Osman Çakmakçı


Dil”le Cebelleşenler

 

Herkesler de biliyor ya yine de yeniden belirtmekte bir sakınca yok: 12 Eylül 1980 darbesinin çift tarafı keskin bıçağı toplumda derin bir yarık açtı. Bu yarık toplumsal, kültürel, siyasal alanlarda büyük bir boşluk oluşturdu. Yarığın açtığı boşlukta insanlar, düşünceler ve ifadeleri oluşturan kelimeler sallandı durdu. Zemin kaydı, kayganlaştı, ayakta sağlam durmak, yere sağlam basmak adeta değil, kesinkes imkânsızlaştı: Tam bir kör kuyuya düşüş sendromuydu bu. Çaresizlik, afallamışlık ve kendini kaybediş bu dönemin en belirgin özelliklerindendir. Bir bilinç yarılması…
Bu zemin kayması, belirttiğimiz gibi, kültürel alanda da meydana geldi; kültür “dilsizleşti”, ifade biçimini yitirdi ve bu yitirişin doğal ve beklenen sonucu olarak yeni arayışlar gündeme geldi: İnsan boşlukta yaşamaya katlanamaz!
80 sonrası şiir de bu boşluğu en derinde yaşayan alandı zira şiir “dil”in mayasıdır, özüdür. “Dil” kendini şiirde gerçekleştirir… ya da gerçekleştiremez. İşte 80 sonrası şiir kendini gerçekleştirememe durumuyla yüz yüze geldi, zira şiirin biricik ortamı olan “dil” dilini yitirmişti.
Bu koşullar altında şiir iki ana sorunsalla karşı karşıya kaldı; bu iki sorunsal da hiç kuşkusuz başarıyla altından kalkılması gereken sorunları içeriyordu. Bunlardan birincisi “dil”e yaklaşım ve izlenecek “dil”sel tutumdu, ikincisi de gelenekle kurulacak yeni bir ilişki. Bunların her ikisi de 80’den sonra birden boşlukta sallanıp durmaya başlayan “dilsel ifade”nin kendine bir dayanak noktası bulma ihtiyacından kaynaklanıyordu. (Bu arada, kim ne derse desin, toplumcu şiir ve onun izlediği süreç 12 Eylül bıçağıyla kesintiye uğratılmıştı. Toplumcu şiir, bu anlamda, bu dönemde güdükleştirilmişti.)
Bizim bu yazıda ana hatlarıyla ele almaya çalışacağımız 80 sonrası “dil”sel tutum da iki ana çizgi izliyor. Bunlardan birincisi daha avant-garde, daha yenilikçi bir çizgi. Diğeri de daha çok Divan şiir geleneğine bağlanarak yapay bir dil peşinde koşanların oluşturduğu çizgi.
80 sonrasında, belirtmek gerekir ki, sadece ülkemiz içindeki hayatı tüm boyutlarıyla etkileyen gelişmeler olmadı, aynı zamanda dünya da postmodern durumun geniş çaplı etkisi altına girdi. Gerek kitle iletişim araçlarının egemenliğini kesinkes ilan etmesi, gerekse de dünyanın genel olarak kötümser bir evreye girerek geleceğe olan güvenini kaybetmesinden kaynaklanan bir geçmiş nostaljisi ülkemizde de hüküm sürmeye başladı. Bir kere en önemlisi “dil” elden gitti ve tamamen kitle iletişim araçlarının egemenliği altına girdi. İfade daha ağızdan çıkar çıkmaz buharlaşıyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu durumdan en çok edebiyat, özel olarak da “dil”in mayası olan şiir etkilendi. Yitirilen “dil”in yeniden ama bu kez farklı bir biçimde, kitle iletişim araçlarının boyunduruğuna girmeyecek biçimde, bulunması gerekiyordu. 80 sonrasında şiirin karşı karşıya kaldığı en büyük problemin “dil” problemi olması bu yüzdendir.
