Deniz Baran Karagöz


Göbek

Koşut Bulvarı’nın ikinci sağ kolundan girip 100 dev adım attıktan sonra Hasanpaşa Mahalle varırsınız. Bu mahallede kime sorsanız bileceği bir göbek vardır. Eskiden burayı kolaçan etseydiniz toprak zeminde esen yelleri görecektiniz. Şimdilerde ise bu toprak göbek, üç çocuğun cıvıltıları ile bezenmiş ve kâgir bir kulübeyle onurlandırılmış vaziyette. Üstünkörü anlattığım bu manzara tuhafınıza gidebilir. Bu üç uçarı, mahalleliyi ikiye ayırmış durumda. Kimisi, onlar anaları babaları ölünce, pek de bir zahmete katlanmadan burayı bulup, insanların iyi niyetlerini sömürüp, onlardan geçinmeyi düşledikleri kanısındalar. Diğerleri ise çocukların bohem yaşayışına daha ılımlı bakmaktalar. Onların burada olma sebeplerini çetin hayat şartları olduğuna yormaktalar. Bu üç uçarıdan ikisi yağız birer delikanlı olmaya aday çocuklar. Diğeri ise hareketlerindeki ihtiyatsızlık ve uçarılıktan anlaşılacağı üzerine 8 yaşlarında bir kız. Hep aynı kırmızı pörsük eşofman altı ve üstünde aynı kısa gri tişört. Erkeklerden birisi koyu saçları ve bütün vücudundan fışkıran hırçınlıkla bir anarşisti andırırken diğeri mülayim huylu ve bakışlarındaki törpülenmişlikle yüreklere su serpen bir delikanlı.
Çocukların, Çetin hayatın amansız tayfununa kapılıp yalpaladıklarını zannetmeyin. Aksine özgürlüğü, delice özgürlüğü böylesine koyu bir tatla tatmak kimseye nasip olmamıştır. Bütün gün rüzgarla cilveleşmeyi, güneşin göz dolduran ışıklarıyla boğuşmayı ve kargalarla uçmayı onlardan daha iyi kimse bilemez. Bu kagir kulübeyi yaptırıp onların bütün ihtiyaçlarını karşılayan ise geçkin ve varlıklı bir adam olan Murat Dayı. Bu varlıklı adam gençliğini sanata adamış fakat buna tezat oluşturacak biçimde bir sürü siyasi faaliyetin de başında gelen isimlerden biri olmuştu. Bu hoyrat gençliğin verdiği bitaplıktan sonra hengameden uzak bir köşede hayata tutunmuştu. Bu üç uçarıdan ilkin Doğa’yla tanışan Murat Dayı onun gözlerindeki parıltının “özgürlük” diye haykırdığını “oyun” diye fısıldadığını duymuş ve bundan çok etkilenmişti. Pek de dokunaklı bir tanışmaya yeltenmeden onları uzak bir köşeden gözlemlemiş fakat üçünü de farklı zamanlarda tanımak mümkün olmuştu. Sonuçta ise bu uçarıların bohem yaşayışlarına karışmadan onlara kol kanat germeye koyulmuştu. Bu çocukları dış dünyanın kendileri hakkındaki laf kalabalığından ve hoyratlığından korumak için her şeyi yapmaya hazırdı. Çocuklar da bu adamın vefasına kayıtsız kalmamışlardı. Onun sanatsal ruhunun ortaya çıkmasına ve içindekileri kâğıda boca etmesine destek olmuşlardı. Murat Dayı kâğıtları kimi zaman bu üç uçarı hakkındaki Şiirleri ile kimi zamansa yüzleşmeye meyilli olmadığı geçmişiyle doldurmuştu.
