Janset Karavin


Fil

Salgın başladığından bu yana hiç çıkmamıştı evden; hazırlıklıydı, ihtiyacı olan olmayan her şey vardı evde. Dışarıya adımını atmadan yıllarca yaşayabilirdi ama mecbur kalmıştı. Oğluyla gizlice buluşacakları bu parkta oturmuş, çığlık çığlığa koşturup duran çocukları izliyordu. Gerçi iyi de gelmişti temiz hava, eskisi kadar tat vermese de insan içine karışmak. “Evdeki hesap çarşıya,” diye söylenerek kendi kendine gene de, huzursuzlanıp kıpırdandı ucuna iliştiği bankta. Çıkmak, hatta dükkân dükkân dolaşmak zorunda kalmıştı; oğluna, istediği doğum günü hediyesini alması şarttı. Hiç değilse bu kadarını yapmak zorunda hissediyordu kendini.
Sedef’le ayrıldıklarından beri ya iki, ya üç kez görebilmişti Efe’yi. Her buluşmalarında çok eğlenmiş, zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamamış, hep geç kalıp en sonunda Sedef’i çıldırtmışlardı. Mahkeme kararına rağmen Efe’yle görüştürmüyordu onu artık, o da üstüne gidip çirkinleştirmek istemiyordu durumu. Kabulleniyordu. Sessizce değil belki; söylenip durduğu oluyordu aklına düştükçe. “Fil inadı tuttu,” diye önce karısına, sonra kendine, “fil gibi çöküp kaldın,” diye sayıp sövdüğü de oluyordu ama kabulleniyordu. Zaten pek de tanımadığını, doğru düzgün bağ kuramadığını ancak boşandıktan sonra on beş günde bir beraber vakit geçirmeye başlayınca fark ettiği için kabullenemediği oğlunu ona göstermemesi değil, başkaydı. Sedef güvenmiyordu ona, sorumsuz ve bencil olduğunu söylemişti defalarca. Öyle miydi hakikaten; oğlunun doğum gününü bilmeyen bir baba sorumsuz ve bencil midir?
Her şeyi onlar için, güvende olsunlar istediği için yapmıştı oysa. Evi, arabayı onlar için satıp yeni bir ev yaptırtmış, her çeşit felakette ailesinin güvende olmasını sağlayacak her şeyi düşünmüş, fil sabrıyla bir araya getirmişti. Çırpınmıştı bunları yapabilmek için, gecesini gündüzüne katmıştı. Böyle mi olmalıydı, bu muydu onca çabasının karşılığı?
Efe’nin telefonda, “Baba, bugün benim doğum günüm,” deyişi çınladı kulaklarında, kaynar sular döküldü başından aşağı, kızarıp bozardı, derken beti benzi atıp sarardı. Bir fil gelip çöktü omuzlarına, boğazına doladı hortumunu. Kendini, kötü bir insan olmadığına, hele kötü bir baba hiç olmadığına ikna etmeye cebelleşti. Sedef’in haklı olduğu yerler yok muydu? Vardı. Mesela… Şimdi bilmiyordu ama şüphesiz haklılık payı vardı ithamlarında.
Soluğunu kesen hortumdan kurtulmak için yılanmış gibi sarıldı cebinden çıkardığı telefona. Açtı, birbirine benzer resimler seçip de garipseyinceye dek öylesine kaydırdı ekranı parmağıyla aşağılara. Maradona, Maradona, hep Maradona. Nedir yani, ne yapmış Maradona? Ölmüş.