Bence daha verimli sonuçlar doğuran, bununla da kalmayıp artık kitle kültürünün evcil bir ögesi haline gelen “dil”in dışında yeni bir dil bulma çabasının hakkını veren avant-garde olarak adlandırabileceğimiz çizgidir. Bu çizgiyi birçok şair derinleştirmiştir ama başlarına 70’lerde de aynı tutumu izleyen, ancak 80’lerden sonra bu çizgisi daha belirgin bir biçimde fark edilmeye başlanan Enis Batur’u yerleştirebiliriz. Enis Batur “verili dil”i kabul etmeyerek sürekli dilsel araştırmalar yapan bir tutum izledi. Özellikle “Doğu-Batı Divanı” ve “Opera” kitapları bu tutumunun verimli meyveleridir. Lale Müldür ele avuca sığmayan, uçucu bir kimyaya sahip bir dil oluşturdu. Keza Seyhan Erözçelik yaşamımıza sirayet eden meta-dil, meta-yaşantı kavramını ilk fark edenlerdendi ve şiirinde bu “dil”e karşı ilk ironik itirazları ortaya koyan isimdi. Ahmet Güntan’ın “İkili Tekrar.” adlı şiir kitabı Halk şiiri ritmi ve sesinden olağanüstü bir başarıyla, yenilikçi ve çağdaş bir yorumla yararlanılabileceğini gösteren küçük bir başyapıttır. Sami Baydar daha “Dünya Efendileri” adlı ilk şiir kitabında saydam bir dile ulaşmıştı. Bu saydam dil içindekileri olduğu gibi gösteren, geçirgen, trajik bir dildi. Serdar Koçak özellikle ilk kitabı “Pervazda”da geleneksel şiirimizin terennümüyle çağdaş yaşamın ritmiyle birleştirmeyi başararak etkili bir şiir oluşturdu. En son olarak Necmi Zeka konuşma dilindeki yarıkları, açıkları, ifade gücünü çok iyi bir biçimde şiir diline ters yüz ederek aktardı.
Şiirde yeni dilsel arayışların Divan şiiri geleneğine bağlanan çizgisini Hilmi Yavuz’la özdeşleştirebiliriz. Hilmi Yavuz T. S. Eliot etkilenimli şiir anlayışıyla geleneği, bizim şiirimiz bağlamında Divan şiir geleneğini ön plana çıkardı ve “dil”in yapay bir şiir dili olmasına yol açacak girişimlerde bulundu. Özellikle Şiir Atı dergisi çevresi “dil”i plastik bir öge haline getirdi; tıpkı bir heykeltıraşın malzemesinin mermer ya da bronz vs. olması gibi “dil” de şairin malzemesiydi bu görüşe göre. Bu bakımdan bu tutumun “dil”de yabancılaşmaya kadar vardığını söyleyebiliriz. Çünkü bu anlayışa göre şairin “dil”in dışında bir yerde olması gerekir. Halbuki değil şair, hiçbir insan dilin dışına çıkamaz. Bu çizgiyi izleyenler arasında yer alan İhsan Deniz Bursa’da çıkardığı İpek Dili dergisiyle yapay bir dil oluşturma çabasını ifrada vardırdı. Adı üzerinde dil, ipek dili gibi bir şey olmalıydı. Osmanlıca ile Latince vs. yabancı kelimeler iç içe girmiş ve kelimelerin ses yüklerinden yararlanılarak bir atmosfer şiirine ulaşılmaya çalışılmıştı. Keza V. B. Bayrıl da Hilmi Yavuz’u izleyerek şiir dilini neredeyse kendine özgü, konuşulan ya da konuşulamayan dilden ayrı, şiire özgü bir dil haline getirmeye çalıştı. O da İhsan Deniz gibi sese dayıyordu şiirini. Aynı tutumu izleyenler arasında Osman Hakan A., Ali Günvar, daha gençlerden Can Bahadır Yüce gibi isimleri sayabiliriz.
Şiirimizde yeni “dil”sel arayışlar peşinde olunması dediğim gibi toplumsal ve kültürel gerekçelere, zorunluluklara dayanan bir durumdur. Bu girişimlerin yapılması şiirin kendini yeniden kurma çabasının doğal uzantısıdır. 80’den sonra, ana hatlarıyla belirtmeye çalıştığımız bu iki çizginin çatışması günümüzde de sürmektedir. Bir ara gelenekçilerin ön planda olduğu bu çatışmada ibre giderek yenilikçilere dönmektedir.