Dilara Elitaş


Şairde Ne Vardır

Dilin, kendisinin ötesine geçtiği iki alan olduğunu düşünüyorum: psikanaliz ve şiir. Burada yalnızca şiiri ele alacağım ancak psikanalizin her yerde olduğu gerçeğini unutturmamak da isterim.

Düşünce dile aktarıldığında kayba uğraması kaçınılmazdır. Bizlere binlerce yıllık kolektif kültürden geçip ulaşan dil, ne kadar zengin olursa olsun zihnin imajlarla dolu yapısını çerçevelemek ve kurallara oturtmakla her kelimede eksilerek dış dünyaya ulaşır. İletinin ulaştığı yerde ulaştığı biçimiyle bile tam olarak arzulanan biçimde algılanamadığını eksilerek öğreniyoruz çoğu zaman. Bu noktada şiir bize dilin çerçevesini esnetme, katı köşelerini yumuşatma imkanı vererek anlamı görünür derinliklere bırakma imkanı veriyor. Her an günlük kullanım içerisinde olağanlaşan dilin şiirin malzemesi olmasının belli bir ruha sahip olmak koşuluna bağlıyorum kendimce. Ruh derken aşağıda bahsedeceğim araştırmamda aradığım zihinsel başkalığı kastediyorum. Deliliğin sanata katkısı ve/veya onunla ilişkisi hakkında söylemlerle karşılaşırız fakat ben şiirin diğer sanatlardan başka bir çeşit delilik gerektirdiğini düşünüyorum. İnsana bir şeyi yaptıranı hep merak ettim ve işe kendimden başladım. Bir şeyleri anlatmam gerekiyordu ve beni buna iten içsel bir mekanizma hissediyorum, neredeyse fiziksel olarak. Dünyaya ve yaşıyor olmaya duyduğum yabancılık duygusu beni bu var olmaları bir şekilde açıklamaya itiyor ve bunun için şiirden yoğununu bulamadım. Bu durum çoğu şair için de aynı olmalı diye düşündüm ve 41 adet soru hazırlayarak 23 tane şaire ulaşıp cevaplarını istedim. Daha fazla katılımcı umuyordum fakat yine de sonuçların anlamlı sayılabileceğini düşünüyorum. Araştırmanın birebir analiz biçiminde derinleştirilmesi durumunda elde edilen yeni soruların cevaplanması mümkün olabilir. Ruhsal aygıtın karmaşıklığı ve kişilerin biricikliği nedeniyle tek seferlik sorular yeterli olmuyor. Dilin kendisinde olduğu gibi her cevap başka bir boşluğu doğuruyor.

İleride genişletilip derinleştirilebilecek bir araştırma olduğunu düşünüyor ve sonuçlara geçiyorum.

Araştırma için hazırladığım sorular aile ilişkileri, çocukluk yaşantıları, toplumsal uyum, okuma yazma deneyimleri, narsisistik kişilik özellikleri, disosyasyon yaşantıları, depresif ve manik semptomlar ile şiir üretim ve tüketim sürecine ilişkindi.

Katılımcıların aşağı yukarı yarısı 30 yaş altı, diğer yarısı 30 yaş üstü. Yaş skalası sonuçlarda bir anlamlı bir ikilik yaratmadı.

