Funda Önkol


Beat Dediğin

1990’ların ilk yarısı, üniversite yıllarım, yirmili yaşlarımın başı, 6.45 henüz kurumsal bir yayınevi değil… İşte o günlerde bir gün Kaan Çaydamlı elinde bir kitapla çıkageldi ve kitabı Türkçeye çevirip çeviremeyeceğimi sordu. Kitap, Jack Kerouac’ın Desolation Angels (Issızlık Melekleri) kitabıydı. Yazarı, kısa bir süre önce okuduğum Yolda’nın Kıyı Yayınevi’nden çıkan berbat çevirisinden tanıyordum. Açıkçası kafamda kıvılcımlar çaktırmamıştı. O günlerde Kadıköy’de mantı yiyip, Beat ve kaybediş konuşup, kendimizi arıyorduk. Çok önemli görünen kaybedişlerimiz bizi birbirimize ve Beat Kuşağına bağlıyordu.

Kendimizi kaybedip yeniden bulduğumuz ve sonra yeniden kaybettiğimiz o esrik süreçte Desolation Angels’ı çevirmeye başlamak bana yeni, heyecanlı yolculukların kapılarını açtı. Dünyada gittiğim her yerde Beat tayfasının izini sürmeye ya da onların izini sürmek için yollara düşmeye başladım. Anladım ki; Beat Kuşağı yazarlarını hakkıyla çevirebilmek için soludukları havayı solumak, Soho’nun yeraltı barlarında jazz dinleyip ‘beat’i hissetmek, West End Cafe’nin loş salonunda bira yudumlamak, Kuzeyde Cascade Dağlarına ve Merrimac Nehri’ne, güneyde Meksika’da Guadalajara’dan, Nogales’den Sierra Madrelere bakmak, Batı’da San Francisco Big Sur’da dolaşmak, Cape Cod’dan okyanusa dalmak gerekir.

Peki, beni bu tayfanın müptelası yapan neydi? İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’daki egemen kültür, topluma aşırı düzenli, planlı, kamusal rollerin kesin çizgilerle tanımlandığı bir sosyal yapı enjekte etmekteydi. Bu politika, savaş sonrası yeni kuşağın dönüşüme olan açlığının önüne set vurarak durağan, umutsuz bir atmosferin içinde boğulmasına neden oluyordu. 1950’lerde bu psikolojik baskıyı söküp atarak nefes almak isteyen güçlü, entelektüel bir alt akım oluşmaya başlamıştı. İşte Beat Kuşağı bu alt akımın tezahürüydü: Dionysosçu bir varoluş için romantik bir arzu. Dayatılan tüm temel normları sorgulayıp, yıkmaya çalışmaları ve yaşamı aç gözlü bir merakla keşfetmeye çabalamaları sanırım Beat Kuşağı’nın benim açımdan en kuvvetli manyetizmasıydı.

Beat Kuşağı’nın ana edebiyatçıları Jack Kerouac, Allen Ginsberg, William S. Burroughs, Lucien Carr, Hal Chase ve Herbert Huncke 1944 yılında New York’ta Columbia Üniversitesi’nde karşılaşmışlardı. Akademik ortamda üretilen düşüncelere “karşı” bir tutumları vardı ve sık sık profesörleriyle tartışıp onların tutucu ve biçimci yaklaşımlarına karşı edebiyatta “Yeni Bir Bakış”a gereksinim olduğunu savunmaktaydılar.

1952’de Jack Kerouac, John Clelleon Holmes’la onun New York Times için yazacağı bir makale için konuşurken ilk kez “Beat Generation” terimini kullandı. Bu terim makalenin başlığı oldu: “This Is The Beat Generation.” Beat neye karşılık gelmekteydi? Aslında sözcük genel anlamıyla bed, harap olmuş, hırpalanmış, tüketilmiş demekti. Ancak bir kuşağı tanımlamak için kullanıldığında yenilgi, teslimiyet, hayal kırıklığı gibi halleri çağrıştırıyordu. Sistemin pompaladığı hırslara sahip olmayan, parlak genç iş adamları olamamış Kerouac ve tayfasına yakışıyordu bu etiket. ‘Beat’ler, sistemin dışında kalarak hırpalandılar, ucuz, pis evlerde yaşadılar, karınlarını doyurmak için çaldılar, uyuşturucu kullandılar, uyuşturucu sattılar, cinsel özgürlüğü savundular, ülkeyi bir uçtan diğer uca otostop yaparak geçtiler. Anti-materyalist, hedonist, homoseksüel, biseksüel ve aykırıydılar. ‘Beat’ olmak buydu. Diğer yandan Kerouac dindar bir Katolik olarak yetiştirilmişti ve ‘Beat’ sıfatını kullanarak “mazlumların gizli kutsallığını” ifade ettiğinin altını defalarca çizdi. Kerouac’ın Zen Kaçıkları’nda (The Dharma Bums) birer aziz gibi anlatılan serserileri, Yolda’da (On The Road) rastladığımız yalnız, ermiş ruhlu kamyon şoförlerini düşündüğümüzde romanlarının ana temasının bu saklı kutsallık olduğunu söyleyebiliriz elbette.

