Pelin Batu


Ölüler Adası
Rachmaninov Ölüler Adası, Senfonik Şiir Opus 29 (https://youtu.be/dbbtmskCRUY)

 

Yeşile çalan karanlık suların ortasında kayalar servilere öykünerek ışıksız bir gökyüzüne yükselir. Buraya Ölüler Adası denilir, Venedik açıklarında mı Balkan diyarında mı bilinmez. Ölüler konuşmaz. Fakat beyazlar içinde pür u pak bir mermer gibi temiz bir örtünün altında adaya yaklaşırken onun hiç de ölü olmadığını görürüm. Topraksı kayalardan dantel gibi pembe çiçekler biter. Köpüklere öykünen otlar saadeti darmaduman eder dağınık bir çocuk gibidirler adanın matemine karşın. Taşa oyulmuş odalardan tekinsiz ince bir şarkı yükselir, ne dilini anlarım, ne minörünün kırılmış notalarını. Ama ruhum üşür bu kapalı musiki ile. Belki ben de ölmüşümdür. Bilemem.

Güneşin cimri ışıkları adaya kavuşmadan önce aydınlatır küçük kayığımızı. Acaba ışık bize son bir elveda mıdır? Tabut benim değildir, olamaz. Yoksa bana mı hazırlanmıştır bu son yatak? Onu iyi örtmem gerektiğini, öpmem gerektiğini bilirim ama. Toprağa kavuşmadan önce onu sıcak tutmam gerektiğini de; binlerce yıl boyunca kayaların içinde yapayalnız kalacak birine iyi sarılmak gerekir. Onu bembeyaz saygım ile sararım. Sevgim kansızdır benim.

Küreklerin suya batıp çıkması kalbim gibi yavaşlamıştır. Suyun kıvamı koyulaşmıştır, çamur ile, yas ile, yazının sonu ile. Ölümün adasına değil unutuşun adasına gelmişimdir. Neydim, ne oldum…Burada ne altın, ne tül, ne şiir, ne sırın değeri vardır. Her şey kayanın ve tuzun olacak, gezgin kuşlar kur yapacak parlak metallerimize, meraklı balıklar ısırıp temizleyecek yorgun kemiklerimizi. Sonra bu şarkının bir parçası olacağız. Akortsuz, matematik ezgisinin yıldızların.

Adaya yaklaştıkça ağaçların da konuştuğunu fark ederim. Onların lisanı daha tanıdık gelir bana. Kargalara kol geren, yorgun tüm kuşlara ev olan bu dalların rüzgarla raksından ağır bir dil çıkar. Ağaçların beni kabulü daha olası. Kayalar kadar katı değildir onlar. Gerçi kayalara karışmış kökleri yaprakların deliliğini dizginler. “Durun, durulun” der gibi tutarlar eteğini ağaçların. Kök ihtiyardır, yaprak yeniyetme. Kök toprağındır, yaprak rüzgarın. Her zaman uçup gitmek isteyen, havalara kapılıp coşmaya meyleden dalları dizginler yorgun kökler. Aralarında bir kıskançlık var mıdır, bilemem. Fakat sıkça, tatlı tatlı kavga ederler. “Rüzgar yıka beni” diye mırıldanırken bir türkü, ağaç da adadaki tüm sakinler gibi mısralarını unutup gider. Unutuş adanın lütfu ve lanetidir. Unutmayı bilmeli. Kendini terk etmeli burada.

Adaya varmak üzereyim. Kayıkçıya iki akçe vereceğim. Gözlerimin üzerine yerleştirir mi bilmem. Altın bana değil ona yarar. Çok düşünmeye gerek yoktur artık, adalet var mıdır yok mudur diye, bana yapılan tüm haksızlıkları ölçüp biçmeye. En küçük hesaplarımızın bakiyesi yem bile olamaz adadın misafirlerine. Burada hayat en adil terazidir. Kimsen, kimdensen önemi kalmamıştır. Ota, kuşa, açığa ve koyuya karışacak, kül ve tozun parıltısı olacaksın pek yakında. Belki de en büyük özgürlüktür, ölüm.

Kaya, açıl bana.