Göksu N. ÇAKIR


OKAN ALAY’LA ŞİİR VE YAZMANIN ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Bir şehri güzel kılan unsurlar nelerdir?

Bir şehri de, evi de, mekânı da güzelleştiren insandır, sevdikleridir. Elbette havası, suyu, doğası, tarihi dokusuyla şehir, şehirdir; ama yine de insanla, sevdiğiniz insanla güzel gelir size.

“Yalnızlık Şehirde Saklı” öykümde; “Meğer şehri güzelleştiren çok şey yokmuş. Ne caddeleri, sokakları, ne de havası, suyuymuş onu kendi kılan. Şehir, mecburiyetmiş aslında. Ve insan bunu en çok da gidenlerin ardında bakakaldığında, her şey bir anda ters yüz olduğunda anlıyormuş,” diyordu sevgilisinin artık olmadığı şehre dair konuşurken ben diliyle kahramanımız. Öyle galiba, insan bir anda onca yılını verdiği şehra yabancı kalabiliyor, ya da o şehirde kendini iğreti görebiliyor.  Öte yandan şunu da diyemeden edemiyor insan, kişi nereyi severse güzel orasıdır; kartala kayalıklar, mavi gök; balığa su, çiçeğe dalı, insana memleketi güzeldir…

 

 “Suyun Gölgeye Karıştığı” , “Yanılgılar Evi” ve “(H)iç Ses” şiir kitaplarınız da var. “İçimdeki Uzak” isimli öykü kitabınızda şiir tadında, öyküler dikkatimizi çekiyor. Şiirle öykü arasında bir akrabalık söz konusu mu?

Edebiyata şiirle başladım. İlk göz ağrımdır şiir ve bende yeri müstesnadır. (H)iç Ses’imde; Şiirimiz o bizim en gür sesimiz!”deyişi başlı başına kararlılığımızın yansımasıdır. Öte yandan tıpkı mevsimlerin veya yaşamanın farklı evrelerinin kendine özgü bir güzelliği barındırması gibi, kendimi ifade edebildiğimi düşündüğüm diğer edebî diğer türlerin olanaklarından yararlanmayı seviyorum. Bu minvalde şiir ve öykü, yazmaya başladığım ilk yıllardan itibaren hep vardı. Nihayet şimdilik tek öykü kitabım, İçimdeki Uzak, iki şiir kitabımdan sonra 2015 yılında yayınlandı. Yeni öykü dosyası da kitaplaşmak üzere. Yine son yıllarda dergilerde şiirle beraber en çok göründüğüm tür öyküdür.

Gelelim şiir, öykü münasebtine. Sizin de belirttiğiniz gibi öykülerimde şiir tadı, şiirlerimde öykü tadı olabilir, ancak her şey yerli yerinde güzel deriz ya hani; şiir şiir olarak, öykü öykü olarak kendi nicel ve nitel yönlerini yitirmeden var olabilmelidir derim. Şiirin ve öykünün kendine ait, kendine özgü imkânları vardır. Öykünün dil duyarlılığı, hacmi, tıpkı şiir gibi az ve öz bir anlatımı yeğlemesi aslında onu Buket Uzuner’in deyişiyle onu şiirin kız kardeşi gibi yakın kılar, ama yine de daha önceki söyleşilerde de yinelediğim gibi; şiirsel öykü, anlatımcı şiirin tadında kalması gerektiğini düşünüyorum. Doğal olarak kimi zaman bu iki farklı türde yazanlar için, kendimi de katarak söylemeliyim, şiirden öyküye, öyküden şiire geçişlerde şiirsel dilin öykü için, hikâyeleştirmenin de şiir için riskler taşıdığı unutulmamalıdır.

 OKAN ALAY söyleşi

“Bir Aşkın Kıyısında” adlı öykünüzde, ‘Gerçekle düş arasındaki bir dünya gibiydi,’ diyorsunuz. Gerçekle düş arasındaki dünyayı bize niteler misiniz?

