Oya Gündüz Aksu


Bataklık

 

Uykunun en can alıcı yerinde, yavaş yavaş yaklaştı kulağına o bilindik, kahrolası, yok olası ses.
Rümeysa, her zamanki gayriihtiyari tepkisiyle yarı uyanık bir yumruk geçirdi yüzünün sesin yaklaştığı tarafına. Neyse ki burnunu ıskalamıştı ama çene kemiğine gelen darbe yine de canını yakmaya yetti.
Gözünü açmaya takati yoktu. Yönünü değiştirmek istediyse de biliyordu ki bu yeniden uykuya dalması için yeterli olmayacaktı. Bu sefer de başarılı olamamıştı saldırıyı engellemede. Karanlığın göbeğinde sadece sesi takip ederek, üstelik yarı uykuluyken kim hedefini tutturabilirdi ki… En keskin nişancılar bile çuvallayabilirdi.
Önceki yattığı tarafa dönüp sesi kollamaya başladı. Tahmin ettiği gibi yıllar ötesinden yola çıkmış kadar derinden gelen ince vızıltı yavaş yavaş yaklaşıyor, kulağının dibinde en yüksek volüme ulaşıyor, sonra yeniden uzaklaşıyordu. Yüzüne gözüne rastgele bir iki darbe daha indirdiyse de nafile.
Yorganı başına çekip uyumayı denemek en iyisiydi. Kalkıp lambayı yaksa, bu, uykusunun iyiden iyiye piç olması demekti. Şu durumda o baş belasının hala hayatta olduğunu düşününce, ışığı yakıp duvarlarda arayışa çıkmaktan başka çaresinin olmadığını da biliyordu. Yine de biraz direnmek istiyordu. Başına çektiği yorgan ağırlaştıkça nefesi daraldı. Normal koşullarda bile uykuya dalmakta zorlanırken boğazını yavaş yavaş sıkan ve başına yığıldıkça yığılan bu nesneye daha ne kadar dayanabilirdi ki…
Durdu, bekledi. Derin uykunun etkisinden henüz kurtulamamış gözleri az sonra dalıp bir daha açılmayacakmış gibi uykuya meylediyordu aksine. Yorganın altındaki basınç ve boğulma hissi arttıkça göğsüne bir öküz oturdu sanki. Birdenbire ve hızlıca yorganı üzerinden fırlattı.
Artık ikinci taktiği uygulamak kaçınılmaz olmuştu. Yavaşça ve son derece isteksizce kalktı. Ömrünün en gönülsüz adımlarıyla odanın lambasına uzandı. El yordamıyla lambayı açtığında aşırı ışık yoğunluğunun içine birdenbire fırlatıldığı hissine kapıldı. Adımları ne kadar yavaşsa, bu ışık girdabına girişi de o kadar hızlı olmuştu.
Dört duvar, bir de tavan. Önceki günlerin, hatta belki de birkaç yıl öncesinin muharebe izleri duvarlarda ve tavanda birer anıt gibi duruyordu. Bu aslında ne galip ne mağlup belirtisiydi. Belli ki bu oyundan kimse galip çıkamamıştı, çıkamıyordu. Dikkatlice ve zoraki açtı gözlerini. Duvarlardaki lekelerin her biri oracığa henüz konmuş bir sivrisinek görüntüsü veriyordu. Yatağının başındaki o karartı, aradığı baş belası o olabilir miydi? Evet tam da oradaydı işte. Heyecanlanmıştı. Yandaki boş yatağın üzerine önceden hazırlayıp bıraktığı siyah penyesine sessizce uzandı. Avını ürkütmeyen bir aslan edasıyla duvara doğru yaklaştı, elindeki penyeyi sertçe lekenin üstüne indirdi. Tahmin ettiği gibi, yine olmamıştı. Her seferinde aynı şey oluyor, hedefini ilk vuruşta ıskalıyordu. Bunda bilinçaltı bir öldürmeme isteğinin yattığını düşünüyordu. Avına bir şans daha vermek miydi niyeti acaba? Ne de olsa bir canlının hayatına kast edecek, bilerek ve isteyerek ölümüne neden olacaktı. Bu sorgulamayı kafasında defalarca yaptığı için düşünmemeye karar verdi. İkinci vuruşta asla ıskalamamalıydı.
