Meltem Kofoğlu


PİLAV

Meltem Kofoğlu

Epey zaman olmuştu Beyoğlu’na gelmeyeli. Belki bir sene, belki iki… Birkaç aydır Çatalca’nın dışına bile çıkmıyordu Hüseyin. Gelirken de trafiğe takılmış ‘Bu şehirde yaşanmaz artık’, diye yol boyunca söylenip durmuştu.

Çatalca’da birkaç sene önce mimarlık bürosu açmış, müteahhitlik işleriyle uğraşıyordu. İstanbul’a nadiren inmekteydi. Yeni yerleşim yerlerinin o taraflara kayması ile babadan kalma arsalar prim yapmış, piyasanın kaymağını yemeye başlamıştı. Birkaç aydır ne kadar güçten kuvvetten düşmüş olsa da yoğun bir şekilde çalışmaya devam ediyordu.

Nihayet kapıya gelmişti. Ancak etrafta park etmeye yer bulamadı. Tepebaşı’ndaki otoparka aracını çekip yürümeye başladı. Ne zaman gelse şehrin çehresini daha bir değişmiş buluyordu. Eskiden gittiği pastaneler, kafeler yoktu artık. Birçoğu kapanmış, yerini ya simit sarayları ya da incik boncuk dükkânları almıştı.

Hüseyin ilk defa katılıyordu bu toplantıya. Her sene bir bahane uydurup eski çevresinden uzakta duruyordu. Nedense bu sefer onu içinden bir şey dürtmüştü de bir anda gelmeye karar vermişti.  Demir kapıdan içeriye girdi. Hemen etrafı kolaçan etmeye başladı.

Bahçede eski liselilerin bir kısmı kazanların önünde kuyruk oluşturmuş, bir kısmı da ellerinde tabaklar köşelere çekilmişti. Kuzu pilavının kokusu her yanı sarmıştı. Etraf çok kalabalık olmasına rağmen onun devrinden olanların sayısı azdı. Oradakilerin yanında kendisini bir hayli yaşlı hissediyordu Hüseyin.

Bir anda eskilerden Birsen Hanım’ı gördü. Epey yaşlanmış, kaşları çatık elinde bastonla milleti dövecekmiş gibi dolanıyordu. Gözlüklerinin camı da iyice kalınlaşmıştı. Tam yanına gitmişti ki Birsen Hanım başkalarıyla sohbete başladı. Gençlerin yanında onunla konuşmaya çekindi. Yanından ayrılıp tanıdık birilerine baktı. Ansızın arkasından biri dokundu omzuna.

“Ooo koçum! Sen buralara gelir miydin?  Kaç zamandır yoksun ortalarda.”

“Heyt be Oğuz, işten güçten gelemiyorum ki buralara… Ne haber? Her sene gelir misin pilav gününe?”

“Pilav günü ne ki oğlum, biz en az ayda bir toplanıyoruz. Bir tek sen gelmiyorsun. İyice vefasız çıktın!”

“Vefasızlıktan değil de, bu şehrin trafiğinden mi, kalabalığından mı nedir, bıkmışım buralardan. Hiç gelesim yok aslında.”

Hüseyin hem Oğuz’la konuşuyor hem de etrafa bakınıp duruyordu. Mehmet de onları görünce pilav kuyruğundan çıkıp geldi yanlarına. Üçü eski günleri yad etmeye başladılar. Oğuz’la ikisi Hüseyin’i biraz süzdükten sonra:

“Oğlum bu ne zayıflık? Biraz kilo al. Anladık fit olmaya çalışıyorsun da ayarı biraz kaçırmışsın.”, dedi Mehmet.

Mehmet’le Oğuz öyle şişmanlamıştı ki, ikisinin de göbeği katman katman olmuştu. Kırılmasınlar diye bir şey söylemek istemedi Hüseyin. Gerçi kendi de aşırı zayıftı. Birkaç ay içinde eriyip gitmişti. Oğuz konuştukça konuşuyor, Hüseyin Oğuz’un dediklerini duymuyordu. Aklı başka bir yerlerdeydi. Yanlarından biraz ayrılmak istedi. Ama ayıp olmasın diye kımıldayamıyordu yerinden. Gözleri sürekli birini arıyordu.