“Maradona! Ekmek arası yaptım, koş, bari şunu ye!” diye seslendi bir kadın; annesinin sesiydi bu. Oysa önce sesleri siliniyor insanların. Annesinin yüzü, kokusu, dokunuşu hep yanında gözlerini yumsa, sesini kaybedeli yıllar oluyor. Ama işte bu ses onun; Dirayet Hanım’ın. “Gene sokaklarda top peşinde haylaz,” diye söylenerek uzaklaşıyor dönüp baktığında. Birden, ‘Necodona’ mavi beyaz şeritli formasıyla koşarak önünden geçti, az sonra ekmek arası elinde, gene koşarak ters yöne doğru uzaklaştı. 10, Maradona. Ötede bir televizyon cızırdayarak açılınca kafasını çevirip baktı; Maradona çalımlar atarak ceza sahasına giriyor, pas, top havalanıyor, Maradona zıplıyor ve goool! Bir yaz gecesi, bahçedeler, konu komşu bütün mahalleli maçı seyrediyorlar. Gool! ‘Necodona’ sırtında gene mavi beyaz çubuklu, çakma forması televizyonun etrafında bir koşudur tutturmuş. Millet bir vaveyla koparmış ki, “Gool!” diye, sanki sunucu, “Türkiye 1, İngiltere 0!” demiş gibi ortalık bayram yeri, curcuna. “Bücüre bak sen!” “Devede de boy var ama işte…” “Helal olsun be!” “İngiliz’e kafayla gol atmak, vay anam!” “Eliyle attı, eliyle!” “Eli ayağı, kafası gözü, attı mı ona bak sen.”
Telefona sarılıp şöyle yazıyor: “Tanrı elini çekti dünyadan.” Biraz geriye çekilerek baktı, beyaz zeminde pek çiğ geldi yazdıkları, hemen zemine kayan yıldızları anıştıran bir arka plan resmi ekledi. “Şimdi daha iyi,” diye mırıldandı. “Az kalsın unutuyordum,” dedi, “Neydi o işaret? Ne diyorlardı…” “Heşteg!” dedi fil. “Heh, heşteg!” #Maradona, yazdı en alta da. File gösterdi, olur aldı. Artık hazırdı, paylaştı.
“Hey gidi!” diyerek bir zaman dalıp gitti uzaklara. Ne kadar böyle hülyalar içinde dolandı çocukluğunda bilemedi ama epey erken gelmişti, nasılsa saatler vardı daha buluşmalarına. Etrafta olup biteni izlemekten başka oyalantısı da kalmamıştı artık. Çocuklar bıkmak usanmak bilmeden oyunlar oynayıp bağrışıyor, ebeveynleri uzaktan uzağa da olsa laflayarak güneşli havanın keyfini çıkarıyordu ama zaman koştukça parktaki varlığı ona bile tuhaf gelmeye başlamıştı. Çocuklar gitti geldi, anneler babalar değişti, zaman aktı, o durdu.
Önce bankın güneş alan yarısına ilişmişti, derken öğle vakti güneş iyice azıtıp sıcak basınca, gölge yana kaydı. Gerçi kaydıktan sonra gölgeye geçmesinin durumunu iyice şüpheli kılıp kılmadığı düşüncesi bir hayli içini kemirdi ama tekrar güneşli tarafa geçmesinin daha da çok dikkat çekeceği endişesiyle olduğu yerde kaldı. Hangi çocuğu izlese oğluna benzetip, bir zaman sonra çocuklarını beklemek mazeretiyle parka çökmüş annelerden birkaçının delici bakışlarını üzerinde buldu. Çocuklara bakmamaya çalıştı. O yana, bu yana döndü fakat apartmanların arasında bir vahaydı âdeta bu küçürek park; ne yana dönse perdeleri açık ya da aralanmış bir evin salonunda, oturma odasında yabancıların hayatının ortasında buluyordu kendini. Yanına bir kitap almış olsaydı… Fakat sonra iyi ki almamışım dedi içinden; Lolita’yı okuyordu.
Yetmezmiş gibi, önüne döner dönmez gözlerini dikmiş, onu tepeden tırnağa süzen küçük kızı buldu karşısında. Kollarını ardında bağlamış sağa sola sallanıp duruyordu gülümseyerek.
“Merhaba,” dedi o da gülümseyerek, “Benim adım Necdet, seninki ne söyle bakalım?”