Gözlerini zoraki odakladı beyaz duvarlara. Neyse ki duvar rengi kamuflajı engelliyor, avı hemen ele veriyordu. Sağa sola tekrar bakındı. Daha önceki gecelerde fark etmediği, yeni izler gördü birkaç yerde. Bunlar da kim bilir hangi savaşın enkazlarıydı. Kaç zavallının canını yakmışlardı sabaha dek. Kaç zavallı kaç can almıştı. Dikkatini arttırmak zorundaydı. Belli belirsiz bir ses, hafif kanat hareketleriyle kulağının yanından uçup karşı duvara kondu. Oda o kadar küçüktü ki nereye konarsa konsun bir adımda onu haklamak olasıydı.
Sessizce, en ufak bir esinti bile çıkarmadan kaldırdı elindeki penyeyi ve duvardaki avının üstüne sertçe indirdi. Yorganın beyaz nevresimine düşen ceset bir savaş kalıntısı gibi duruyordu önünde. Rümeysa’nın içi biraz olsun rahatladı ancak bunun son olmadığını da biliyordu. Araştırma, keşif ve eylem burada bitmeyecekti.
Gözleri uykunun derin ağırlığından sıyrılmış, duvarlara daha da dikkat kesilmişti. Kulağının arkasından bir ses daha duydu ve aniden geri döndü. İşte bir tane daha! Belli ki bu gece öncekilerden uzun sürecekti. Sineğin konmasını beklerken yatağına oturdu. Hedefi kaybetmişti. Kalktı ve ince ince her bir beyazlığa göz gezdirmeye başladı. Yoktu. Onu öldürmeden yatarsa başına gelecekleri bildiği için bulmalı ve mutlaka imha etmeliydi. Çaresiz tekrar arayışa girişti. Bu sefer daha dikkatli olmalıydı. Pürdikkat dönüyordu göz bebekleri duvarlarda. Bir gören olsa delirdiğini düşünebilirdi. Gecenin bu saatinde elinde penyesiyle sinek avına çıkmış biri başka ne izlenimi verebilirdi ki?
Kendini izlemeye koyuldu bir an. Bu küçücük, çelimsiz yaratık karşısında düştüğü çaresizliğe gülüp geçmek istedi ama bu daha çok ağlamaklı bir gülümseme olurdu. Bu pansiyona tatil niyetiyle geldiği günden beri, her gece aynı savaşa maruz kalması çileden çıkarmıştı onu. Çevresinde övgüyle söz edilen engin sabrının da sonuna gelmişti. Hatta delirmeyi bile diledi. Bu kadarı da fazlaydı artık. Sineklerle mücadelenin zorluklarını biliyordu ama bu haksız bir savaştı. Düşmanı onu uyurken yakalıyor, pusuda vuruyordu. Öldürmeye gücü yetmiyordu belki ama kanını emdiği düşüncesi bile öfkelenip gözünün dönmesi için yeterli bir nedendi. Her bir sineği teker teker yakalayıp ateşe vermeyi geçirdi aklından, hatta biraz daha ileri gidip bu odayı, hatta pansiyonu da tümden ateşe verebilirdi.
Ah Rümeysa! Gecenin bir yarısı sırası mıydı şimdi muhakemenin? Tekrar dikkatini topladı ve arayışa koyuldu. Odanın içinde zor hareket etse de bir balerin edasıyla dönüyor ve cansız duvarlarda bir canlı izi, belirtisi arıyordu. Koskoca Rümeysa, bir saç telinin ucu kadar bile olmayan bu yaratığa havlu atacak değildi herhalde. Olacak iş miydi bu? Elbette hayır!
İşte oradaydı. İlk vuruşta almalıydı canını. Nasıl ki o bu gece yine uykusunu öldürdüyse, Rümeysa da onu ve diğerlerini gözünü kırpmadan katletmeliydi. Bir darbeyle indirdi duvardaki kara lekeyi yere. Sivrisineğin cansız bedeni, parke taşın üzerinde zor seçiliyordu ama Rümeysa onu çok net görebiliyordu. İlk kez öldürdüğü bir canlı için sevinç duydu. Daha fazlasını da yapma isteğiyle dopdoluydu. Onlarca sineği bir anda yok etme dürtüsü vardı içinde. Duvarlara ve tavana tekrar göz gezdirdi, ses seda yoktu. Dikkate değer bir şey de görmedi. Demek ki bu gecelik bu kadar diye geçirdi içinden. Yavaşça lambayı söndürdü ve yatağına uzanıp yorganı üzerine çekti.
