Seda Suna Uçakan


Malumu Aydınlatan Ateşböcekleri

 

bir kozanın geleceğini bildiği boşluk
haliydi.
içine sindiğinden emin olamadığı o nisan.
ihtimallerin doğruydu, her biri.
hepsi, yoklukta her an geriye saran tek bir sözün yitimindeki kelebek etkisi.

ne güzdü, ne yaz.

tanımadık semtlerin sahiline atmaktı kendini,
içeriden, bir yerlerden kör eden ayazı susturmaya belki birçok şeyi perdelediği gibi,
bunun da çaresi.
vardığında karşı karargâha, nihayet buluşmuşken kılıcının keskin yüzü
göğün on biriyle,
farkedince hilal çemberini bir başına komutan,
otuz sekiz yıllık hükmünde duygular içinde
en önce
mağrurluğun dibi delindi.
Oluk oluk aktı muharabeden arta kalanların üstüne o kaptan evvelki kahramanlıklar…

Şaşkınlık !

çın çın öttü kulaklarda arkasız dörtnala koşmaktan çatlayan atın son tıslaması gibi.
dıştan içe koparak uzayan, malumu aydınlatan o muhteşem ses içinde ateş böcekleri ve ışıklar!

Hayalkırıklığı!

kırardı hayalleri hep ummadık başlar…
ışığın saçıldığı tam o yerde, içimde çok mühim bir yerleri fethetmişlerdi.
üstelik kıştı.
sırtımda bin tonluk bir top patlayıp sırrımı açmıştı.
çünkü dönüktü arkam,
kalelerim de yoktu gündüzünü unutup gelen o akşam…
kederden şüphe eden bir aydı,
ölülerimizi gömmeye yeterli vakit var mıydı, uğruna kendimizle vuruştuğumuz yağmalarken çadırımızı, sığlalarımızı.
iki alemin birbirine açılmayan kapısında donakalan sorgular
yalnız, seyretmekti hiçbir şeye güç yetiremeden en zoru, yutkunamadan düşüşlerini sanrılarımızın…
bir kozanın geleceğinden emin olduğu boşluk haliydi,
içine sindiğinden emin olamadığı o nisan.