Küçük kız sanki söylediklerini işitmemiş gibi sallanarak gülümsemeye devam ediyordu. Gülümsemenin bulaştığı haliyle öylece asılı kaldığını hissetti suratında, somurtmayı denedi. Olmuyordu. Hiç değilse ifadesiz kalabilirim diye düşündü, ağzını toplamaya uğraştı. Birkaç titredi dudak kenarları ama başaramadı. O sırada küçük kız, “Fili sevebilir miyim?” diye sordu.
“Neyi?”
“Fili.”
“Hangi fili?”
Küçük kız cevap vermedi, “Sakızın var mı?” diye sordu bu kez. Yok, anlamında sağa sola çevirdi başını Necdet. “Şeker?” diye ısrar etti küçük kız. Hay Allah, dedi içinden, keşke yanıma bir şeyler alsaydım. Ne yapmalı? Aklına cebindeki bozukluklar gelince, eli cebine uğradı, avuçladıklarını küçük kıza uzatarak, “Ne sakızım ne de şekerim kaldı, ama bunlardan var, bak. Kaç tane lazımsa şeker almak için, buradan alabilirsin.” Küçük kız, uzanıp bir bozukluk aldı, baktı, düşündü, tekrar uzanıp avuçladı bozuklukları. Necdet, “Hop!” diyerek avucunu kapadı. Küçük kızın önce gözleri büyüdü, “Hiii!” diye inledi ama sonra kesik bir kahkaha koyverdi; hoşuna gitmişti bu oyun. Bir daha açtı bozukluklarla dolu avucunu, aynı sahne tekrarlandı, bir daha kahkahalar. Küçük kız koşup gitmeye yeltenince, “Hey!” diye seslendi Necdet, “Böyle olmaz, bir öpücüğü hak ettim bence.” Küçük kız bozuklukları ceplerine doldurup kendi avuçlarına birer öpücük kondurup fırlattı.
“Biri sana, biri file!” dedi.
Necdet öpücükleri havada yakalayıp yanaklarına koyunca bir kahkaha daha atarken koşarak uzaklaştı. Ardından bakarken, ters ters onu süzen kadınları gördü. Suratına yapışmış gülücük eriyip aktı damla damla yere.
Saatine yeltendi ama bileğini sıyırırken bankta, hemen yanında birinin oturduğunu fark etti. Hangi ara gelip yerleşmişti anlayamadı. Göz ucuyla süzdü; fil. Küçük kızın bahsettiği fil olsa gerekti bu. Bir hayli öylece kalakalmış olmalıydı ki fil, hortumunu uzatıp saatin camına birkaç kez vurdu tık tık. Akrep yelkovanı, yelkovan akrebi kovalamaya başladı. Yakalardın, yakalayamazdın bu koşuşturmaca iki ileri, bir geri sürüp giderken Necdet gözlerini yumdu. Derin bir nefes alarak ellerini ceplerine soktu. Gözkapaklarını illa ki açacaktı, açması şarttı ama açmaması mümkün ya da sıradan denebilecek bir hal olsa açmazdı. Kör olsaydım keşke, diye geçirdi içinden.
“Fil nedir oğlum?” diye sordu Necdet Necdet’e. “Fil işte, ne bileyim. En uygun düşecek fil olur diye düşündüm,” diye cevapladı Necdet, “Tavus kuşu mu tercih ederdin yani? Ya da belki beyaz bir gergedan?” Haklı, diye geçirdi içinden Necdet ama gene de kızdı Necdet’e. Artık yapacak bir şey yoktu, mecburen gözlerini açacaktı; açtı, ucun ucun baktı; gitmiş. Oh, dedi ama şimdi de beri yanda, arkasında falan peydahlanabilirdi basbayağı.