Gözünün bebeğinden akan o güzelim uyku, sivrisineklerin gizlendiği kuytulara mı akıp gitmişti sinsice? Sağa sola dönüp durdukça umudu daha da azalıyordu. Önceki deneyimlerinden yola çıkarak, biraz direnince uyumayı başaracağından emindi. Derin derin nefes alıp sakinleşmeyi denedi. Bu iyi gelmişti. Daha sabaha çok vardı belli ki… Aklına üşüşen düşünceleri kovmayı istiyor ama bir çıkrık gibi durmadan çalışan beynini bir türlü durduramıyordu. Günün ve geçmiş günlerin hatta şimdinin muhasebesi de dürtüp duruyordu sağından solundan. Hangi birini kovabilirdi? Sivrisineklerin yerini alan düşünceler bir yaklaşıp bir uzaklaşıyordu. “Hangisi daha rahatsız edici acaba?” diye düşündü Rümeysa. İş yerinde gıcık olduğu Mehtap’tan tutun da dün akşam gördüğü kuru ekmeği kemiren bir ayağı eksik köpeğe kadar ne varsa yığılmıştı beynine. Bu düşünce denizinde uykuya dalabilmek epey maharet istiyordu. Yapabilirdi. O Mehtap daha fazla canını sıkamayacaktı. O cılız, kan emici sivrsinek Mehtap! Sivrisineklere Mehtap mı deseydi acaba bundan sonra? Kara köpek ne olmuştu acaba. Hangi kuytuda uyuyakalmıştı. Belki de çöplerden fırlayan kedilerin peşinde gecesini renklendiriyordu.
Çöpler! Evet asıl suçlu onlar mıydı? Her yerde yığın yığın, üst üste, kokan, bidonlardan, konteynerlardan taşan çöpler! İnsanlığın gözünün önüne ve göğsünü gere gere serdiği artıkları. Bunca atığın zamanla şehirleri, ovaları, tüm dünyayı çöp yığınına dönüştüreceğini düşünüyordu Rümeysa. Hatta şu yaşlı dünyada bunun şimdiye kadar olmamasına şaşıyordu. O kadar hızlı çoğalıyordu ki insanlar ve atıklar. Birden yeğeni topunu atıverdi çöp bidonunun yanına. Rümeysa irkildi. Yüreğine çöken ürpertiyle kendine geldi. Caddede top oynarken hızla gelen aracı, savrulan bedenin ayakkabısının çöpün yanındaki görüntüsünü de hemen sildi beyninden. İnsanların her yeri işgalinden bu yana tadı kalmamıştı hiçbir şeyin. Yeğeninin gidişinden sonra yaşamanın da tadı yoktu. Yine de hayat devam ediyordu ve umut hep vardı işte. İyi ki vardı.
Tüm bu düşünce girdabından bir vızıltı daha çekip aldı Rümeysa’yı. Ah biri daha vardı demek ki. Bitmemişlerdi, bitecek gibi de görünmüyorlardı. Ne Mehtap gibiler bitiyordu ne de kan emici sivrisinekler. Kulağının dibine yaklaşıp uzaklaştıkça tüylerinin diken diken olduğunu hissediyor, saçlarının dibinde duyduğu cızırtı umarsızca bir alçalıp bir yükseliyordu.
“Ah Rümeysa! Tatil Tatil diye tutturdun. Al sana Tatil!” diyerek hayıflandı. Zaten oldu olası verdiği kararları sorgulardı. “Öyle olsa daha mı iyi olurdu, böyle olsa daha mı iyi olurdu, yok oydu, yok buydu…” düşünceleriyle beyninde yeterince cızırtı vardı zaten. Şimdi de vızıltının tam ortasına düşmüştü. Üstelik tatil için de uygun bir zaman değildi. Bu kendine verilmiş bir ceza mıydı yoksa? Mehtap hakkında düşündüklerinin karşılığı mıydı? Ama Mehtap da öyle sütten çıkmış ak kaşık sayılmazdı hani. Bir fırsatını yakalasa, tüm ofisi elinde sallardı vallahi. Yoksa bir yolunu bulup onu bu pansiyona, tam da bu odaya mı getirmeliydi?
Vızıltı elinin hareketiyle kayboluyor, bir süre sonra yeniden geliyordu kulağına. Daha önce edindiği ustalıkla, sineğin yüzüne ya da başka bir yere konmasını bekleyecek ve birdenbire indirecekti şaplağı üstüne. Bekledi, bekledi. İşte oradaydı, çok yakınında. Sesi kötü çalınan bir kemanın sesini andırıyordu. Çocukken komşu kızının ona yeni alınan kemanı çalışı sırasında çıkardığı akortsuz seslere benziyordu bunlar da. Ne çok istemişti Rümeysa da bir kemanının olmasını. Daha sonra rahatlıkla alabilecek güce erişmişti ancak o çocukluk hevesi de geçip gitmişti.