Gerçek dediğimiz, el ile tutulup gözle görülen, tam anlamıyla var olan, varlığı yadsınamayan bir olgu, nesne, durum veya varlık olarak nitelenir. Ya düş /hayal? Uyurken zihinde beliren düşünceler, görüntüler veya biraz önce tanımlandığı üzere, gerçek olmayan, ama olmuş ya da varmışçasına bellekte tasarlanan, düşünülen şey. Ne ilginç değil mi? Düş ve düşünce arasındaki ilinti bile başlı başına ilginç… Düşleyerek gerçekten düşüp bambaşka düşüncelerle, tasarlayışlarla gerçeğin beş duyusunun ötesindeki dünyaya gitmek ve gelmek… Zaman zaman hepimiz kaçmak isteriz gerçek dünyadan, olandan, sürenden, dayatılandan… Ve sığınmak isteriz düşlere, düşüncelere, daha güzel bir dünyaya. Düş kurarak, düşlerde kalarak, sanatla, edebiyatla, müzikle maddeye sığmayan insanın ve hayatın uçsuz bucaksızlığını biraz olsun keşfetmek isteriz. İşte gerçeği büsbütün ıskalamadan ama Yahya Kemâl’in dediği gibi; “Yürü maviliğin bittiği son hadde kadar / insan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” diyerek…

 

OKAN ALAY Pelerin

Okan Alay

Asil bir aşk nasıl yaşanır?

“Geçmiş Hâller Albümü”mde öykü kişisi, aşka dair şöyle diyordu:

Uzunca bir yolu beraberce yürümek, yürürken aklı ve gönlü yan yana yürütebilmektir. Bunu başarabilenler sıradan değil, asil bir aşkı yaşarlar.”

Akıl ve gönül birlikteliği ve kendi olan aşk… Gerçi klasik edebiyatımızda aşk hep mest olma, vecd hâli, bülbüli-şeyda, mecnunlukla anılsa da ve Fuzûlî’nin; “Aşk imiş her ne var âlemde ilim kıyl û kal imiş” dense de aslında ister manevî aşk, ister dünyevî aşk olsun, ben asil aşkı öncelikle kendine özgülükle, soylu oluşuyla olduğu kadar aklı da ötelemeyen bir bağlamda görüyorum. Salt baştan ayağa divane olmakla da değil, kuru kuru akıl ile de değil, ya neyle? İkisinin bütüncüllüğüyle yaşanacağı kanaatindeyim. Asl olan aşktır. Aşk ile olursa her şey başka güzel… Ne güzel deriz konuşma dilinde sitem ederken bile; aşk olsun!

 

“Her yüz bir öykü yazdırır mı?

Evet, her yüz bir öykü yazar, yazdırır…

Yüzde hüzün, yüzde yaşanmışlıklar, yüzde için yansıması, yüzde sevinç, keder, korku, kuşku vardır çünkü insanın.

Toplu taşımalarda, özellikle tıka basa dolu metroda bazen başımı cama yasladığımda oraya yansıyan yüzlere bakarım, ya da bir parkta bankta otururken sohbet eden iki insanın yüzüne, çocuğunu salıncakta sallayan annenin yüzüne, ayakkabı tamircisinin işine odaklanırken yüzüne bakarken aslında her birinin öyküsünü görebilir insan. Salt bir yüze bakarak, bir siyah beyaz fotoğrafa bakarak ne şiirler, ne öyküler yazıldı, yazılacak…  Yüzün yüzümde saklı demiştim bir dizemde… Birbirimizin yüzünde saklı şiir, öykü, resim, müzik, tabii görebilene…

“Döngü”de küçük boyacı bir çocuğun öğretmenine olan sevgisinden bahsediyorsunuz. ‘Saklama oğlum ellerini, onlar emeğin rengini taşıyor. Onlar eve ekmek taşırken, okulda kalem tutan eller,’ diyen öğretmen ne güzel demiş öğrencisine. Var mı sizin böyle unutamadığınız bir öğretmeniniz?

