Paris Komünü 150: Kırmızı Fularlardan Sarı Yeleklere


Çeviri: Funda Önkol

 

Paris Komünü’nden miras kalanlar ve radikal toplumsal değişim hayalleri zaman içinde yankılanarak, devrimci düşünürlere ve aktivistlere bugün bile ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.

Commercy, Fransa — Şubat 2019. Yerel aktivistlerden oluşan bir kalabalık tezahürat yapıyordu. Yerel referandumda oy sandıklarını düzenleyerek, gecekondu mahallesini güvence altına almak için yerel yönetime karşı savaşmaya oybirliğiyle karar vermişlerdi. Gecekondu mahallesi günlük toplantılarda insan sıcaklığının, kardeşliğin, tartışmaların olduğu, kolektif kararların alındığı bir yerdi ve Commercy’deki doğrudan demokrasi hareketinin köşe taşıydı. Belediye Başkanı bu tehditkâr demokratik deneyimi bastırmak için barikatların yıkılmasına karar verdi. Ancak bu dövüşmeden, referandumda gecekonduların yıkılmaması için oy kullanarak destek veren kasaba halkını bir araya toplamadan olmayacaktı.

Kâğıt üzerinde bu sahne, kendi seçimlerini yönetmek için devlete karşı gelen Fransız Devrimciler ile Paris Komünarları’nın karıştırılmasına neden olabilirdi. Ancak Commercy’de bağıran bu kalabalık o tarihten yaklaşık 150 yıl sonrasına aitti. İnsanlar kırmızı fularlar takmak yerine, günümüzün devlete karşı modern halk ayaklanmasının simgesi olan sarı yelekler giyiyorlardı.

Bu yıl 18 Mart Paris Komünü’nün 150’nci yıldönümü. Kısa süren varlığına karşın, Komün hem politik düşünce tarihi açısından hem de devrimler açısından kilit bir süreçtir. Komünarlar yetmiş iki gün süresince demokratik ve sosyal bir cumhuriyet inşa etmek için savaştılar, halk komünleri için seçimler düzenlediler, radikal sosyal tedbirler başlattılar, devrimci kulüplerde siyasi konuları tartışırken Versailles’ın karşı devrimine karşı Ulusal Muhafızlar ile direnişi örgütlediler. Bu devrimci eylem Versailles merkezli Fransız hükümetinin Komünarlara yönelik acımasız baskısının neden olduğu Kanlı Hafta ile son buldu.

Paris Komünü bir buçuk yüzyıl önce var olmasına karşın, kısa süren bu devrimin yankısı tarih boyunca radikal ve popüler demokrasiyi hedefleyen toplumsal hareketleri canlandırdı.
Bugün, 2021’de komünalist hareketler, Fransa’nın her yerinde uygulanan doğrudan demokrasi ilkeleriyle 1871’in devrimci ruhunu içlerinde barındırıyorlar. Sosyal ve demokratik bir işçi devrimi olan Paris Komünü’nün mirası yaşamaya devam ediyor.

KOMÜNALİZMİN KÖKENİ

Komünde doğrudan demokrasinin sınırları

18 Mart ayaklanması sonrasında belediye seçimleri 26 Mart 1871’de şehirden sorumlu olan Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi tarafından yapıldı. Seçimin sonuçları iki gün sonra kamuoyuna duyuruldu ve Komün, 200.000 kişilik bir kalabalığın önünde ilan edildi. Önceden özyönetim hakkı olmaksızın merkezi hükümete bağlı olan Paris, 90 seçilmiş görevliden oluşan bir belediye konseyi tarafından yönetilecekti. Komün şehri yönetecek ve halkla ilgili işlerden sorumlu olacaktı. Bu şekilde, Paris Komünü sırasında hüküm süren siyaset anlayışı, siyasi karar alma görevini çok sayıda değil, seçilmiş az sayıda kişiye vermiş oluyordu.