Beat Generation terimi aynı zamanda Ernest Hemingway’in Lost Generation (Kayıp Kuşak) ifadesine de bir selam gönderişti. Hemingway ile yakın arkadaş olan Gertrude Stein Fransa’da bir araba tamircisinden duyduğu ‘génération perdue’ (kayıp kuşak) ifadesini ona aktarmıştı. Hemingway, Güneş de Doğar (The Sun Also Rises) romanında kendisinin de dahil olduğu, yolunu kaybetmiş, serseri mayın gibi dolaşan, salgınları yaşamış, Büyük Çöküşü görmüş, oğullarını savaşa yollamış bu nesil için ‘Kayıp Kuşak’ terimini kullandı. Beat Kuşağı, Kayıp Kuşağın ardından geldi.

Bu süreçte Beat Kuşağını çeşitli şekillerde aşağılayanlar da oldu tabii ki. Herb Caen 1958’de San Francisco Chronicle’da “Beatnik” terimini kullandı.  O günlerde Amerikalıların korkulu rüyası olan Ruslar uzaya bir uydu yollamışlardı. Caen, uydunun adı “Sputnik”ten yola çıkıp bir kelime oyunu yaparak “Beatnik” sözcüğünü türetti. Bu aşağılamayla; Beatniklerin toplumun ana akımının tamamen dışında olduğunu ve hatta Komünizm yanlısı olduklarını öne sürüyordu. Bu sözcük Türkçe’ye geçerken nedense bu olumsuz, kısmen hakaret, kısmen alay içeren anlamı üzerinden sıyrıldı.

‘Beat’leri etkileyen, onların yaratma sürecini dönüştüren pek çok sanatçı oldu. Bunların arasındaki en önemli kişilerden biri Charlie Parker’dı. Parker, tamamen doğaçlama, kontrolsüz, geldiği gibi, melodiden çok harmonik bir yapıya oturan Bebop Caz yapıyordu. Kerouac’ın edebiyata ‘spontaneous prose’ (zihin akışı) olarak kazandırdığı teknik büyük oranda Parker’ın müziğinden köklendi. Dizzy Gillespie’nin giyim tarzı onları çok etkiledi. ‘Beat’ler New York Okulu ve Black Mountain Okulu sanatçıları ve edebiyatçıları ile de yakın arkadaş oldular. Kompozitör ve yazar John Cage’in şans operasyonları (chance operations) tekniği bir tür ‘cut-up’tı (kes-yapıştır). Brion Gysin bunu geliştirdi ve William Burroughs Çıplak Şölen’de (Naked Lunch) ‘cut-up’ tekniğini kullanarak edebiyatta yeni bir sayfa açtı.

Dadaizmin ve Sürrealizmin etkisi büyük oldu tayfanın üzerinde. Çünkü Dadaizm onların da karşı olduğu elitist, yüksek kültüre saldırıyor ve ‘kendiliğinden’liği kutsuyordu. Sürrealizm de bu saldırıyı olumlu bir tavra dönüştürüp, bilinçaltının koşulsuz ortaya saçılmasına odaklanıyordu. Antonin Artaud, André Breton, Louis Fredinand Celine, Jean Genet çok etkilendikleri ve kendi eserlerinde yer verdikleri edebiyatçılar oldu. Söylentiye göre; Ginsberg ve Corso Fransa’da Marcel Duchamp ile karşılaştıklarında Ginsberg Duchamp’ın ayaklarını öpmüştü. Arthur Rimbaud ve Charles Baudelaire gibi öncüler ‘Beat’lere ilham kaynağı oldu. Romantiklerden William Blake, John Keats ve Percy Shelley şiirlerinde derin izler bıraktı. Ginsberg, Kaddish şiirinde Shelley’nin ‘Adonais’inden alıntı yaptı. Kendileri gibi bir itaatsiz olan Henry David Thoreau, Emerson, Melville, özellikle Walt Whitman ve Edgar Allan Poe etkilendikleri edebiyatçılar oldu.