Yere, önüne bakmayı akıl etti. O an, bokböceğine benzettiği bir böceği fark edip sevindi, yaptıklarını izlemeye koyuldu, hatta birkaç kez ayağıyla yolunu keserek uzaklaşıp gitmesine mani oldu başka ne yapacağını bilemediği için. Kavkısı güneş vurdukça hâkiden sarıya çalan yalımlarla parıldayan böcek, tam da taş döşemeler arasındaki boşluğa düştüğü sırada bir çift siyah bot girdi görüşüne. Böceğin tertemiz olduğu hissi uyandıran kabuğunun aksine çamurlu, pis bir çift bottu. İlkin tepki veremedi şaşkınlığından, ama kafasını kaldırıp güneş yüzünden yüzünü seçemediği adama, “Eyvah, n’aptınız!” deyiverdi. “N’aptım?” diye sordu yüzsüz, pis botlu adam. “Böcek,” dedi Necdet, “böceği ezdiniz!” Adam sabırsızlanır gibi bir ayağından ötekine verdi ağırlığını, “Beyefendi kimliğinizi görebilir miyim?” diye sordu sertçe. Gözlerini kısıp, bir elini güneşe siper etmek için alnına götürdü Necdet, baktı; gençten bir polis memuruydu karşısında dikilen adam. Bir eli belinde, tabancasındaydı, öbürünü ona doğru uzatmış bekliyordu. “Kimliğiniz beyefendi!” Pantolonunun arka cebindeki cüzdanına hamle etti telaşla. Pis botlu, yüzsüz, genç memur ondan daha çevik davranıp silahını çekiverdi, “Dur, yoksa vururum!” “Yanlış anladınız memur bey, cüzdanım, kimliğimi, ben…” diye gevelerken yanlarına koşan iki polis daha seçti panikle etrafı kolaçan eden bakışları. “Yat yere!” diye gürledi bu kez. “Yakalayın memur bey, salıvermeyin, sapık bu işte!” dediğini işitti bir kadının. Göz açıp kapayana kadar çepeçevre sardı kalabalık onları. Bir diğeri kalabalıktan, “Geçen bizim kızı marketten apartmana kadar takip eden de budur kesin!” diyerek köpürtmekte gecikmedi. “Hayır, yanlış anladınız, benim oğlanı bekliyorum ben…” “Oğlan moğlan diyor bir de utanmaz!” “Sapık!” “Allahsız kitapsız!” “Tüü, yaşından başından utan!” “Gören adam zanneder.” Öteki iki polis, “Çekilin, açılın,” diyerek kalabalığı yara yara tepesinde bittiler. Biri kolunu büküp, dizini bastırıp yere çökertti Necdet’i, diğeri boştaki elini havada yakalayıp kelepçeyi geçirdi. Kıskıvrak yakalanmıştı. Ayağa kalkmasına bile izin vermeden karga tulumba sürüklemeye başladılar. Onlar üzerlerine yürüdükçe, kalabalık yaklaşan tehdit karşısında dalga dalga savrulan balık sürüsü gibi açılıyor ama gene de karanlık bir örtü gibi sarıyordu çevrelerini. “Oğlumu bekliyordum. Doğum günü. Yapmayın, dinle…” demeyi denese de midesine yumruğu yiyince sustu. Yumrukla coşan sürüden biri sosyal mesafe kuralına uygun, okkalı bir tükürük aşk etti suratının orta yerine. Hedefin on ikiden vurulduğunu görüp korkusu iyiden uçup giden bir başka hiç kimse, kolunu bir kaplan çevikliğiyle savurup kulağından boynuna tırnaklarını geçirerek çığlık çığlığa haykırdı, maskesini de düşürerek, “Pedofiiiil!”
O fil gene nereden çıkıp geldiyse, hop dedi bu defa sıçrayıp çöktü tepesine. Kendini bıraktı Necdet. Ayakları sürüklenirken, fil, hortumuyla çenesinden kavrayarak başını kaldırdı, eğilip kulağına fısıldadı, “Baba, bugün benim doğum günüm.”
Sırtındaki fille Necdet’i ekip otosuna sokmaları bir hayli güç oldu.