Paris Komünü’nün oluştuğu birkaç hafta süresince, belediye meclisi her gün, hatta bazen günde iki kez toplandı. Bununla birlikte yasama ve yürütme güçlerini birleştirme ruhuyla, bazı üyeler aynı zamanda yürütme komitesinde ya da finans, çalışma, eğitim vb. alanlarda çalışan dokuz tematik komisyonda görev almışlardı. Bu komisyonların başkanları konsey tarafından azledilebilir delegelerdi. Son olarak, seçilen her yetkili kendi bölgesinin işlerinden de sorumluydu. Seçilmiş Komünarların bu denli çok görev üstlenmeleri zamanlarını çok iyi planlamalarını gerektiriyordu.

Geleneksel olarak, Paris Komünü doğrudan demokrasi fikri ile ilişkilendirilir. Ancak genel (erkek) oy hakkı ile seçilmiş temsilcilerden oluşan bir belediye meclisinin doğrudan demokrasiyle ne kadar ilişkili olduğu merak edilmez mi? Elbette Komünün gerçekleştirdiği bu demokratik evrim, bir kısmı işçi sınıfından insanlardan oluşan, kentin işlerini yönetmek için artık merkezi hükümete bağımlı olmayan bir belediye konseyinin seçilmesiyle sonuçlandı. Ancak seçimler ve temsili hükümet, doğrudan demokrasinin tersi değil midir?

Bununla birlikte, Komünü geleneksel bir temsili hükümetten farklı kılan şey, halkın kamusal meseleleri tartışmak, münazara etmek ve bir tavır almak için sürekli olarak kamusal alanlarda toplanması gerçeğiydi. Bu gayri resmi halk meclisleri, resmi Komün hükümeti üzerinde kontrol ve baskı kurmayı amaçlamaktaydı. Bu nedenle, doğrudan demokrasi, pek de belediye binasında uygulanan demokrasi değildi. Şehir genelinde birden fazla mecliste gelişiyor ve kamusal meselelerde ortaya çıkıyordu: Şehir genelinde örgütlenen ve yerel ilişkileri çok etkin mahalle yaşamı aracılığıyla yöneten bölgesel komiteler, Ulusal Muhafız meclisleri, çoğunluğu erkek işçilerden oluşan halk milisleri, Birinci Enternasyonal’in yerel birimleri, 1864’te Londra’da kurulan Uluslararası İşçiler Birliği, sendika odaları ve bunların hepsinden öte devrimci kulüpler.

Devrimci Kulüpler: “salonlar dolusu insan”

İlk kez 1789 ve 1848’nin devrimci dönemlerinde ortaya çıkan ve 1870’de İkinci İmparatorluğun çöküşüyle yeniden dirilen devrimci kulüpler, çoklukları, yoğun siyasi faaliyetleri ve radikalizmleri ile Komün tarihine damgasını vurdu. Akşamları kiliseleri işgal eden (bu nedenle din adamları akşam 5 gibi erken bir saatte görevlerini bırakıyorlardı) bu kulüpler yüzlerce hatta binlerce insanı bir araya getirdi. Tiyatro salonları ve diğer salonlar insanlarla dolup taşarak, Parisli çağdaş gazeteci Edmond Lepelletier’e göre, “halkın halk tarafından eğitilmesi” görüşünün uygulandığı yerler oldu. Buralara anti-Komünardlar dışında, aydınlatmaya 1 ile 5 sent arasında katkıda bulunan herkes kabul edildi. Daha fazla radikalleşme ve önemli politik ve sosyal konularda alınan kararları uygulamak adına “sade delegeler” olarak kabul edilen seçilmiş yetkilileri sorguladılar. Kulüplerin demokratik yaşam anlayışını Komün’e kanalize etmek için, meclislerden gelen önerileri toplayıp belediye meclisine aktarmak için belediye binasının hemen yanında bir kulüpler federasyonu kuruldu.

Kulüpler aynı zamanda kadınların kendilerini siyasi olarak ifade edebilmeleri için de önemli bir yerdi. Ancak unutmayalım ki oy kullanma hakları yoktu. Kadınların önemli varlık gösterdikleri kulüplerden biri Club des Prolétaires’dir ve mayıs ayı toplantısında 4.000 kişiden 3.000’i kadın olacak şekilde katılımcı kabul edilmiştir.