Çocukların ilham kaynağı oldukları en güzel şiiri ise şöyleydi:
Özgürlük ağacını dikmeye gidiyordu çocuklar
Ellerinde körpe tohumlar
Yeşerip büyüyünce ağaçlar
Tüm semayı kaplayacaklardı
Ve değişecekti devran
Yoktu hiçbir mahluk
Mâni olmaya muktedir olan
Sayılmazsa insan
Güneş yeryüzüne ilişmek için debeleniyordu, rüzgârsa bugün çocuklarla cilveleşmek için kapılarına vurmamıştı. Ahmet nereden geldiğini bilmediği ama birkaç gün önce yatağının üzerinde bulduğu resim kitabına göz gezdiriyordu. Coşkun bir tavırla herhalde Doğa’nın bize bahsedip durduğu, bize bu kulübeyi yapan ve her türlü gereksinimimizi karşılayan kahraman gönüllü adam yatağıma koymuştur diye içinden geçirdi. Ahmet, Murat Dayı’yı görmemiş olsa da her gün onlara dört öğün yemek getiren ve peltek diliyle ağızlara alay malzemesi olan fakat çocukların yanında kurum kurum kurumlanan adamla yakından ilişki kurmuştu. Doğa’yla Deniz ise gene birkaç gün önce yataklarının üstünde buldukları şeffaf bir kutudan birer birer balonları şişirip onlarla oynuyorlardı. O gün, ara sıra çevrelerinde iğneli bakışlarıyla onları rahatsız eden insanlar yoktu. Doğa’nın, balonunu almak için yere eğildiğinde hızlı adımlarla yanında süklüm püklüm bir çocuk ve bir köpekle yürüyen Murat dayı gözüne ilişti. Çocuk siyaha çalan saçları ve hafif kalkık burnuyla küçük adımlarını yanındakilere uydurmaya çalışarak ilerliyordu. Yanlarındaki köpeğinse bulut kadar kabarık beyaz bir yelesi vardı. Gelgelelim, Murat Dayı’nın her yere yaydığı sükûnet ve sıcaklık burada yerini hüzne bırakmıştı. Çocuğun tasmasından tuttuğu cilveli köpek kaçmak için yer arıyor, bir türlü dize gelmiyordu. Doğa’nın gördüğü kadarıyla Murat dayı perişan haldeydi, yanaklarından süzülen taze gözyaşları bu sıcak yaz gününde kaçınılmaz olarak parlıyordu ve benzi uçuktu. Çocuğun gözlerindeki boşluk her ne kadar renk vermemek için korkuyu perdelemeye çalışsa da başarılı değildi. Bütün gücünü sanki köpeği dizginlemek için kullanıyordu. Sonunda kulübe ve çocuklar Murat Dayı’nın gözüne ilişti. Birkaç işmarla Doğa’yı selamlayıp adımlarını hızlandırarak yoluna devam etti. Bu olayla Ahmet ve Deniz; Murat Dayı ile uzaktan da olsa tanışmış oldular fakat pek de etkilenmemişlerdi. Hatta Murat Dayı’nın bütün vücudundan fışkıran hüzün ve umarsızlık onları hayal kırıklığına uğratmıştı. Doğa, Murat Dayı’nın perişan haline kayıtsız kalamamıştı ve içindeki kasveti dize getirmek için rüzgarın tecrübeli kanatları altına girmeye karar verdi. Rüzgâr, alacalı gökyüzündeki güneş batımını hafiften perdeleyen bir sertlikle belirdiğinde Doğa’ya fısıldıyordu:
-Git, konuş onunla.