Bu sorunuzu yanıtlamadan önce, bir önceki sorunuz, her yüz öykü yazdırır mı diye sormuştunuz ya hani, işte Döngü’deki boyacı çocuğun yüzü tam da o sorunuza yanıttır aslında. Onun yüzü, elleri, bakışları, ümidi, mücadelesi öyküydü. Boyacı çocuğun öğretmen ve öğrenme sevgisi, öğretmenin öğrenci ve emek sevgisi kıymetli… Evet, unutamadığım böyle öğretmenim, öğretmenlerim olmaz mı? Döngü’deki Necla Öğretmen, Ali Hoca, Ahmet Hoca, Aydın Hoca… En çok da boyacı çocuğun;“Saçlarımı okşadı, yanağımdan öptü” dediği Necla Hoca tabii

Nasıl yani, diyeceksiniz, değil mi?

Döngü, otobiyografik bir öykü çünkü. O boyacı çocuk, Okan ve öyküdeki; “İnanıyorum ileride iyi bir edebiyat öğretmeni olacaksın. Sakın şiirden vazgeçme, şiirlerini okumak isterim,” diyen Necla Hoca, benim hocam…

Bende emeği olan her bir hocama merhum olanlara rahmet, kalanlara selamet dileyerek, minnetle anıyorum her bir öğretmenimi. Onların eseriyim. 

 

Başkalarının aşkıyla başlar hayatımız ve devam ediyor bakışlarımızın hınçlarıyla’ Cümlesini bize açıklar mısınız?

Kendi olmak, başkası değil. Ne diyordu bir zamanların liste başı şarkısında Tarkan, “Başkası olma kendin ol / Böyle çok daha güzelsin.” Evet, başkası olmamak, kendi olmak üzerine bina edilen her şey benim için daha anlamlı, daha kıymetlidir. Bu minvalde, İsmet Özel’in Bir Yusuf Masalı kitabında, “Sebeb-i Telif” şiirinde geçen bu iki dize: “Başkalarının aşklarıyla başlıyor hayatımız / Ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla” imlediği gibi önceden ve başkalarından bize devreden, sirayet eden aşk veya hınçla dâhil oluyoruz kendimizin ötelendiği bir hayata. Kendimiz bizzat yaşamıyoruz yani, başkalarından öğrendiğimiz, devraldığımız aşkla ve/veya hınçlayız! Böyle olmamalı oysa. Sizin 4. Soruda sorduğunuz asil aşk varken, başkalarının aşkı, hıncı, bizim mahvımız değil mi? Oysa Özel’in deyişiyle; hayatımıza kendi adımızla başlasak ve desek:

“Aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine

Adımı aşkın üstüne kendim yazarım.”

 

Çeviri kitaplarınız da var. Bunlardan biri Kırmızı Kedi’den çıkan “Kör Baykuş” birçok dile çevrildi. Nedir Kör Baykuş’u bu kadar farklı kılan?

Evet, çevirmenlik de yazı hayatımın önemli bir parçası. En son çeviri kitabım, Kör Baykuş’tu. Daha önce Türkçe çevirilerini okuduğum ama nihayetinde özgün dilini Farsçayı öğrenmemle beraber onu bir daha, bir daha okudum ve her okuyuşta kendini yeniden adeta insana açan bir kitap olduğunu fark ettim. İnsanı etkisi altına alan, ters yüz eden bir başyapıt.

Kör Baykuş André Breton’un dediği gibi, “Başyapıt diye bir şey varsa o da budur” diyerek övdüğü kadar özgün bir novella/romandır. Sadece 20. yüzyıl Farsçanın, İran edebiyatının değil, çağdaş dünya edebiyatının da dikkat çeken eserlerindendir. Kısa ama yoğun anlatımlı, iç içe geçmiş, döngüsel, gerçek ve düşün, somut ve soyutun iç içe geçtiği, özne ve nesnenin başka bir bağlamda işlendiği bir özelliği vardır. Yazarı Sadık Hidayet’e boşuna Doğunun Kafka’sı denilmiyor. Onda Kafka kadaar, Joyce, Poe gibi Batılı yazarlar ve yurttaşı Hayyam’ın, Hint felsefesi ve Budizm’in derin etkisi vardır.