Diğer kulüplerde, Paule Minck veya André Léo gibi hem kızların ve kadınların eğitimi konusunda aktivist feminist hem de Birinci Enternasyonel’in üyesi olan birkaç kadın konuşmacı, kadınlara daha fazla haklar verilmesi konusundaki talebi dile getirdiler. Club des Libres-penseurs’de kadınlara eşit haklar verilmesi ve boşanma hakkı lehine bir karar kabul edildi.

Son olarak, birkaç kulüp kendi gazetelerini yayımladı. Saint-Ambroise Kilisesi’nde toplanan ve daha önce sözü geçen Club des Prolétaires işçilerin kendi çıkarları konusunda farkındalıklarını arttırmak için mayıs ayı süresince gazeteleri Le Prolétaire’den dört sayı çıkardı.

Doğrudan demokrasinin önündeki engeller

Tüm bu olan bitenin yanında, Komün’ün aldığı bazı kararları, halkın bu demokratik var oluşunun önünü kesti. Nitekim, belediye yönetimi olarak anlaşılan Komün’ün doğrudan demokrasiyi içermemesine ek olarak, alınan bu kararlar ile kendi temel demokratik karakterini bile sorgulamaktaydılar. Örneğin, Komün ilk başta müzakerelerini gizli tutmaya karar verdi. Bu, Versaillais hükümetinden kaynaklanabilecek askeri tehdit nedeniyle ve düşmana bilgi sızdırmamak amaçlandığı için haklı görülmüş olmasına karşın, bu kararın doğrudan demokrasi beklentisi içinde olan kitleler tarafından anlaşılması oldukça güçtü. Aslında bu durum, Komün’ün sözde savunduğu halkın toplumsal konulara müdahil olması ilkesini göz ardı etti. Ancak, konseyde yapılan pek çok müzakere ve kulüplerden gelen halk baskısının ardından, 9 Nisan günü Komün, Komün Resmi Gazetesi’nde raporlarını yayınlayarak müzakerelerin gizliliğini kaldırmaya karar verdi.

Komün içindeki güçler ayrılığı, onun doğrudan demokratik olma karakterinin de sorgulanmasına neden oluyordu. Nitekim Komün’de yasama ve yürütme yetkileri birleştirildi. Seçilmiş yetkililer, hem belediye meclisinin -yasama yetkisini elinde bulunduruyordu- hem de yürütme komisyonu dahil birkaç komisyonun üyeleriydiler. Bunlar hep birlikte yürütme gücünü oluşturdular. Politika oluşturma ve yönetme arasındaki temel ayrılığın komünalist doğrudan demokrasi için ne kadar önemli olduğunu daha sonra göreceğiz.

Belediye meclisinin sorgulanması gereken bir diğer kararı da Komün’e karşı olan gazetelerin yasaklanmasıydı. Bu karar Versailles’ın enselerindeki baskısına karşılık Komünard karşıtı hareketi susturma gerekliliğinden haklı görülse de, bazı seçilmiş Komünardlar tarafından basın özgürlüğünün ve temel demokratik sivil hakların önündeki bir engel olarak görüldü.

Dahası, ayaklanmanın başlangıcından itibaren gelişmekte olan basın, devrim sürecinde kamusal müzakerelerin önemli bir ayağı olmuştu. Nitekim, seçilmiş Komünard Jules Vallès’nin Le Cri du Peuple dergisi ya da Büyük Devrim’den kalma hiciv dergisi Père Duchêne gibi en ünlü ve en çok dağıtılan dergiler kamuya açık yerlerde yüksek sesle okundu ve toplu olarak tartışıldı.

Nihayetinde, Komün’ün doğrudan demokrasi anlayışının niteliğine karşı duran en ciddi karar 1 Mayıs’ta alındı. Bu kararla, yürütme komitesinin yerini alacak bir Kamu Güvenliği Komitesi (Comité de salut public) oluşturulmaya çalışıldı.

Komite, beş üyeden oluşuyordu ve “tüm komisyonların üzerinde en geniş yetkiler”le donatılmış olmalarına karşın, bu yetkilerin ne olduğu belirtilmemişti.