Doğa bu öneriyi herhangi bir küstahlıktan kaçınmaya çalışarak gözden geçirdi. Birkaç apartman öndeki, ilk bakışta çevresindeki evlerden farklı olduğu hemencecik anlaşılabilen ve bir kır evini andıran bu yapı, Murat Dayı’nın eviydi. Doğa, şafak henüz sökeli birkaç saat olup, alacalı sema gök mavisine büründüğünde yola koyuldu. Doğu cephesinden gelirken bu görkemli ahşap evin tahtalarındaki mütevazılık onu güçlendiriyor ve tavşan yürekliliğini bastırıyordu. Hemen solundaki sıra sıra dizilmiş çalımsız kâgir apartmanların hemen hemen hepsinin altı aktarlar ve esnaf restoranlarıyla doluydu. Batı cephelerinde aktarlar ve işlek olmayan kahvehaneler varken doğu cephesi işlekliğiyle göz kamaştırıyor, garsonların sokağa renk veren sesiyle neşeleniyordu. Doğa, bu ahşap evin bütün mütevazılığına rağmen hafif bir çıkıntı oluşturan cumbadan ürkmüştü. Dostu kargaların keskin sesleri onu yüreklendirirken cumba, sanki ona için için gülüyor onu hor görüyordu. Opak sundurmanın altına girip ahşap kapıyı tıklattı. Kapıyı onlara dört öğün yemek getiren genellikle güleç fakat şu an fevkalade muşmula suratlı olan çelimsiz adam açtı. Doğa, Murat Dayı’yla konuşmak istediğini söyledi. Adam bunları duyunca kısık sesle gevrek gevrek gülmeye koyuldu fakat Doğa, yüzündeki ciddiyeti öfkeyle harmanlayan bir bakış attığında adam bir hayli irkildi. Onu içeriye buyur etti. Doğa’nın evin genişliği karşısında nutku tutulmuştu, gözünü maroken kaplı koltuklardan alamıyordu. Birden genzine kekremsi bir koku kaçtı. Evin hüzünlü havası hararetini artırıyordu. Ahşap merdivenlerden yukarı çıkarken akçıl benzi, fırtınalı gözleri ve her yerinden fışkıran üzüntüsüyle -Murat Dayı’nın yanında gördüğü çocuk- merdivenlerden kafasını çevirmeden salına salına iniyordu. İkinci katta alabildiğine yakan güneşin acımtırak vuruşlarıyla parlayan, seramik saksılarda yetişen, evin kasvetli havasından hiç etkilenmeyen, güleç şebboylar çok hoşuna gittiler. Koridor boyunca uzanan, zengin desen içeriğiyle göz kamaştıran Kahverengimsi Afgan halısının üzerine serin adımlarla basarak odanın kapısına kadar geldi. Ruhu tavşan yüreklilikle atsa da kesin bir kararla ahşap kapının demir kulpuna hızlı bir darbe indirdi. Evin nostaljik görünümüyle pek de uyuşmayan siyah pilise perde, güneşin dokunuşlarını içeri buyur etmiyordu. Kapının açılmasından sonra cereyan etkisiyle titreyen mavimsi mum ışığı artık dize gelmişti. Murat Dayı’nın kır saçları hırçın denizlerde mesken tutmuş gibi mücadeleciydiler fakat şu an bozguna uğramış gibi sönüklerdi. Mum ışığının vurduğu soluk benzindeki yol yol çizgiler, şimdi daha belirginlerdi. Yüreğinin göz göz olduğunu bütün vücudundan fışkıran bir alevle belli ediyordu. Bu cana yakın adamın üzüntüden kaynaklanan esriklikle sesi yankılandı:
-Ne oldu güzel kızım?
Doğa, bu soru karşısında dalgalı denizlerdeki tecrübesiz kaptanlar gibi bocalamıştı çünkü neden burada olduğunu kendisi de kestiremiyordu. Murat Dayı’nın gözlerindeki keskin bakışlar depreşen hüznüyle törpülenmişti.
Doğa iyiden iyiye kendine geldi:
-Şey, sizin haliniz gözüme battı. Ne oldu bu kadar üzülecek?
Murat Dayı’nın yüzüne vuran mum ışığı, yanaklarında kurumaya yüz tutan gözyaşlarını aydınlatıyordu.
Murat Dayı:
-O gördüğün çocuk benim tek torunum. İki gün önce annesi trajik bir kazayla hayatını kaybetti. Bunun üzerine benim oğlum olacak sıpa, çocuğuna göz kulak olacak yerde aklını yitirdi. Ben de torunumu buraya getirdim. Ölümün vurdumduymaz gerçeğini yeni yeni kavrıyor.
Doğa, perişan haldeki bu aile için söylenen haşin sözlerin Murat Dayı’nın ağzından çıktığına şaşırmıştı. Kaçamak bakışlarıyla odayı süzüyordu. Murat Dayı ise Doğa’nın burada olduğunu çoktan unutmuş, gelecekle ilgili aklından geçirdiği düşünceler endişeli bir yüz ifadesiyle etrafına bakmasına sebep oluyordu. Doğa, anne babası hakkında pek bir şey hatırlamıyordu. Onlara kızmıyordu da, sadece olsalar ne değişirdi onu hesaplamak için kafa patlatıyordu. İçeriye birden afallamış halde siyah saçlı çocuk girdi. Gözlerindeki şimşekler perdelenmiş, yerini telaşa bırakmıştı.
Murat Dayı endişeli bir ifadeyle:
-Yasin!