Ses yeniden çınladı kulağında. Yüzünün etrafında döndü, döndü ve yanağına konuverdi. O kadar sessiz ve hareketsizdi ki Rümeysa, sineğin yanağında estirdiği rüzgarı bile hissetmişti. Ani bir hareketle vurdu yanağına. Ses kesilmişti. Yanağı epey acısa da sineği öldürme olasılığını düşünerek bunu önemsemedi. Acaba cesedi nereye düşmüştü. Onunla birlikteyse ve hala ölmediyse…” “Ölmüştür, ölmüş!” diye mırıldandı kendi kendine. Bunu sesli söylemişti. Odanın karanlığında ses havada kanat çırptı ve yavaşça yere düştü.
“Ah Mehtap ah! Seni bırakmalı şu pansiyonun daracık, sivrisinekli odasına.” Bunu da sesli söylemişti. Aklını mı kaçırıyordu yoksa? “Kendine gel Rümeysa!” dedi içinden. Yok yok, tamam. Bir sorun yoktu neyse ki. “Sakin ol. Önceki geceler gibi bu gece de uyuyup dinleneceksin, mücadeleden vazgeçme sakın!”
Uzun süren sessizlik bu gece de odadaki bütün sivrisinekleri hakladığını düşündürdü Rümeysa’ya. Galip kendisiydi yine işte. Sinekleri, o küçük zavallı, kan emici yaratıkları mağlup etmişti. Bu bir zafer miydi? Eh, öyle de sayılabilirdi. Kan emici demişken patronunu anımsadı birden. Her elemanını kanının son damlasına kadar kullanan bu fırsatçı adamdan tiksiniyordu. Eğer emeğinin tam karşılığını verseydi, bu sinekli beldede orta halli pansiyon odasında değil de daha rahat koşullarda tatil yapabilirdi. Sivrisineklere Bedri adını koymak daha mı iyi olur diye aklından geçirirken gülümsedi. Mehtap da yakışır Bedri de. Biri kan emici, diğeri onun dalkavuğu.
Uykuya dalma çabasından vazgeçmişti artık. Ne kadar dalmak istese o kadar uzaklaşıyordu çünkü. Vızıltıların kesilmesi içini ferahlatmıştı az da olsa. Uyku kapısını çalmak üzereydi ki işte yine o ses geldi kulağının dibine. İnsanı deli eden bu tiz ses yaklaşıp uzaklaştıkça Rümeysa’nın beyni de bir ısınıp bir soğuyordu. Ellerinde karıncalanma başladı. Göğsünde, tam kalbinin üzerinde bir sızı oluştu.
Kendini telkin etmeye çalışsa da bir türlü olmuyordu. Gözünün önünde Mehtap’ın fönlü saçları ve fıldır fıldır gözleri, patronunun gömleğini yırtarcasına zorlayan göbeği… “Aklımı mı yitiriyorum Allah’ım?” dedi kendi kendine. Bunu da sesli söylemişti. Ellerindeki karıncalanma kollarına tırmandı. Omuzlarına kadar geldiğinde boğazına bir el uzandı sanki ve sıkmaya başladı. Çığlık atmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Dün ve önceki gece, hatta ilk geldiği gece karşılaşıp mücadele ettiği tükenmeyen sinekler odanın içinde bir bataklık olduğunu düşündürmüştü ona.
Evet! Odada bir bataklık vardı. Bu bitmek tükenmek bilmeyen sivrisinek saldırısı başka türlü açıklanamazdı. Karşısındaki yatağın köşesinden gelen metal kokusu ve fokurdama sesleri Rümeysa’yı daha da telaşlandırdı. Kalkıp odanın ışığını yakıp neler olup bittiğini görmeye korkuyordu. Bataklık kokusu bu küçük mekana çabucak yayıldı. Kapının yanından gelen sesler yatağının dibine kadar uzandı. Sivrisinek vızıltıları şimdi tüm odayı kaplamıştı. Rümeysa elleriyle yüzünü kapamaya çalışıyor, ısırılmamak için olağanüstü çaba harcıyordu. Bataklık yatağının dibine kadar yükseldi. Dev sivrisinekler sarmıştı şimdi odanın içini. Koku tüm pansiyona yayılmıştı ancak kimse duymuyordu. Rümeysa kıpırdamadan öylece yatağında donakaldı. Herkes en derin uykusundaydı.