Bu karar, askeri durumu düzeltmek ve muhalefeti bastırarak devrimi korumak için alınmıştı ki bu aslında karşıt basın kuruluşlarının yasaklanması ve hainlerin avlanması yoluyla yapıldı. Bununla birlikte, karar tartışılmadan kabul edilmedi: Komün’ün bazı üyeleri, komitenin Versailles’a karşı devrimi koruyabilmesi için bunun gerekli olduğunu iddia ederken, diğerleri ise bunu Komün’ün demokratik işleyişinin sonu ve diktatörlüğün başlangıcı olarak gördü. 1793’te Büyük Fransız Devrimi sırasında yeni kurulan cumhuriyeti tehlikelerden korumak oluşturulan önceki Kamu Güvenliği Komitesi’nin hatırası, bazı Komünerleri o zamanki komitenin yaşattığı Terör döneminin tekrarlanması ihtimalini düşündürüp korkutuyordu – giyotinin devrime ihanet edenlere karşı hiç yorulmadan çalıştığı bir dönem.

23’e karşı 45 oyla kabul edilerek Komite’nin oluşturulması, belediye meclisinde kırılmaya yol açarak, anti-otoriter sosyalist azınlığın Komünü terk etmesine yol açtı.

Ancak bir ölçüde demokratik bir paradoksta, protesto etmek amacıyla Komün’den istifa eden 4. bölgenin seçilmiş temsilcileri, 20 Mayıs’taki bölge meclisi toplantısında seçmenleriyle karşı karşıya kaldılar. Meclis, bir eksik oyla, delegelerine zorunlu yetki ile Komün’e geri dönmelerini dayattı. Bu emre saygı gösteren seçilmiş delegeler ertesi gün Komün’e döndüler. Ne yazık ki bu gün, Versailles ordusunun Paris’e girmesi ile Kanlı Haftanın başlangıcı ve Komün’ün sonunun başlangıcı oldu.

Bu örnek, genel olarak Komün ile ilişkilendirilen doğrudan demokrasinin temel unsurlarından birini göstermektedir: zorunlu yetki. Halk tarafından seçilmiş görevlilere verilen ve belli zamanlarda seçilenlerin tanımlı görevlerinde uydukları zorunlu yetki ilkesine, saygı gösterip uyguladıkları görülüyor. Sonuç olarak, konuşmalarda ve bildirilerde çağrı yapılmasına ve Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi tarafından yapılan seçim çağrısına karşın, seçilmiş yetkililerin görevden azledilmesi Komün’de uygulanmamış görünüyor. Hiçbir seçilmiş yetkilinin (rolü yalnızca bir komisyonda üye olmak da olsa) seçmenleri tarafından görevinden azledilmemiş olmasına karşın, Paris Komünü sırasında diğer kurumlarda verilen yetkinin geri alınmasına çokça rastlanıyordu. Nitekim, hem Ulusal Muhafızlar hem de işçi dernekleri, seçilmiş kişileri azlettiler.

Komünlerin Komünü

Ancak Paris Komünü zamanında doğrudan demokrasi, yerel özyönetimle sınırlı değildi. Bu dönemi de etkileyen diğer bir şey de, büyük oranda Pierre-Joseph Proudhon tarafından teorize edilen ve desteklenen özgür komünlerin birleşmesi fikriydi. Nitekim, bu özerklik yalnızca Paris için değil, Fransa’nın tüm şehir ve kasabaları için talep edildi. Böylece Komün, 19 Nisan 1871 tarihli “Fransız Halkına Bildiri” sinde, Komün’ün “mutlak özerkliği”nin Fransa’nın tüm bölgelerine yayıldığını iddia etti. Komünün özerkliği, yalnızca, birliktelikleri Fransız birliğini sağlamak olan ve sözleşmeye bağlı diğer tüm komünler için eşit özerklik hakkı ile sınırlandırılacaktır.”

Komünün özerkliği, yalnızca, birliği Fransız birliğini sağlamak zorunda olan sözleşmeye bağlı diğer tüm komünler için eşit özerklik hakkı ile sınırlandırılacaktır.” Bu nedenle, Amerikalı filozof Murray Bookchin’in sözleriyle: “Paris Komünü, Fransa’nın tüm komünlerini, yeni oluşturulan Üçüncü Cumhuriyet’e karşı konfederal bir ikili güç oluşturmaya çağırdı.”

