Devrim Altıkulaç


Kayıkhane, Ayazma, Köşk vs.

O saatlerde ay var mıydı? Olsa hatırlar mıydım? Bilemiyorum. Meyhanenin bahçesindeki masam bembeyaz örtüsü ile korkuluğun hemen yanında, denize bakıyordu. Küçük koy durulmuş, pürüzsüz kara-lacivert gökyüzü ile akşama hazırlanıyorken az önce yukarıda telaşla uçuşan kuşlar yoktu artık. Arada damlardan gelen martı çığlıkları karışıyordu sessizliğe. Bunları hatırlıyorum.
Bir kat aşağıda kalan toprak zemine çekilmiş türlü tekneleri de görebiliyordum. Kayıkhanede çalışanlar gitmişti. Tamirciler, boyacılar, kalafat ustaları. Oysa gündüz, öğle rakıları için geldiğimde meyhane boş olur, ayazmaya uğradıktan sonra ustalarla laflardım. Mevsim uygun ise bir üst bahçeden topladığım koruklarla yaptığım “silkme”, eğer geçtiyse üzüm eklenirdi masama meze olarak.
Buluşmaya erken gitmiştim. Henüz maviydi gökyüzü. Dışarımı seyredecek, birkaç kadeh rakı, beyaz peynir ve çiroz ile yıldızların parlamasını bekleyecektim. Bir ara dönüp bahçenin ortasındaki ağaca bakınmıştım. Sonra gerisindeki. O zamanlar bilmiyordum sadece ağaçların dindirebileceğini sızısını biraz olsun benliğimin.
İlk yıldızlar belirdikten sonra geldiğini hatırlıyorum. Uzaktan yürüyüşünü izledim. Elimi salladım yerimi belli etmek isteyerek. Ona gülümsedim, oysa bitirmeye geldiğini biliyordum. O sıralar kara-lacivert örtü koyun üstüne serilmişti. Çok güzeldi.
“Ooo, mehtaba karşı oturmuşsun, hem de tek başına.” dedi, pek de mutsuz karşımdaki sandalyeye otururken. (Evet, ay varmış o gece, tam o sırada arkasında salınıyordu.)
“Biliyorsun…” dedim, “bu saatler, renkler ve akşamın şu yaz serinliği… her neyse hoş geldin.” dedikten sonra rakısını doldurdum. Yüzüne baktım, gecenin kalanı onundu. Anlatacakları vardı. Hep olmuştu.
Kaç saat sonra bilmiyorum, tamamen gitmişti.
Gece, yarılanmış olmalıydı. Meyhanenin kapısına çıktım. Bir şişe buz gibi bira istemiştim hesapla birlikte. Etrafa bakındım, sola aşağı insem, iskele vardı. İnce, uzun bir rıhtım ile karaya bağlanan küçük vapur iskelesi. Vapurlar geliyor muydu? Eve dönmek istedim, sağa yukarı yürümeliydim ancak biliyordum kalabalık ile karşılaşacaktım. Arsız bir gezgin kalabalığı. Önümde bekleyen taksiye bindim. Gideceğim yeri söyleyecektim ki, “Eve mi abey?” dedi gençten, ufak tefek, esmer taksici. Şaşırmış ona bakarken, “Ben seni biliyom abey, seni oraya çok bıraktım.” dedi. Semtin aracı olmalıydı. “Eve.” dedim. Sonra elimdeki şişeyi göstererek, “Kusura bakma başka yok.” dedim. “Merak etme abey, biz de boş değiliz.” dedi ciddiyetle.
Kısa yolu yarılamıştık ki, yan gözle baktı, belki keyifsiz olduğumu düşünüp, “Abey, var mısın biraz dolaşalım. Ben de sıkkınım.” dedi. Ben ona baktım, eve o an gitmemin artık gerekli olmadığımı düşünüp, “Dolaşalım.” dedim. Taksimetreyi kapattı. Zulasından çıkarttığı şişe belirmişti elinde, sırıttı. Sahil yoluna yönelmiştik.
Sakin yolda, yaz akşamı rüzgarları ve aracın sesi eşliğinde ilerliyorduk. Deniz sağda parkların hemen ötesindeydi. Oradaydı biliyordum, kokusu geliyordu. Yolun üzerindeki son vapur iskelesine ulaşmak üzereydik. Suskunluğunu bozup sordu: “Bizim mekana gitsek mi? Hem sana yakın.” Belki sürekli gittiği bir bar ya da kahvedir sözünü ettiği diye düşündüm. “Gidek.” dedim. Güldü.
Sahil yolundaki son iskelenin ilerisinden, yola çıktığımız sokaklara geri döndük. Durduğumuzda burnun öbür yanında, denize bakan dar bir sokaktaydık, iyi bildiğim. Meyhane terste, aşağıda kalmıştı. Sokağın binalarında tek tük ışıklar yanıyor, insanlar gözükmüyordu. İleride, sokağın bitimine yakın dikili sokak lambası yanındaki koca ağacın dallarını ve hemen altındaki boş bankı aydınlatıyordu. Sarı sarı, huzurlu. Hemen karşımızdaki iki katlı, bakımsız neredeyse yıkıntı halindeki köşkü gösterdi: “İşte bizim mekan abey.” Bunu olabildiğince sessiz söylemişti.
Yapının önündeki bahçeyi geçip, yanda, servis kapısı olduğunu tahmin ettiğim küçük ve nispeten alçak geçitten içeri girdik. Etrafı birkaç mum, gaz lambaları aydınlatmaya çalışıyordu. Koridoru geçip salon olduğu anlaşılan alana geçtiğimizde insanlar doğrulmaya başladı yattıkları yer şiltelerinden. Bir kısmı halen kalkamamıştı. Bana döndü: “İşte bizim krallık abey, burayı ev bildik şimdilik.” Durdu etrafa bakındı, “Bizden evvelkiler mahvetmişler ortalığı, anca bu kadar toparladık. Ha bunlar da…” yerdeki insanları gösteriyordu: “buralarda çalışanlar. İnşaatçısı, toplayıcısı, hamalı, gündelikçi çoğu.” dedi. Belki utanmış yere takıldı gözleri. İnsanlara bakıyordum. Yüzlerini seçebildiklerim her yaştandı, ifadesiz yüzleri ile hepsi yorgun ve uykulu gözüküyordu. “Dışarıda yaşayanlar, burayı bilse, akıllarını oynatırlar.” diye düşündüm. Konuyu değiştirmek için: “Bilsem içecek bir şeyler getirirdik…” dememle atıldı: “Yok abey, sen misafirsin, hiç olur mu öyle şey? Hem bizde her bi’ şey var.” Tayfasına döndü, sesini az da olsa yükselterek: “Te kalkın, açın hele şu meydanı, ne varsa nevale getirin ortaya.” dedi.
Hepsi kalkıp, şilteler katlandıktan sonra, çember oluşturup yere çökmüştük. Ortaya meyveler, kuruyemiş, içki taşıyordu bazıları. Kısık sesleri mutlu yansıyordu isli duvarlarda.
Benim arkadaş, solumda, çift kağıtlı bir sigara sardı. İlk o, öyküsüne başladı derinden.