Nevin Koçoğlu


Kış Hikayesi

Su usul usul yürürken evlerin kalbine, toprağın yüzüne geçen tırnakları kimse bilmez Farhad, “zamanın tozu”ndan başka…

 

O toprak ki, sustuklarımız yazılıydı kemiklerin sesiyle. İki kılıç şavkıdı sonra döşünde, karıştı tuz ve ter, karıştı kan…

 

Siz bilmezdiniz damarına geri döner kimi kanlar,

elinden nar ağacına asılan kardeşimin, avuçlarımdaki çivilerin

ninemin bileğinin.

 

Sol bileğindeki mavi yarayı ulu bir dağın ardına sakladı ninem, teni tuzruhuyla kavrulmuş kavmin çocuklarıydık biz

fark etmediniz…

 

Ben unutmadım hiçbir şeyi Farhad, ninemin geceleri başucuna koyduğu, su dolu bakır tastaki salkım üzümü, ikiye bükülmüş belindeki sır kapısının dilini

duvar deliklerine sokuşturduğu saçlarını…

 

Unutmadım mahmilde sakladıklarını, kapıların ardında sustuklarını, dinmeyen çıkrık sesini, nemli bir nişe emanet edilen ömrü…

 

Aklımda hâlâ yeni yıkanmış hayat’ın serinliği, havuza dökülen narçiçeği,  gannede yüzen yapraklar, kuşların sinlendiği tağalar,

sırtıma bulaşan havara taş beyazlığı.

 

Ve tüm yükümüz baharat ve şaptan ibaretti bizim, kalbimizse İpek Yolu

Bir kış hikayesiydi bu, şıvgaların açmadan kuruduğu…

 

Mahmil: Dolap
Tağa: Pencere
Dil: Basit anahtar
Hayat: Büyük avlu
Ganne: Su biriktirilen küçük havuz