Katılımcıların anlamlı bir çoğunluğunda ailede okuma alışkanlığı olan kişinin olduğu, çocukluklarında oyun yaratma etkinliklerinin olduğu, diğer insanlar tarafından garip bulundukları dönemin olduğu, bunun uyumsuzluk bazlı sebeplerinin olduğu, aynı zamanda çoğunluğun her zaman kendisini farklı hissettiği, ilkokul çağlarında okuma alışkanlıklarının başladığı, yazmaya lisans öncesi dönemde başlandığı, çocukken yazma pratiklerinin olduğu, anne baba ilişkilerinin olumlu düzeyde olduğu, aile tarafından başarı baskısına maruz kalınmadığı, haksızlık ve anlaşılmama durumlarında öfkelenildiği, şiir yazdıran tetikleyicinin sıkışmışlık ve gerginlik durumlarının olduğu, psikiyatrik tanılarının bulunmadığı, şairliğin kutsal görülmediği, liderlik arzusunun bulunduğu, ilgi odağı olmaktan hoşlanıldığı, otorite arzusunun bulunmadığı, inandırma yetisinin olduğu, çoğunluktan daha mantıklı düşüncelere sahip olunduğunun düşünüldüğü, diğerlerinden başarılı olmak arzusunun olduğu, üretme zorunluluğu hissedildiği, çoğu zaman yalnız kalma ihtiyacının olduğu, disosyasyon, depresyon ve mani yaşantılarının olduğu, anlaşılmadığının hissedildiği tespit edildi.

Katılımcıların yarısının ün kazanmak arzusunun olduğu, çoğunluktan yetenekli olduğunu düşündüğünü tespit edildi.

Narsisizm olgusunun anlamlı çoğunlukta olmadığı sonucuna ulaştım. Diğer yandan şairlerin kendilerini ötekinin yanında farklı hissettiği, bu farklılık veya garabet duygusunun bir üstünlük düşüncesi değil ama dünyaya uyumlanma ve anlaşılma hususlarındaki çatışmalarından kaynaklandığı görülüyor.

Şairin disosyasyon deneyiminin olması ve çoğu zaman yalnız kalmaya duyduğu ihtiyaç onun gerçekliğe ilişkin çatışmalarının yoruculuğundan kaynaklanıyor.

Şairlerin çocukluk/aile yaşantılarında genele oranla herhangi bir başkalığa rastlamasam da ailede okuyan bireylerin bulunması öne çıkan tek etki oldu.

Şair, çocukluğundan getirdiği algılama farklılığı nedeniyle dünyayla çatışıyor, farklı bulunuyor, kendisini açıklayamıyor ve böylece dili -aileden ve erken yaşta kendisinin edindiği okuma alışkanlığı münasebetiyle- sağaltım aracı olarak şiire dönüştürerek anlama varmayı hedefliyor. Bu hedefleme bilinçli bir tercih değil ama okuma alışkanlığının getirdiği bir gerilim boşaltım seçeneği olarak görünüyor. Bu bağlantıyı bütüncül biçimde yakalayabilmek sevindirici fakat şairin başlangıçta sahip olduğu başkalık duygusunun nereden kaynaklandığını bulmak daha derin bir analiz gerektiriyor. Organik boyuttan bakılacak olursa katılımcıların çoğunluğunda manik ve depresif semptomların bulunması, çoğunlukta bipolar veya siklotimik bozukluğun bulunduğunu düşündürüyor. Katılımcıların yalnızca birinin psikiyatrik bipolar teşhisinin bulunduğu göz önüne alınırsa (tespiti gözden kaçmayacak bir bozukluk olduğundan) çoğunlukta yalnızca siklotimik bozukluğun bulunduğu söylenebilir. Buradan şairin hissettiği başkalık duygusunun geldiği kaynaklardan birinin bu bozukluk olduğu veya tam tersi çocukluktan gelen bu garabetle başa çıkmak için hipomani geliştirilmiş olabilir. İkinci seçenek doğruysa bu garabetin kaynağı yine karanlıkta kalmış oluyor.

Şiir yazımını bir yetenek olarak ele alacak olursak bunun şairin farklı düşünme yeteneğinden kaynaklanıp okuma alışkanlığıyla pekiştiği sonucuna varabiliriz. Şair şiirle karşılaşmamış olsaydı dünyayla uyumlanma sorununu çözümlemek arzusunda olduğu her an yine sanatla yolları kesişirdi. Çünkü sanat, kısır dilin çoğaltım denemeleridir. Dil, anlamdır; anlam hakikate yanaşmaktır. Hakikat sağaltır.