Komün’ün özerkliği, ancak bir araya gelmeleri Fransa’nın birliğinin güvencesi olacak, sözleşmeye bağlı kalan diğer komünlerin eşit özerklik haklarıyla sınırlanacaktır. Amerikalı filozof Murray Bookchin’in ifadesiyle: “Böylece Paris Komünü, Fransa’nın tüm komünlerini, yeni oluşturulan Üçüncü Cumhuriyet’e karşı konfederal bir ikili güç oluşturmaya çağırdı.”

Paris Komünü’nden ilham alan ve Paris’le dayanışma içinde olan Marseille, Toulouse, Lyon, Narbonne, Saint-Etienne ve Le Creusot mart ayı sonuna doğru kendi komünlerin kurma işini üstlendiler. Bu komünler geçici oldu ve en uzunu on gün sürdü. Paris Komünü, bunun baskısıyla Fransa’nın diğer şehirlerinden çok az destek alabildi. Bunun iki sonucu olacaktı: Birincisi; Paris, Versailles’daki Fransız hükümetine karşı yalnız kaldı. İkincisi; Konfederasyon ya da Komünler Komünü fikri gözden çıkarıldı.

KOMÜNALİZM KURAMI

Komünalizm terimi, Paris Komünü sırasında faaliyetleri ifade etmek için ortaya çıkmış olsa da, günümüzde Murray Bookchin tarafından geliştirilen bir siyaset teorisi olarak da bilinir. Bookchin’in Gelecek Devrim’de yazdığı gibi, Paris Komünü ile bağlantısı açıktır: “Bu sözcük kaynağını Fransa’nın başkentinin silahlı halkının yalnızca Paris şehir meclisini ve onun idari alt yapılarını savunmak için değil, aynı zamanda cumhuriyetçi ulus-devletin yerini alacak ülke çapında bir şehirler ve kasabalar konfederasyonu oluşturmak için barikatlar kurduğu 1871 yılının Paris Komünü’nden almıştır.

Siyaset felsefesine göre Komünalizmde komün, toplulukların yüz yüze ve doğrudan demokrasi tarzında işleyen halk meclisleri aracılığıyla, kendi işlerini doğrudan yönettikleri ana siyasi birimdir.

Daha ince bir anlatımla “şehirlerin yönetici kurumlarını, mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı demokratik halk meclisleri olarak radikal bir şekilde yeniden yapılandırmaya çalışır. Bu halk meclislerinde vatandaşlar. . . toplum meseleleri ile yüz yüze uğraşırlar ve politik kararları doğrudan demokrasi yöntemleriyle alırlar.”

Belediyenin sorumluluk alanın aşan konularda komünalizm, belediyelerin Bookchin’in aşağıda tarif ettiği konfederalist modeli izleyerek örgütlenmeleri gerektiğini varsayar:

“üyeleri ya da delegeleri çeşitli köylerdeki, kasabalardaki ve hatta büyük şehirlerin mahallelerindeki yüz yüze demokrasinin uygulandığı halk meclislerince seçilen idari konseyler ağı. Bu konfederal konseylerin üyeleri, meclislerin kendileri tarafından formüle edilen politikaları koordine etmek ve yönetmek amacıyla onları seçen meclislere karşı tam olarak yetkilidirler, azledilebilirler ve sorumludurlar. Bu nedenle, işlevleri tamamen idari ve uygulamaya dayalıdır, cumhuriyetçi hükümet sistemlerindeki temsilcilerin işlevi gibi politika belirlemeye yönelik değildir.”

Aslında Bookchin, belediye sınırları içinde yaşayanları bir araya getiren halk meclisi tarafından formüle edilen politika belirleme (bir belediyenin izlemesi gereken hareket tarzına ilişkin siyasi kararlar) ve halk meclisinin yakın gözetimi altında, azledilebilir ve zorunlu yetkilere sahip delegeler tarafından alınan kararların yürütülmesi (bu kararların hem belediye hem de konfederal düzeyde koordinasyonu ve icrası) arasında bir ayrım yapar.

