen yerlerdir, geriye kalanlar kurgusaldır.

Çevirmen Tanos Zarangalis ile dost şair Tozan Alkan’a da teşekkür ederim. Tozan, nedenini  bilir.