Yasin:
-Dede, dede, Toptaş kaçmış!
Murat Dayı, bunu duyunca, Doğa’ya yalvaran gözlerle baktı fakat Doğa bu bakışlardaki anlamı sezmeyince Murat Dayı sert bir buyrukla ikisinden köpeği aramalarını istedi. Yasin, sokağa fırlamıştı bile. Doğa’ysa ne olduğunu tam kavrayamadan Yasin’in peşi sıra koşuyordu. Bütün mahalleyi köşe bucak, didik didik arayıp bağrışlarıyla ayağa kaldırmışlardı. Bu süre boyunca birbirlerine herhangi bir samimiyet belirtisi göstermemişler ve ağızlarından köpeğin ismi dışında bir şey çıkmamıştı. Umarsızca birbirlerine baktılar. Tek gitmedikleri yer göbekti. Rüzgâr gibi oradan oraya savrulmuşlardı fakat bu uğraşlar meyve vermemişti. Doğa köpeğin uzaklaştığına kanaat getirerek Yasin’e danışmadan kardeşlerinden yardım almak için göbeğe gitti. Yasin ise onun peşi sıra yürüdü. Kâgir kulübe gözlerine iliştiğinde Ahmet ile Deniz’in yanında bulutumsu yelesi ve bütün vücudundan taşan uçarılıkla koşturan bir köpek gördüler. Doğa, bu manzarayı görünce Yasin’in parlamasından ve yersiz suçlamalarıyla acısını öfkeyle püskürmesinden öylesine korktu ki köpeğin hoşuna gidecek tiz bir ıslık patlattı. Yasin yaşıtlarını görünce çocuk ruhunun bahar zamanlarının bulutlarla perdelenmesinden oluşan kasveti ve bütün can sıkıcı olayları belliğinde derinlere kazıyarak yanlarına gitti. Yüzündeki masum ve acımtırak gülüş diğer iki çocuğu büyülemişti. Üçü birden öyle bir iletişim kurmuşlardı ki konuşmaya gerek duymadan sezgiler yoluyla anlıyorlardı birbirlerini. Bu keyifli manzaranın ilk şahitleri olan Doğa ve Toptaş, bir kenarda güleç gözleriyle onları süzüyordu. İşte ilk dostluk ve bu amansız dünyadaki yargılama prensiplerine karşı gelen, her türlü iğneleyici bakışlardan uzak, üç sokak çocuğunun ve asil bir delikanlının dostluğu böyle pervasızca başladı. Aylar ayları devirdi ve dört çocuk bazen ürkütücü kargalarla, dobra dobra yeryüzüne dokunan güneşle, her türlü yarayı saran rüzgârla ve bulutların, yeryüzündeki temsilcisi olan bir köpekle dünyanın bütün pisliğinden uzakta bir bucakta, göbek denilen 20 adımlık toprak parçasında, kâgir bir kulübenin yanında özgürlüğün ve çocukluğun doyasıya tadına vardılar. Oradaki alelade bir manzarayı anlatmamı buyurursanız şöyleydi:
Üç erkek çocuk ya koyu muhabbetlerde kayboluyorlar ya da yaşça onlardan küçük ama algısı onlar kadar geniş Doğa’yla oyun oynuyorlardı. Doğa ise kırmızı balonlarını özenle ömürleri boyunca eğlence aracı olarak kullanıyor ve ara sıra domuzluk eden kargalarla cilveleşiyordu. Toptaş ise sabahları çocukları toz bulutlarına mahrum bırakıyor ve hiçbir maskaralıktan geri durmadan yapabildiği bütün muzipliği yapıyordu. Kargalar, uzaklardan getirdikleri cevizleri çocuklara zırnık koklatmayarak bonkörlüğün yüzünü kara çıkarıyorlardı. Keskin bakışlarıyla bazen erinçle törpüleniyor, çocukları eğlendirmek için türlü maskaralıklara başvuruyorlardı. İkindiye kadar kavuran güneş, onlar dışarıdayken büyük bir özveriyle ılık bir hava yapıyor ve sıcağıyla onları kavurmuyordu. Gece alacakaranlığına kalırlarsa rüzgâr, poyraza çevirmeden lodos esiyor ve onlara gittiği yerlerdeki insanları anlatıyordu.