Nihayet aradığını bulmuştu. Pilav kuyruğundaydı. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Arkadaşlarından bir iki adım uzaklaştı. Gözleri Pınar’a kilitlenen Hüseyin’in boğazı düğüm düğümdü.

Aynı okul yıllarındaki gibiydi Pınar. Uzun kızıl saçlarını açık bırakmıştı. Yüzündeki çiller olduğu gibi duruyordu. Yetmişlerin moda albümlerinden fırlamış gibiydi. Bir pardesü giyinmiş, ince olan belini daha da ince göstermek için kemerini iyice sıkmıştı. Seneler ondan hiçbir şey götürmemiş, üstüne bebeksi olan suratına kadınsı bir güzellik getirmişti. Yanında Nalan da vardı. Nalan Pınar’ın dirseğini dürttü. Pınar Hüseyin’i gördü, eli yağı birbirine karıştı. Sonra kendini toparladı. Kendine çeki düzen verip Hüseyin’e el salladı. Topuklu ayakkabılarıyla tıkır tıkır ses çıkararak yanına gitti.

“Aaa sen buralara gelir miydin Hüseyin? Hoş geldin!”

“Yolum düşmüştü de buraya, Buğra aramıştı geçenlerde pilav günü var diye…”

Pınar saçlarını incecik parmaklarının arasına aldı. Konuşurken boynunu bir kuğu gibi sağa sola oynatıp duruyordu. Kullandığı parfüm bile değişmemişti. Saçlarıyla oynadıkça buram buram tatlı bir şeker kokusu yayılıyordu etrafa. Kokuyu aldıkça Hüseyin’in içi bir hoş oluyordu.

“Eşin nerede, o gelmedi mi?”

“Ben ayrıldım.”

Pınar bilmemezlikten gelmişti.

“Aa ne zaman? Kusura bakma.”

Hüseyin biraz duraksadıktan sonra lafı değiştirdi.

“Hiç değişmemişsin.”

“Sen de öyle, ama epey zayıflamışsın.”

Nalan uzaktan meraklı gözlerle ikisini süzüp duruyordu. Bir an Hüseyin’le göz göze gelince başını başka tarafa çevirdi. Oğuz’la Mehmet de fısıldaşıp durmaktaydı. Birden  Hüseyin’in yanına gelip omzuna dokundu Mehmet.

“Kuyruk azalmış, biz birer tabak daha almaya gidiyoruz.”

“Tamam koçum.”

Pınar, Mehmet’i görünce Hüseyin’le uzun uzadıya konuşmak istemesine rağmen orada kalmaktan çekindi.

“Ben de bir selam vereyim demiştim. Nalan’ın yanına geçeyim de ayıp olmasın.”

“Tamam o zaman, görüşürüz. Seni gördüğüme sevindim.”

“Ben de…Tekrar gelecek misin pilav gününe?”

“Seneye kim öle, kim kala! Bakalım. Eşine selam söyle…”

Pınar’ın yüz ifadesi değişmişti ansızın. Hüseyin’e bakarak kafasını ‘olur’ anlamında aşağı yukarı salladı yavaşça. Tokalaştılar. Elleri buz gibiydi Pınar’ın. Titriyordu. Hüseyin onun elini kavradı. Birkaç saniye böyle kaldılar. Sonra Pınar usulca elini çekti.

“Hoşça kal”, diyerek arkasını döndü Hüseyin’e. Oradan ayrılıp ağır adımlarla uzaklaştı. Nalan’ın yanına iki büklüm, başı önüne eğik gitti. Gözleri dolu doluydu.

Hüseyin bir süre Pınar’ın arkasından bakakaldı. Epey bir zaman yerinden kımıldamadı.  Kendini toparlayıp pilav kuyruğuna girdi. Orada kendini biraz rahatsız hissetti. Ansızın kuyruktan çıktı. Yüzünün rengi sapsarıydı. Okuldan ayrıldı.

Narmanlı Han’ın yanından Asmalımecit’e kıvrıldı Hüseyin. Yol boyunca ilerledi. Fena halde midesi bulanıyordu. Etrafta ilaç alabileceği bir yer baktı, göremedi.

Sağdaki sokaktan aşağı indi. İlk gördüğü eczanenin önünde durdu. Kendi yansımasını gördü camda. Gözlerinin altı mosmordu. Eczaneye girmekten vazgeçti. Bir giysi dükkânına girip kıyafet aldı.