Hülasa kurgusu, tekniği ve içeriğiyle hem İran edebiyatının dikkat çeken romanı olur hem de çağdaş dünya edebiyatı içinde Doğu edebiyatının en önemli eserleri arasındaki yerini alarak doğal olarak çok sayıda dile çevrilir. Ne mutlu bana ki, onu özgün dilinde okuyabilme şansına sahibim ve yine ne mutlu bana ki onu Türkçeye yeniden kazandırdım.

 

‘Şimdi yazmaya karar vermişsem bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir?’ Kendisini gölgesiyle tanıştırmak ne demek?

Kör Baykuş, kendi gölgesiyle konuşan, gölgesi için yazdığını söyleyen bir yazarın; “kimseye anlatılamaz” dediği, insanın ruhunu yiyip bitiren “yara”yı bize gösteriyor. Bahsettiğiniz bu ifadeyle Kör Baykuş’un neden yazdığını şu satırlarla aslında salık veriyor bize:

“Şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. Duvardaki eğik bir gölge, yazdığım her şeyi olanca iştahıyla silip sü­pürüyor sanki. İşte bu yüzden denemek istiyorum bunu, ola ki birbirimizi daha iyi tanırız böylece. Kendimi daha iyi tanımak için, uzun zamandır, başkalarıyla bütün bağ­larımı koparmıştım zaten.” (s.12)

Bu satırlarda ve elbette satır arası ifadelerle yazar, yaşam ve ölüm, uyku ve uyanıklık arasında, kendini dış dünyadan soyutlayan “ben”iyle seslenir kendisine ve bize. Anlatıcı/yazarın; “kendimi ona [gölgeme] tanıtmalıyım” bağlamında, aslında aynı zamanda kendini tanıma/anlama çabasının da bir tezahürüdür bu yazıya aktarım. Hâliyle, burada yazarın vurguladığı “gölge” kavramı öteki beni midir, içindeki benlerinin bir yansıması mıdır? Öznenin ışık ve karanlık bağlamındaki izdüşümü müdür yoksa? Belki de hepsi… Ya da edebi metin odağında yazar/anlatıcıyla beraber metne dâhil edilen okura mı tekabül eder bu “gölge”? Sanırım, evet.

Kendi gölgesiyle tanışmak ve kendi gölgesiyle tanıştırmak…  Sonuç olarak, kendi beninden yola çıkarak, öteki ben’le söyleşmektedir ve dolaylı olarak “kör baykuş” olarak gördüğü “gölge” eşliğinde okurla beraber kabuk tutmaz bir yaraya parmak basmaktadır.

 

Yazarlık hayatınız boyunca öğrendiğiniz en büyük hayat tecrübeniz nedir?

Bir kere yazarken içinde “en” geçen sorulara cevap vermekte zorlandığımı fark ettim. Şaka bir yana, yazarken insan kendisinin ve hayat denen şeyin olduğundan, göründüğünden daha derin olduğunu, görünenin ötesinde başka bir dünyanın olduğunun ayırdına varıyor.

Yazmak yaşamak gibi… Kendiyle konuşmak, kendini dinlemek, kendini yaşamak ve bunu yaparken de aslında kendinle beraber diğer insanları ve müdavimi olduğumuz hayatı da anlamaya çalışmak…

Sanırım yazarak kendimi ve hayatı tecrübe ediyorum daha ne olsun? Kendimde başkalarını, başkalarında kendimi görüyorum.

 

Türk edebiyatına katkılarınızdan dolayı ve bu güzel röportaj için size çok teşekkür ederim.

 

Ben teşekkür ederim… Keyifli bir söyleşi oldu.