Komünalizm, siyasi meşruiyet iddiasıyla nihai hedefi ulus-devleti yıkmak olan ve bu yolda doğrudan rekabet içinde olacak özerk, konfederasyonlar halinde örgütlenmiş belediyeler gerektirir. Bu noktada Bookchin hem ulus-devletin siyasi birimini hem de modern yönetim şeklimizin etrafında yapılandığı paradigmayı oluşturan temsili demokrasi modelini reddeder. Sonuç olarak, devletçilik modelinde “devlet son derece profesyonel bir yönetim şekli” olarak algılandığından, temsili hükümetin sınırları bireylerin siyasi ilişkilerdeki etkisini azaltır. Siyasetin “kamuya ait bir arena ve insanların kamu işlerini kurumlar aracılığıyla demokratik yollarla ve doğrudan yönettikleri” bir sistem olduğu düşüncesine karşıdır.

Bookchin’in teorize ettiği şekliyle komünalizmin temel ilkeleri şöyle sıralanabilir: komünün temel siyasi birim olması, gücü elinde bulunduran doğrudan demokrasi, halk meclisinin bir buluşma, müzakere etme ve karar alma düzlemi olarak siyasi meşruiyeti; siyasetin azınlığın mesleği değil, herkesin günlük faaliyeti olması, halkın sürekli ve düzenli toplanması, zorunlu ve geri alınabilir yetkiler yoluyla iktidarın devredilmesi lehine temsilin reddedilmesi, bir araya gelen kişilerin aldığı kararlar ile yönetim arasındaki ayrımın delegelere bırakılması.

İlginç olan şudur ki; Paris Komünü komünalizm teorisine ilham verse de, kurumun kendisi bazı komünalist ilkeleri uygulamadı. Gördüğümüz gibi; Paris Komünü sırasında karar alma gücü, yalnızca denetim ve tartışma gücüne sahip olan, temsilcilere zorunlu yetki verme kapasitesi az ve hatta onları azletme hakkı olmayan gruplara değil, seçilmiş temsilcilere aitti. Buna ek olarak; Komünde yasama ve yürütme yetkileri, karar alma ve yönetme arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın birleştirildi.

Paula Cossart’ın yakında yayınlanacak olan “Komünden Komünalizm” (De la Commune au Communalisme) başlıklı makalesinde belirttiği gibi, bu konu Bookchin tarafından Özgürlüğün Ekolojisi’nde (The Ecology of Freedom) çok eleştirildi:

Bu ayrım, [politikanın formülasyonu ile idari uygulaması arasındaki] Paris Komünü’nün karar alma ile yönetimi aynı siyasi organlar ve kurumlar içinde kaynaştırmasını yücelten Marx gibi sosyal teorisyenler tarafından bile ne yazık karıştırıldı. Belki de hiçbir yanılgı konuyu özgürlükçü bakış açısından ele alanlarınki kadar ciddi olamaz. Politika belirleme kararlarını normalde yetkilendirilmiş bir organ olan ve çoğu zaman oldukça teknik bir karaktere sahip olan bir idari organa aktarma tehlikesi, seçkincilik ve kamu gücünün gaspı ile yeniden şekillenir. Doğrudan bir demokrasi yüz yüzedir ve hiç çekincesiz katılımcı olmayı gerektirir.

Bununda ötesinde, bir araya gelen bu insanların herhangi bir karar alma gücü yoktu ve bu durum bu ilkeli ayrımı gerçeklikten daha da uzaklaştırıyordu. Bu nedenle, Bookchin tarafından formüle edilen komünalizm teorisi, Paris Komünü deneyiminin net bir teorisi değildir.

Daha ziyade, doğrudan demokrasi ilkelerine hayat vermek isteyen ve doğrudan demokrasiye ulaşmayı amaçlayan devrimci hareketlerin eksikliklerini gidermek için yarattığı ideal bir teoridir ve bu denli büyük boyuttaki Paris Komünü, türündeki ilk deneyimlerden biridir.

 

Yazar: Sixtine van Outryve

Belçika’da UClouvain’de siyaset ve hukuk teorisi alanında doktoralı bir araştırmacıdır. Araştırmaları, komünalist bir perspektifte doğrudan demokrasi teorisi ve pratiğine, daha spesifik olarak Fransa ve Kuzey Amerika’da özyönetim için mücadele eden toplumsal hareketlere odaklanmaktadır. Aynı zamanda Paris Komünü’nün 150. yıldönümü için “Vive la Commune!” adlı bir serginin yazarlarından biridir.