Beat Kuşağı üyeleri zaman içinde farklı coğrafyalarda yaşamaya başladılar. Ginsberg 1954’te o günlerde California San Jose’de yaşayan Neal ve Carolyn Cassady’yi ziyarete gitti ve sonunda o da California’ya yerleşti. Böylelikle ‘Beat’lerin bazıları San Francisco Rönesansı’na katıldı. City Lights Kitabevi’nin sahibi Lawrence Ferlinghetti Beat tayfasının kitaplarını basmaya başladı ve mekân uzun yıllar uygunsuzların toplanma noktası olmayı sürdürdü. Zen Budizmi ile ilgilenen, Hindistan ve Japonya’da uzun zaman geçiren Gary Snyder da bu dönemde Beat tayfasının önemli karakterlerinden biriydi. Kerouac’ın Zen Kaçıkları romanındaki Japhy Ryder karakterine ilham kaynağı olmuştu.

1960’larda Beat Kuşağı, yine bir karşı kültür olarak yükselen Hippi akımına evrildi. Ginsberg Hippilerin babası konumundaydı. ‘Beat’lerin apolitik tavrına karşı, Hippiler politik, savaş karşıtı, anti-faşist, eşitlikçi ve çevreciydiler. Beat Kuşağı edebiyatçıları bu hareketin en önemli ilham kaynakları oldular.

‘Beat’lerin etki alanı bunlarla sınırlı kalmadı. Sonraki yıllarda edebiyattan, rock müziğe, punk kültürüne kadar yeraltından yükselen tüm akımların bileşeni oldular. John Lennon bir Kerouac hayranı olduğu için grubunun ismini bir “l” harfi ekleyerek Beatles koydu. İngiliz progresif rock grubu Soft Machine adını Burroughs’un “Yumuşak Makine” kitabından aldı. Ginsberg, The Clash ile çalıştı. Burroughs, Tom Waits ile “Black Rider”ı sahneye koydu ve Patti Smith ile pek çok projede birlikte çalıştı. Bob Dylan, Jim Morrison, Doors, Lou Reed, King Crimson, Kurt Cobain, Bono, R.E.M., U2, Pink Floyd ve daha pek çok müzik grubu ve müzisyen çalışmalarında onların yazdıklarını kullandı.

Gerek yaşarken gerekse öldükten sonra diğer sanatçıların yaratıcılığına olağanüstü katkılar sunan bu narkotik, kriminal Beat Kuşağı edebiyatçılarının en önemli ortak özelliklerinin yüksek zekâları ve cesur yürekleri olduğunu düşünüyorum. Hepsi toplum tarafından, kimileri aileleri tarafından reddedilmeyi, kimileri konforlu güven alanlarını terk etmeyi göze alarak kendilerini en ham halleriyle ortaya koyma ve ne pahasına olursa olsun bu hesapsız salınmışlığı sürdürme iradesini gösterdiler. Kendi bedenleri dahil, yaşamın içerdiği her şey onlar için bir deney alanıydı. Laboratuvarda yaşar gibi yaşadılar, denediler… 2004 yılında Londra’da Tate Gallery’de açılan William Blake sergisinin paralelinde yapılan toplantıların birinde Kerouac’ın Desolation Angels romanından uzun adımlarıyla bildiğim İngiliz Beat şair Michael Horovitz ile tanıştım. Artık yaşlı bir adamdı. Aklındaki her şeyi yapmışlığın rahatlığı ve özgüveniyle “Yaptıklarımızı yapmasaydık, bundan daha sağlıklı ve uzun mu yaşayacaktık! Sonuçta hem birbirimize hem de birçok nesle ilham veren ve vermeye devam edecek olan bir destan yazdık.” deyiverdi elinde bilmem kaçıncı kadeh şarabıyla.

Bilmek isterseniz, ‘Desolation Angels’ın çevirisi hiçbir zaman basılmadı. ‘Beat’lerin Greyhound otobüslerinde sürekli unutup, kaybettikleri roman taslakları gibi yok olup gitmese de bir dolabın rafında esir tutuluyor… Günün birinde akıp, hayata karışmayı bekliyor.